Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
Kürt Sorununun Kısa Tarihçesi
Günümüz Türkiye’sinde “Doğu” ve “Güneydoğu” sözcükleri coğrafi bir bölgeyi hatıra getirmekle birlikte bilenler ve 100 yılık Cumhuriyet tarihi ile ilgilenenler için etnik bir anlam da ifade eder. Hatta “Doğu” ya da “Güneydoğu” denildiği zaman birçoğumuzun zihnine, tarihsel arka planı inişler ve çıkışlarla dolu olan birçok siyasi kavramlar hücum etmektedir. Siyasal açıdan hüzün ve öfkeyle karışık olan bu kavramların başında “Kürt” kavramı gelmektedir. Aslında tarih boyunca bu Anadolu topraklarında yaşayan insanların hep hüzünlü öyküleri olmuştur. Çünkü bu toprakların fethedilmesi kolay olmadığı gibi, fethedilen toprakları koruyarak buralarda yaşamak da kolay olmamıştır. Fakat üzüntüyle belirtmek gerekir ki, özellikle son 40 yılda yaşanan acı olaylar, hem doğuda hem batıda, arkasında hazin öyküler bırakarak değerlerimizi çok aşındırdı.
Türkiye, “Kültür Devrimi” yaşayan talihsiz ülkelerden biridir. 1928 yılında Kur’an harflerinin yerine Latin harfleri getirildiği için Kur’an, sarık, cübbe ve tesettür yasaklanmış, böylece tarihinden, dilinden ve dininden habersiz talihsiz bir nesil ortaya çıkmıştır. Kültür devrimi yaşayan toplulukların en büyük zaaflarından birisi, belki de en önemlisi, yaşanan sosyal ve siyasal olaylara doğru teşhis koyamamalarıdır. “Kürt sorunu” veya “Güneydoğu sorunu” ve bu sorunlarla ilgili kavramlar da bu türdendir. Kimisine göre Kürt sorunu diye bir sorun yoktur; bu görüşü dillendirenler dün de vardı, bugün de vardır. Bazılarına göre yaşanan olaylara “Güneydoğu sorunları” demek daha uygundur. Kimisine göre ise “Kürt” diye bazı insanların varlığından söz etmek bile vatan hainliğidir.
Hiç şüphesiz yaşanan acı olaylara ve “sorun” diyebileceğimiz hüzünlü öykülere ne denilirse denilsin, bu topraklarda kendisini “Türk” bilmeyen insanların var olduğu bir gerçektir. Eğer bu insanların büyük bir kesimini oluşturanlara “Kürt” denilecekse bunların tarihleri çok eskidir. Anadolu’yu fetheden Türkler bu topraklara geldiklerinde ilk olarak samimi bir şekilde kendilerine destek olan Kürtleri buldular. Yani tarihte Kürtlerle Türkler hep omuz omuza, büyük bir dayanışma içerisinde yaşamışlardır. Ufak tefek sürtüşmeler bir tarafa bırakılacak olursa, tarihte bu iki kavim arasında yapılmış bir savaştan söz etmek mümkün değildir.
Ancak Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte milliyetçilik ve laiklik devletin iki ana temeli olarak kabul edilmiş ve ülkede A’dan Z’ye her şey bu iki ilkeye göre anlamlandırıldığı için halk arasında Türk milliyetçiliği dalga dalga yayılmıştır. Bu iki ilkenin sözde amacı dil, din, sınıf ve meslek ayırımı gözetilmeksizin Anadolu toprakları üzerinde yaşayan herkesin eşit haklara sahip olduğu görüntüsünü vermekti. “Görüntü” diyorum, gerçekten de durum bir görüntüden ibaret kalmaya mahkûmdu. Çünkü bu değerleri elde etmek için gerekli olan altyapıyı oluşturacak ne bir kadro yetiştirildi, ne de mevcut kadrolara bu alanda hizmet etme imkânı tanındı.
Osmanlıların son dönemlerinde, devlet-i aliyenin yıkılmasından endişe eden bazı aydınların, devlet-millet elden gidiyor refleksiyle koyu bir milliyetçilik ve hatta komitacılık hastalığına yakalanması ve bu düşüncelerini “anasır-ı uhra” denilen diğer kavimlerin aleyhine kullanmak istemeleri bir vakıadır. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bu tip çarpık düşüncelere sahip olan aydınlar için adeta gün doğmuştu. Aydınların idareye yaptıkları baskılar sonucu bir “Kürt kültürel varlığı” kabul edilmemiş, hatta Kürt ve Türklerin bir tek kökenden geldikleri ve aynı ırktan olduğuna ilişkin bilimsel kanıtlar üretilmeye çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak Türk etnik kimliğinin tek kimlik ve tek kültür olarak kabul edilmesi sonucu, Kürt etnik kimliği baskı altına alınmış, inkâr edilen ve dışlanan bir kimlik haline gelmiştir.
Cumhuriyet döneminde kurulan devletin resmi ideolojisinin ön gördüğü peşin kabullerin etkisinde kalan birçok Türk vatandaşının, zamanla milliyetçilik damarı kabarmış, bunun sonucu olarak Kürtlerle ilgili olumsuz kanaatlere sahip olunmuştur. Bu anlayışa bağlı olarak Kütlerin aleyhine sayılabilecek bir takım siyasal ve kültürel olumsuzluklar da meydana gelmiştir. Söz gelimi, kendisini Kürt kabul eden bir vatandaş, “Ben Kürdüm” dediğinde, ya da Kürtçe konuştuğunda başına dertler açılabiliyordu. Dolayısıyla laiklik ve milliyetçilikle hedeflenen sınıflar arasındaki eşitlik ilkesi akim kalmıştı. Nitekim bazı dış mihrakların etkisiyle dile getirilen, “Kürt diye bir millet yoktur” ve “Kürtçe diye bir dil de yoktur” gibi ön yargılar, hep resmi ideolojinin ön kabullerinin sonuçlarıdır.
1925 yılında patlak veren Şeyh Said (ra) hareketi ve 1938 yılında baş gösteren Dersim olayları zecri tedbirlerle bastırılmış ve “Kürt meselesine kesin çözüm getirildi” diye devlet adeta bayram yapmıştır. Gerçekten de, 1965 yılına kadar Kürtçülük hareketi sadece eski medreselerde okumuş olan hocalar tarafından itibar görüyordu. Bunun sebebi, okumuş kesimin sadece eski medrese mezunları arasında yer almasıydı. 1965 ve sonraki yıllarda il ve ilçelerde liseler inşa edilince, oralarda okuyan Kürt çocukları sol gruplar tarafından himaye görmeye başladılar. Solcu grupların marifetiyle Kürt kökenli öğrenciler Marksist ve Leninist olarak yetiştirildiler. O yıllarda fesat şebekesinin bombardımanı o derece güçlüydü ki, artık liselerde okuyan Kürt öğrencilerin tümüne yakın bölümü Türk Tarihini okumaktan haz almıyor, tersine öfke duymaya başlıyordu. İşin ilginç tarafı bu odaklar, devleti sol bir zemine oturtmayı başaran 27 Mayıs devrimcileri tarafından destek görüp alkışlanıyordu.
Bu alabildiğine serbest ve etkili eğitim sonucunda genel olarak İmam-Hatip Liselerine giden Kürt çocukları dindar olarak yetişirken, diğer okullara giden Kürtlerin büyük bir kısmı Marksist ve Leninist olarak yetiştiler. Bu dikkat çekici sonucun ülke genelindeki etkilerini bugün bile görmek mümkündür. Kuşkusuz sol gruplar militanlarını Kürt öğrenciler arasından daha kolay seçebiliyorlardı. Diğer taraftan, Türkçülük propagandasının yoğun yapıldığı bazı doğu ve güneydoğu illerinde, Kürt çocuklar arasından milliyetçi militanlar da çıkmıştır. Bunu anlamak zor değil ve bunun iki önemli sebebi vardır: Birincisi, o bölgelerde Kürtlere yönelik yoğun bir baskının mevcut olmasıdır. İkincisi ise, Kürt çocukların kendilerini Kürt olarak ifade edememeleridir. Bunun doğal bir sonucu olarak kendilerini Türk kabul ederek aşırı birer Türkçü militan olabilmişlerdir.
Eğer “Kürt sorunu nasıl çözülür?” sorusuna tek bir cümle ile cevap verecek olursak, Kürt sorunu, din kardeşliğinin güçlendirilmesi, demokratikleşme ve refahın yükseltilmesiyle çözülür, diyebiliriz. Çok değil, bundan yaklaşık bir-iki yıl önce, yani Ekim 2024’ten önceki Türkiye’yi, bir de bugünkü Türkiye’yi karşılaştıralım. Cumhur İttifakı liderleri tarafından başlatılan, toplumsal huzuru ve iç cepheyi güçlendirmeyi hedefleyen “Terörsüz Türkiye” girişimi sayesinde, Doğu ve Güneydoğuya yayılan barış ve kardeşlik ortamının Kürt vatandaşlarımızın günlük hayatını her gün nasıl daha iyi hale getirdiğini gözlemlemek mümkündür. Güven ortamında turizm ve ticaret büyük bir gelişme gösterdi. Mardin, Van, Hakkâri, Siirt, Diyarbakır ve Şanlıurfa en çok turist çeken iller arasına girmeye başladılar. Bunun sonucunda bölge halkı devletiyle bütünleşmeye başladı.
Ekim 2024’te MHP lideri Bahçeli tarafından başlatılan Terörsüz Türkiye girişimi, çatlak birkaç sese rağmen hemen her kesimden destek aldı. Şu var ki, bu girişim, dış güçleri ciddi biçimde telaşlandırdı. Anayasa ve yasalarda yapılacak demokratik değişikliklerin, bizi 50 yıldır kapılarında bekleten AB ülkelerini, “Bizden habersiz terörü nasıl bitirirsiniz?” der gibi, oldukça rahatsız etmeye başladı. Daha önce, “Şu ve şu reformları yapmalısınız” şeklinde direktifler sıralayan Avrupa parlamentosu raportörleri, şimdi belden aşağı vurmaya başladılar. Çünkü Kıbrıs’la ilgili kararında akla ziyan cümleler vardır. Kararda, Türkiye'nin "Kıbrıs Barış Harekâtı" sırasında yapılan askeri operasyonlar ve sonrasındaki süreçte, Rum kadın ve çocuklarının hak ihlallerine uğradıkları yazılıyor. Türkiye'nin uluslararası hukuk kapsamında mağdurlara tazminat ödemesi ve onların haklarını gözetmesi yükümlülüğü olduğu savunuluyor. Durup dururken böyle mesnetsiz bir raporun hazırlanması çok manidardır.
Bu raporu yazan Avrupa parlamentosuna “Gazze’de yaşanan İsrail katliamları için bir satır yazı yazdınız mı?” diye sormak lazım. Siz ki, 1995’te Srebrenitsa’da, bir üyeniz olan ve Birleşmiş Milletler barış gücünde görev yapan Hollandalı askerlerin gözü önünde 8 bin Bosnalı Müslüman katledildi. Gıkınız çıktı mı? Bir tek satırlık rapor yazdınız mı? Ama emin olun ki yakın zamanda, Terörsüz Türkiye Avrupa’da ve tüm dünyada itibar elde edip saygınlık kazandıkça, haddini aşan bu katiller sürüsüne, “Geçti Bor’un pazarı” denilecek ve hazırladıkları raporların hiçbir önemi kalmayacaktır.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.