Ali Osman Burgaz (1914-1986)

Gelin olmuş gidiyorsun
Bana veda ediyorsun dünya

İçli bir rüyadır Sevgili (asv)

Ali Osman Burgaz 1914 yılında İnebolu’da dünyaya gelir. 1930’lu yıllar dini değerlerin darbe aldığı günlerdir. Ağır baskı döneminden geçilmektedir. Gençler başıboş yetişmektedir. Osman gayretli, cesur, vatanperver biridir. Gençliğin iman ağrısını yüreğinin derinliklerinde hissetmektedir. Neslini de, kendini de bataklıkta görmekte, düze çıkaracak bir kurtarıcı beklemektedir. 1936 yılında Nedime Hanımla dünya evine girdiği günlerde ellerini açar. “Ya Rabbi! Ne olacak bizim halimiz!” diye içli içli dualar eder. Bir gün sırlı bir uykuyla rüya evine girer. Yeşillik bir yere doğru yürümektedir. Birden cennet bahçelerinin Sevgilisi’ni (asv) görür. Taze damat Osman’ın önünde vadiye doğru yürümektedir. Osman koşarak yetişir. Sevgili’nin (asv) damadı Hz. Osman (ra) da öyle mi olmuştur bilinmez ama Osman, Efendimiz’in (asv) yanına gelince şaşırır. Kendince kabahatlidir ya ellerinden mi, ayaklarından mı öpmeli o nur abidesini diye düşünmektedir. Bu dudaklar o ellere, ayaklara layık değil ki. N’apsın şimdi Osman Efendi. O davranmadan Sevgili (asv) Osman’a döner. Fildişi tarağa benzer üç dişli parlak bir şey verir. Osman sinesine koyar. Kalbinin içine kadar sokar. Gariptir ki acı hissetmez. Büyük bir sevinç içinde uyanır.

Şimdi bu rüyayı neye yormalı, kime yordurmalı. Osman, İnebolu’nun namlı berberlerindendir. Resulallah kime ne vereceğini, ne söyleyeceğini elbet bilir, berbere kasatura verecek değildir. Efendimiz’in (asv) verdiği şey ihtimal ki Osman’a düğün hediyesidir. Aslında bu tarak düğün hediyesi olduğu kadar bir davettir de. Osman’ı ve gençliği kurtuluşa erdirecek, iman hakikatleriyle everecek, insanlığa ebedi bir düğün verecek asrın sahibine davettir. Bu böyle olmayacak, bu rüyayı Halveti Tarikatından Mehmet Efendiye tabir ettirmeli.

Hacı Mehmet… Gecesi halvet, gündüzü celvet. Kendini günahkâr sanan ama aslında kalbi zemzemle yıkanmışçasına temiz. Osman’ın başına devlet kuşu konduğunu anlar.

“Ne mesut adamsın! Cenab-ı Hak sana Said’i vermiş. O üç diş sin harfidir.”

Said mi? Bu da nerden çıktı şimdi? Neyse, bekleyip, görelim. Bekleyip görelim de hangi sabırla…

Açılır Risale’lerin sayfaları denizin dalgaları gibi

Yeni evli hanımın eşini gün boyu kapıda, pencerede gözleyip durduğu gibi Osman da Said denilen kurtarıcıyı gözlemeye durur. Ondan izler, sesler, suretler arar. Osman’da bir hâl vardır. Said’in bir gülüşü onu huşudan öldürecektir. Bir gün Ziya Dilek’te bu gülüşün izini görür. Bu adamda da bir hâl vardır. Bu Ziya güneşe giden yol olmalı. Aşkla kendinden geçmiş bu adamın peşinden gitmeli. Ne yapar, ne eder, nerelere gider, öğrenmeli.

Ziya, Osman’ın yanından ayrıldıktan sonra Gülcü Hüseyin’e gider.

Boşuna Gülcü dememişler Hüseyin’e. Sezai Karakoç, Gülcü’yü görse Mona Rosa’yı yırtıp atardı herhalde. Gül dünya gül!

Birlikte sahile doğru yürürler. Bir kaya arkasına mevzilenirler. Kuşlar kafese girmiştir. Tam zamanıdır.

“Selamün aleyküm beyler.”

Ziya ve Gülcü toparlanırlar. Ellerindeki kitabı saklarlar.

“Hayrola Osman! Ne işin var burada!”

“Beni bırakın da söyleyin bakalım. Sakladığınız kitap neyin nesi?…”

Ziya ve Gülcü soruları geçiştirirler. Ser verip sır vermeyecek gibidirler. Osman yanlarından ayrılır. Fakat takibi sürdürür. Bir gün dayanamaz, elini masaya koyar, kitabın ortasından konuşmaya başlar.

“Arkadaşlar beni kendinizden ayıramazsınız. Mevzu neyse anlatın.”

Osman samimiyet testinden geçmiştir. Artık her şeyi anlatmanın vaktidir.

“Bu kitaplar Risale-i Nur’dur, müellifi Said Nursi’dir.”

“Said mi?!”

İşte aranan kan bulundu. Demek kurtarıcıyla buluşma vakti geldi.

“Verin bakalım şu Nur’ları.”

Dünya konuşuyor:

Gelin olmuş gidiyorsun

Bana veda ediyorsun Osman

Osman nefes nefese verilen Risaleyi okumaya başlar. Osman için rüyaları gerçekleştirme vaktidir. Rüya duvağının ardında, Risale sayfaları arasında siluet gibi görülen Said’in yüzü görülmelidir artık. Kendini yolları vurur. Kastamonu’ya gelir. Çaycı Emin’i bulur.

“İnebolu’dan Ziya Beyin selamıyla geliyorum.”

Mevzu anlaşıldı. Çaycı, Tevfik’e seslenir.

“Kardeşim. Osman kardeşimizi Üstad’ımıza götür.”

Üstad’ın kapısına varırlar. O tatlı asabi adamın sinirleri alınmış gibidir. Kapı açılır. Üstad görünür. Muazzam bir dağ gibidir. Osman’ı tutun! Ayakları yerden kesildi, kesilecek, heyecandan öldü, ölecek.

Osman, Sevgili’nin (asv) rüyası ve Risale’lerle arınmasına rağmen hâlâ kendini günahkâr hissetmektedir. Üstad hisseder de bir tokat vurursa ne yaparım, diye endişelenmektedir. Üstad hiç de beklemediği bir şey yapar. Kollarını sonuna kadar açar. “Gellll kardeşim!” diyerek şefkatle kucaklar.

Osman’ın sinesinde dağ gibi büyüyen bulutlar çözülür. Hüngür hüngür ağlamaya başlar. Üstad adam yerine koydu, nasıl ağlamasın Osman. Osman ağlıyor, Üstad gibi birini sarıp sarmaladığın için sen de ağla dünya…

Osman gözyaşı ve hıçkırıklar içre Üstad’ın sinesinden ellerine, oradan ayaklarına doğru süzülür. Dön dünya dön! Osman’ın kalbi dünya gibi Üstad’ın ekseninde fırıl fırıl dönüyor. Dur dünya dur, Bediüzzaman konuşuyor.

“Kardaşım nerden geldin?”

“İnebolu’dan Efendim.”

“Kimleri tanıyorsun?”

“Nazif’i tanırım.”

Nazif… Bediüzzaman, “Rusya’yı yak!” dese Nazif ardına bile bakmadan kendini denize çalar. Öyle kahraman… Nazif’in adını duyunca Üstad çok memnun olur.

“Bahtiyarsınız!”

Öyledir; bir yerde Nazif gibi biri varsa o belde bahtiyardır.

“Sizi kim gönderdi?”

“Ziya Dilek…”

“Ziya iyidir.”

Üstad sözü tekrar Nazif’e getirir. İçinde İnebolu geçen cümlelerin hepsinin öznesi Nazif’tir.

“İnebolu’ya gidecek emanetim vardı. Onları da Nazif’e götürürsünüz.”

“Emrin olur Üstad’ım!”

“Namaz kılıyor musun?”

“Evet, Üstad’ım.”

“Farzlara dikkat et. Haramlardan kaçın. Yazı yazıyor musun?”

“Yazıyorum Üstad’ım!”

Üstad cevaplarını almıştır; Osman Nur dairesine alınmalıdır. Yere bir daire çizer. “Seni bu daire içine alıyorum. Allah muvaffak etsin.” diyerek dualar eder. Anladın sen onu. Yazın ve namazın yoksa bir de nazın çoksa o nurlu dairede yerin yok, bilesin.

Bediüzzaman ulu dağlar gibi ses verir.

“Ben burada dört beş senedir bulunuyorum. Bu havaliden icabet etmiyorlar. Maşallah İnebolular gayretli çıktılar.”

Öyledir Üstad. İnebolu’da Nazif gibi bir lokomotif, İbrahim Fakazlı gibi vagonlar vardır, her gönül ehline sahip çıkarlar.

Ders ve sohbetten sonra Üstad son nasihatini verir.

“Sen sakın burada durma. Münafıklar bahanelerle size evham verirler. Haydi, safa geldin. Buradan çıkınca nereye gideceksin?”

“Hz. Pire, Şeyh Şaban-ı Veli’ye.”

“Tevfik sizi götürsün. Dönüşte Emin size emanetleri verecek. Onları götürürsünüz.”

“Peki Üstad’ım.”

Âşık olunca öyle güzel oluyorsun ki dünya!

Ali Osman, Bediüzzaman’dan ayrılır. Dünyası değişmiştir. Yere mi, göğe mi bastığının farkında değildir. Yerler, gökler hiç bu kadar güzel görünmemiştir gözlerine. Çiçekler hiç bu kadar güzel açmamıştır kalbine. Sular hiç bu kadar güzel akmamıştır yüreğine. Doru atlar hiç bu kadar duru sulara koşmamıştır. Osman hiç bu kadar âşık olmamış, yağız taylar gibi sağa sola koşmamıştır. Bambaşka duygular içinde nefes nefese Şeyh Şaban-ı Veli Hazretlerinin türbesine varır. Huşu içinde dualar eder. Bir şafaktan bir şafağa, bir evliyadan bir evliya, işte böyle bir şeysin ey güzel dünya.

Hz. Pire veda ettikten sonra Çaycı Emin’e gider. Risale’leri alır, İnebolu’ya döner. Emanetleri Nazif’e teslim eder, Nur Ordusuna katılır. Kalemle, kelamla manevi cihada başlar.

Buradan başla

Hastaların hasta olduğu Hastalar Risalesi

1941 yılında Ulukışla’ya ihtiyat askeri olarak sevk edilir. Askerde de Risale okumaya, yazmaya devam eder. Namazlarını mahalle camisinde kılar. Mahalleli kendisine hürmet eder. Bir gün mahalledeki gençlerden birinin hastalandığı bildirilir, dua okuması istenir. Gariptir ki Hastalar Risalesi’nin yazımını yeni bitirmiştir. Gence Hastalar Risalesini üç gün bölümler halinde okur. Risale bitince hasta neşeyle Osman’a seslenir.

“Allah senden razı olsun. Yedi seneden beri tarikattayım. İmanın zevkine hiç bu kadar ermemiştim. Ben dünyayı değil, artık ahireti istiyorum. Beni büyük bir felaketten kurtardın.”

Osman gözyaşları içinde dinler. Hüzün sağanağı altında vedalaşırlar. Kışlaya döner. O gece haber gelir, hasta cennete gitmiştir.

Sırlı bir rüyasın sen ey Fakazlı

1943 yılının Ramazan ayında Ali Osman gizemli bir rüya görür. Deniz taşmış, sular İnebolu’yu basmıştır. Gariptir ki Osman’ın evine dokunmamıştır. Müthiş bir sıkıntıyla uyanır. Çarşıya çıkar. Biri önünü keser.

“Nur Talebelerinin evlerini aradılar. Hepsini hapse attılar.”

Osman şaşırır.

“Hemşerim biz hırsızlık yapmadık. İman, Kur’an dersi aldık. Bütün bunlar geçicidir.”

Osman üzgün hâlde dükkâna varır. Beklemeye başlar. İkindi namazı için Hamidiye Camine gider. Namaza durur, secdeye kapanır. Birden başucunda İbrahim Fakazlı’nın sesi yükselir.

“Kardeşim biz nasıl olsa tevkif olduk. Bari sen kitapları sakla!”

Birkaç kez aynı cümleleri tekrarlandıktan sonra Fakazlı kaybolur. Osman hemen dükkâna döner. Risale’leri saklaması için Kayıkçı Salih’e verir. Az sonra baskın olur. Bir şey bulunamayınca tevkifine gerek görülmez. İnebolu’dan onbir Nur Talebesi hapse konulur. Dokuz ay sonra Fakazlı tahliye olunca ziyaret eder. Camide yaşanan hadiseyi anlatır.

“Savcı nasıl izin verdi de gelip bu sözleri bana söyledin?”

Şaşırma sırası İbrahim’dedir.

“Şaşırdın mı kardeşim? Bize tevkifhanede nefes bile aldırmadılar. Nereden izin verecekler…”

İbrahim… Ruhunda İsmailler, Osmanlar taşıyan evliya. Uykuları kuş bahçeleri. Kalbi Peygamber diyarı olan çağın İbrahim’i. Rüyalarda Sevgili’nin (asv) ellerini, ayaklarını öpen küçük veli. Risale derslerine Sevgili’nin (sav) ve Bediüzzaman’ın teşriflerini gözyaşları içinde seyreden şanlı şakirt. Ah Osman ah! Sen kiminle ders yaptığını bilmiyorsun, bilmiyorsun.

Risale’ye dokunma, yanarsın

Üstad çok defa Risale’lerde, “Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risâlei’n-Nur’a ilişmeyiniz. Eğer ilişirseniz, yakında sizi bekleyen belâlar, sel gibi başınıza yağacaktır.” diye uyarır. Buna rağmen talebeleri Denizli Hapsine giderken incitici hadiseler yaşanır. Bazı kendini bilmezler, “Bunlar idama gittiler. Bir daha dönmeyecekler.” diye korku salar. Bazıları teneke çalıp oynar. Osman ve Salih Uğurtan gibi hapse koyulmamış Nur Talebeleri tabloyu hüzünle seyreder. Ne var ki gün gelecek, devran dönecektir. Nur’lara ve Nurculara ilişenlerin akıbetleri feci olacaktır. O gün zulme sevinenlerden birisinin başı tuvalet deliğine sıkışır, bağıra bağıra ölür. Bir başkası mide rahatsızlığı geçirir, tuvalete çıkamaz, midesi patlayıp ölür.

Mevlid Kandilinde baskın

Osman, dostu Sadullah Yılmaz’ı Risale ile tanıştırır. 1948 yılı Mevlit Kandilini Sadullah’ın evinde ihya ederken baskın olur. Osmanlar hallerini bozmadan namazı bitirir. Osman… Kafası bozuk adam. Korkusuz kahraman. Tek tüfek. Yaydan fırlamış ok gibi baskıncılara bağırıp çağırmaya başlar.

“Ne oluyor böyle! Burada namaz kıldığımızı, dini vazife yaptığımızı görmüyor musunuz! Siz Müslüman değil misiniz!”

Çattınız belaya işte. Osman’la baş etmek kolay mı öyle?

Aramada suç delili bulunamasa da nezarete atılırlar. Günler sonra ifadeleri alınır. “Devleti yıkmaya teşebbüs, ayin yapmak ve şapka giymemek” suçlarını işledikleri iddiasıyla sorgulanırlar. Bak yine Osman’ın damarına dokundunuz. Osman celallenir, gökleri titreten bir sesle gürler.

“Bizi mahkûm edebilmek için uydurulan iftiraların aslı esası yoktur. Bunu siz de biliyorsunuz. Buna rağmen hâlâ bizi içeride tutuyorsunuz. Bunun hukukla, vicdanla bir alakası yoktur!”

Her dönemde kraldan çok kralcılar vardır. Emniyet’teki sorgulamadan sonra Kaymakam devreye girer. İlla kendini gösterecek, ben buradayım, dedirtecektir. Garip şekilde başını ileri iterek ‘Mürteci herifler!’ diye bağırır. Nur Talebeleri baştan sona kompleks kokan bu hareket karşısında gülmemek için kendilerini zor tutar. Emniyet Müdürü, Kaymakam derken bu kez Hâkim karşısına çıkarılırlar. İnebolu’da hâlâ vicdan sahibi hâkimler vardır. Büyük cesaret örneği göstererek takipsizlik kararı verirler.

1947 yılında Üstad ve bir grup talebesi Afyon Hapsine konulur. Ali Osman ve iki oğlu da bu minvalde takibe alınır. İçişleri Bakanlığı tarafından Kastamonu Valiliğine yazılan 03.12.1947 tarihli yazıda Osman ve iki oğlunun takibi istenir.

Üstad’dan hasret kokan mektuplar

Osman, hapse girmemiştir ama girmekten beter olmuştur. Bu hallere düşmektense hapse girmeyi bin defa tercih eder. Korku ortamında dükkânına gelen giden olmaz. Bazı akrabaları dahi düşman olur. Küfürler edilir, tehditler alır. Bunlar devleti yıkacaklar, denilerek iftiralar atılır. Bütün bunların üstüne bir de hanımının vefatı eklenir. Üç çocukla baş başa kalır. Gittikçe daralır. Tam bir kuşatma içindedir. Toplumdan tecrit edilmiştir. Ama her zahmetin altında rahmet vardır. Bu sıkıntılı günlerde kalbinin kilidi açılır, kâinatın sırlarına vakıf olur. Çiçeklerin, otların, ağaçların, hayvanların zikir ve tesbihlerini işitmeye başlar. Bu güzellikler onu daha da derinden hizmete bağlar. Geceleri bir yandan çocuklarıyla ilgilenir bir yandan da Risale yazar. Gündüzleri ulaşabildiklerine yazdıklarını anlatır. Köylerden tıraşa gelenlere Risale verir. Böylece köylerde Nur tohumları atılır. Evi Nur Medresesi, dükkânı Nur Merkezi olur. Çocuklarıyla Risale yazar. Her gece Kur’an, Risale ve ilmihal dersleri yapar. Gençlere sahip çıkar. Risale dışında müspet dergi ve mecmuaları alıp dağıtır. Çok sonraları edebiyat tarihine Tutunamayanlar romanı ile damga vuracak Oğuz Atay da bunlardan biridir. Atay, Korkuyu Beklerken kitabında Ali Osman’dan da bahsedecektir. Ali Osman, Rasim Sürav gibilere Risale yanında Osmanlıca da öğretir. Risale’lerin teksirle çoğaltılmasında aktif rol oynar.

Yıllar sonra Emirdağ’da Üstad’ı ziyaret ettiğinde Üstad sözü Denizli günlerine ve yaptığı hizmetlere getirir.

“Siz açıkta kaldınız. Çok eziyet çektiniz.”

Daha sonra üç mektupla teşekkür eder. Osman oğluna Üstad’a mektup yazdırır. Üstad, masum mahdumun güzel yazısını tebrik eder. “Çoluk ve çocuklarıyla dünyada ve âhirette mes’ut etsin. Âmin.”[1] diyerek Osman’a dua eder. Osman bir başka gün de mahdumu ile Üstad’a bayram tebriği yazar. Üstad selam eder, muvaffakiyetleri için dua eder.[2] Üstad bir mektubunda Osman’ın da içinde bulunduğu İnebolu Kahramanlarının sebatkârâne, sarsılmadan Nur hizmetinde terakki etmelerinin kendilerini çok mesrur ettiği gibi, bu memleketi de ileride çok minnettar edeceklerini belirtir.[3]

Korkusuz yürek Osman

Osman kelle koltukta yaşamayı öğrenmiştir. Altı nüfusa bakar. Çoğu kere eve ekmek bile götüremezken önceliği daima hizmete verir. Fedakâr, cesur, tavizsiz ve hakkaniyetlidir. Baskılar bazen kaldırılamayacak dereceye gelir. Böyle günlerin birinde dünya ve ahiret kardeşi Salih Uğurtan dükkâna gelir. Salih durumun nazikliğini hatırlatır.

“Polis peşimizde. Bir-iki ay derslere ara versek nasıl olur?”

Sen ne yapıyorsun Salih, Osman’a söylenecek söz mü bu şimdi…

Osman fena halde sinirlenir. Kolundan tutup kapı dışarı eder.

“Git kafanı düzelt de gel!”

Gölbaşı’nda tedirgin saatler

1959 yılında ülke türbülansa girer. Menderes kontrolü kaybetmek üzeredir. Üstad tehlikenin farkındadır. Başbakanı ve dost milletvekillerini uyarmak için Ankara’ya doğru yola çıkar. Üstad ve talebeleri sıkı takip altındadır. Buna rağmen haberi alan talebeleri Üstad’ı görmek için yollara düşer. Ali Osman, Selahâddin Çelebi ve Mehmed Işık’la bayramlık kıyafetlerini giyerek yola revan olurlar. Yollar tutulmuştur. Gölbaşı mevkiine geldiklerinde karşı yönden bir aracın süratle yanlarından geçtiğini görürler. İçlerinden bir ses aracı takip etmelerini söyler. O sese uyarlar. Araca yetiştiklerinde Üstad’ı görürler. Gökte ararken yerde bulmuşlardır.

Üstad arabayı durdurtur. Elini öperler. Polisin yolları tuttuğunu söylerler. Bunun üzerine Üstad bazı mühim eşyalarla birlikte bir valizi Osmanlara teslim ederek Ankara istikametine doğru devam eder. Bütün gazeteler Bediüzzaman’dan bahsetmektedir. Emniyet ve MİT alarmdadır. Menderes tedirgin olur. Üstad’ın şehre girmesine müsaade etmez. Üstad üzülür, Menderes’e gücenir. Artık çok geçtir. Kader hükmünü vermiştir, sebepler sükût edecek, Menderes sükût ettirilecektir. Zira Menderes ve Demokrat Parti idarecileri Üstad’ın sözünü dinlememişler, korkuya teslim olmuşlar, haklı oldukları noktalar da bile taviz vermişler, ipi Masonların ve bir kısım azılı Halk Partililerin eline vermişlerdir. Bir ara Osman’ın kulaklarına Üstadın sözleri çalınır.

“Demokrat Parti gücünü yitirdi. Artık kaybedecek.”

Üstad ve talebelerinin dualarıyla zaferden zafere koşan, ölümden kurtulan Menderes, Üstad’a sırt çevirince dua dalgası dinmiş, artık ölümün kıyısına, ipin ağzına gelmiştir. Nitekim 27 Mayıs 1960 tarihli dehşetli ihtilalle bir devir kapanır, Menderes idam edilir.

Yangında ilk kurtarılacaklar

Bir gün Osman evinde yangın çıktığı haberini alır. “Ah kitaplarım! Vah kitaplarım!” diye diye eve koşar. Yangın söndürülür. Oğlu Beyazit babasının hallerine şaşırır.

“Ah kitaplarım!, diye bağırıp durdun. Hiç evdekiler aklına gelmedi mi?”

Osman taşı gediğine, kubbeyi sütuna koyar.

“Evladım o kitaplar benim ve neslimin ebedi hayatını kurtarıyor. Ebedi ve sonsuz hayatın yanında dünyalıkların ne önemi var!”

Osman haklıdır. O Risale’ler çok zor şartlarda, ölümle koyun koyuna yaşanan günlerde mürekkeple değil, kanla yazılmıştır. Uğrunda yanılsa, ölünse yeridir. Her kitabın bir insanın ebedi hayatını kurtarma potansiyeli vardır. Yazılması günler alan bir kitabın yanması bir kişinin daha ebedi hayatını kaybetmesine sebep olabilir.

23 Mart 1960 tarihinde eserleriyle çağı yangından kurtaran Bediüzzaman Urfa’da vefat eder. Kastamonu, Isparta ve Gölbaşı’nda defalarca Üstad’la görüşen Osman vedalaşmak için İnebolu Nur Talebeleriyle Urfa’ya gider. Şehre vardıklarında Üstad’ın toprağa verildiğini öğrenirler. İçinde bir yangın başlar. Çağı çıra gibi aydınlatan Üstad’ın hasreti yaktıkça yakar. Yangın yirmi altı yıl sürer. Nihayet 1986 yılında hastalanır. Kalbindeki har söner. Kısa süre içinde vefat eder. Cünürbey Mahallesindeki evinin bahçesine defnedilir. Kabrinde her gece bir gül açar. Gül içinde bir güneş doğar, batar.

Allah rahmet etsin.

*Kaynak: İnebolu Nur Kahramanları / Mustafa Oral / Hicbişey Yayınları

https://www.kitapyurdu.com/kitap/kuzey-isiklari-inebolu-nur-kahramanlari/654956.html?manufacturer_id=289186

[1] Emirdağ Lâhikası, 208. Mektup.

[2] Emirdağ Lâhikası, 209. Mektup.

[3] Emirdağ Lâhikası, 141. Mektup.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.