Hüseyin YILMAZ

Hüseyin YILMAZ

Yazarın Tüm Yazıları >

'Müsbet hareket'e dair...

A+A-

Müsbet” ile “menfî”; birbirilerini tedai ettiren iki zıd kelime. Müsbet için lügatler olumlu, pozitif, isbat edilebilir mânâlarını kaydediyor. Menfî ise tam zıddı: Olumsuz, negatif ve isbat edilemez olan…

Bu iki kelimenin çok sık kullanıldığı eserlerin başında sanırım Risâle-i Nur Külliyatı gelir. O sebeble de Nur talebeleri ikiliye âşinadırlar. Ne var ki, her âşinalık muhit ve muhakkikane değildir. Mefhumlar, bazen lügat mânâlarının çok dışında mânâlar ifade edebildikleri gibi, kullanıldıkları makam, muhatab ve maksada göre de değişebilirler. Terkib halini aldıklarında ise işin rengi büsbütün değişir.

Bu iki mefhumun sonuna “hareket” kelimesi getirilmiş terkib hali bu makelenin mevzuu olacak: Müsbet hareket, menfî hareket…

Terkibleri mutlak bırakırsanız, işin içinde çıkma imkânınız kalmaz. Zirâ, öyle vakitler olur ki, doğru adımı atmadığınızda az önce müsbet görünen hareket, yeni şartlarda tamamen menfî olur. Meselâ, durduk yerde birinin elini kesmek menfî harekettir; fakat kangren olmuş bir eli kesmek, müsbet harekettir. Sadece kesmekden hareket eder de el kesmeye menfi hareket derseniz, bütün kangren hastalarının ölümüne imza atmış olursunuz.

Başka bir misalden hareketle bir de tersinden bakalım: Savaşta adam öldürmek müsbet harekettir, öldürmemek menfî… Sivil hayatta adam öldürmek, cinâyettir.

Misallerin aydınlığı şuurumuza net bir şeyi telkin ediyor: Mutlak her sözün kayıdlarının olabileceğini unutmamak. Söz, muhatabdan, makamdan, maksaddan ve şartlarından koparılarak değerlendirilemez; değerlendirilse, çoğu zaman neticesi hezeyan olabilir…

Nu Talebeleri, şuna benzer bir mânâ ile bu iki terkible çok sık karşı karşıya gelirler: “Vazifemiz müsbet harekettir, menfi hareket değil!” Olur olmaz yerde, bâzen de olması gerektiğinin tam aksi ile sarfedilen bu iki terkibin Nurlardaki mânâsı sârih, Bediüzzaman’ın dimağındaki varlığı aydınlıkdır.

Müsbet kelimesini fen ilimlerinin başında kullandığında muradı isbat edilebilirliktir; sonuna hareketi ilave ettiğinde ise bir tahsisde bulunarak dahilde güç kullanmamak olarak izah eder. Bu makamda kelimeye yüklediği mânâ ise hareketin zarar doğurmamasıdır.

Bu uzunca mukaddimeyi mevzua bağlamak gerekirse kendimizi doğrudan Emirdağ Lâhikası’nın âhirindeki son dersi hecelerken buluruz. Yazılı kaynaklarda yer almasa bile sözlü kaynaklar Üstad’ın bu dersi Mehmed Kayalar Abinin şahsında bütün Nur talebelerine verdiğini söyle. Kayalar, o günün şartlarında Diyarbakır’da yaptığı büyük ve pervasız hizmet sebebiyle devletin Kemalist kanadının hedefine girmiş, zulüm ve haksızlıklara maruz kalmıştır. Neredeyse her akşam yedi yüz kişiyi aşan Nur Talebeleri ile dersler yapan ve kendisi de asker olan bu cesur insan, zulüm ve haksızlık karşısında zaman zamana tehevvüre kapılmakta, asla boyun eğmemektedir. İşte o son dersin, menfî bir hareketi netice vermemesi için Kayalar Abiye hem şefkatli bir ikaz, hem hakikatli bir ders, hem de bütün Nur Talebelerine bir ihtar ve telkin olduğu söylenir.

Kayalar Abiye yakın bazı sözlü kaynaklar bu metnin sonradan kaleme alınıp neşredildiğini serrişte ile sıhhatine bir parça şübhe ile baksalar bile kahir ekseriyetin yukarıdaki çerçevede baktığın kaydedip mevzua avdet edelim.

Ankara’da, bir otel odasında verilen son ders şöyle başlar:

“Azizkardeşlerim,

“Bizim vazifemiz, müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.”

Daha ilk satırlarda deminden beri medar-ı bahs ettiğimiz iki terkibin yanı sıra başka bir hususla da karşı karşıya kalıyoruz: “Âsâyişi muhafaza!” Anlıyoruz ki, Üstad’ın müsbet harekete yaptığı tahşidatın aslî sebebi, âsâyişi bozmamak, âsâyişi tehlikeye atmamaktır. Bu hususu ilerleyen satırlarda şu şekilde izah eder:

Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir.”

Dersin bütününe göz atanlar net bir şekilde görecekler ki, Üstad’ın bu makamda “müsbet hareket”ten maksadı dahilî âsâyışi tehlikeye sokup, millet ve vatanın geleceğini tehlikeye atıp, düşmanın istilasına açık hâle getirebilecek hareketlere girişmemek, dahilde kuvvet (silah) kullanmamakdır. Bunun için de he akıl sahibinin kabulünde zorlanmayacağı ciddi birkaç sebebi talebelerinin zihin ve ruh dünyalarına nakşeder:

Bir kere dahilde silahın kullanılması, kardeşin kardeşi vurması demekdir. Hangi tarafın kazanıp ya da kaybettiğine bakılmaksızın bu iç kavga ve kargaşa, vatan ve milletin emniyetini tehlikeye atacak, haricî düşmanların taarruz ve istilalarına açık hâle getirecektir. Binaenaleyh, dahilde kargaşa çıkarmanın sebepleri olsa bile neticesi itibariyle mantığı yoktur, haklı bile olsa milletin geleceğini, emniyetini tehlikeye attığı için haksızdır.

Sonra dahilde silâh kullanmanın Allah’ın hükmüyle tezad teşkil ettiğini izah ederek vebal noktasından da reddeder:

وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düsturu ileki "Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk—çocuğu mesul olamaz"işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, "Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakka aittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz."

Dahilde kullanılan kuvetin hukuk ve adelet tanımayıp, suçlu ile suçsuzu ayırmayacağına dikkat çeker. Tek bir câni yüzünden belki on binler mensubu bulunan bir aşiret veya âilenin kundaktaki bebelerine kadar tehlikeye girebileceklerini yukarıdaki satırlarla muhayyilemizin tasavvur ve tahayyülüne tevdi eder.

Sonra dahilde silah kullanmayı harice karşı güç kullanma ile kıyas ederek uzun dersinin bu hayatî bahsini şöyle tamamlar:

“Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâssırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.” (Emirdağ Lâhikası)

Bediüzzaman’ın zihni aydınlık, hükümleri parlakdır; tereddüdleri yoktur. Doksan cild ehemmiyetli kitabı hıfzeden, Kur’an ve Hadis’te yüksek bir irtifa olan bu büyük dehanın dersinde her şey müdellel, herşey aklın teyidine mazhar olacak vuzuha sahibdir. Çoğu yanlışlar fehmimizin eseridir. Bilgi ve tahkikteki eksikliğimize teslimiyet ve ezberciliğimiz de kuvvet verince, hatalar kaçınılmaz âkibet hâlini alıyor.

Asıl kusurumuz, Nurları akademik zeminlerde tahlile yanaşmamakdır. Ne Bediüzzaman’ın ummanları andıran ilmine sahibiz, ne de Allah’ın büyük lütfu olan parlak dehâsının mirasçılarıyız. Yapabileceğimiz en doğru şeylerin başında akademik zeminler meydana teşkil etmek geliyor. İnşaallah bu ihtiyaç yakın bir gelecekte kendisini daha kuvvetli hissettirecek ve bizler de daha fazla ayak diretemeyeceğiz.

Mevzu bir hulâsa ile toparlamak gerekirse: Müsbet hareket, mukteza-i hale göre tavır almakdır. Üstad ,bu ifadeyi belâğat için kullanır. Halin iktiza ettiği tavrı ve dili kullanmakdır, belâğat. Müsbet hareket ettiğinizde, hareketinizle de beliğ davranmış olursunuz. Savaşta iseniz adam öldüreceksiniz, hekimseniz kangren eli keseceksiniz, dahilde ise kargaşa ve kavgayı doğuracak menfî hareketten uzak duracaksınız. Hayatın en ücra köşelerine kadar ihtiyar edinilmesi gereken mukteza-i hale mutabıklığı unutup ezberlerle yürümeye kalkışsak ya sert kayalıklara çarparak beynimizi dağıtırız, ya derin uçurumlara yuvarlanarak hayatımızı bitiririz: 15 Temmuz felâketini bu millete yaşatan Gülen gibi…

Unutmayalım ki, imtihan tek kişilikdir ve sadece akla bakar. Her akıl, bu çetin hayat imtihanını verecek kabiliyette yaratılmışdır. Bir çok hikmete bakan istisnai mecnunluk ise doğrudan bir masumiyet karinesidir, imtihanın ağır yükünden kurtarır. Bir nevi mükafat.

Mecnun olmayanların mükellefiyeti düşünmekdir. Düşüncenin en tabiî malzeme ve vasıtası bilgidir. Bilgiye karşı müstağni davrananlar, ister istemez başkalarının aklı ile yürümeye mahkum olacak, birilerine teslim olmakdan başka çıkar yol bulamayacaklardır. Cenab-ı Hak cümlemizi bilenlerden eylesin, teslim olanlardan da beri kılsın.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
7 Yorum