Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
Huneyn’in Mestleri (Hilekârlık)
Bugün sizleri hem dinlendirici hem ibrete vesile olacak öykülerle baş başa bırakacağım. Önce Huneyn’in Mestleri:
Huneyn, Kûfe’nin el-Hîre kasabasında yaşayan bir ayakkabı ve mest ustasıydı. Mestlerini büyük-küçük numaralara göre ayarlar, bazen de sipariş üzerine yapardı. Ancak Huneyn, mestlerini pazarlıksız ve tek fiyatla satardı. Bir gün asil ve pahalı bir deveye binen bedevi bir adam mest almak için Huneyn’in dükkânına geldi ve mestlere baktı. Bir tanesini beğendi, fiyatını sordu; ardından Huneyn’le çetin bir pazarlığa girdi. Huneyn, “Dostum, fiyatım tektir, pazarlık sevmem” dediyse de bedevi adam defalarca dükkâna girip çıktı ve mestin fiyatında indirim yapmasını istedi. Oysa pazarlık yaparak fiyat indirmek onun tarzına uygun değildi. Nihayet bedevi adam ısrarcı tutumuyla Huneyn’i öfkelendirdi ve dükkândan kovuldu. Huneyn çok öfkelenmişti; “Bu bedeviyi mutlaka cezalandırmalıyım” diyerek şeytanî bir plan yaptı.
Bedevi köyüne dönmek üzere iken Huneyn ondan önce, yaya olarak onun gideceği güzergâha çıktı. Bedevinin bakıp durduğu mestleri de yanına aldı. Şehrin bir km. dışında, mestlerin bir tekini yolun sağına, 300 metre sonra da, bir tepeciği aşınca diğer tekini yolun sol tarafına bıraktı ve bir çalının arkasında pusu kurup bedevini gelmesini bekledi.
Çok geçmeden köyüne dönmek üzere yola çıkan bedevi, mestlerin bırakıldığı yere ulaştı. Bedevi gözlerine inanamadı, “Allah Allah, bu Huneyn’in dükkânındaki mest değil mi?” dedi ve devesinden inip meste bakmaya gitti. Mesti eline aldı, “Bu ne kadar da Huneyn’in mestine benziyor, dükkânda baktığım mestin ta kendisi vallahi” dedi. Sonra kendi kendine hayıflandı: “Ah… Keşke öbür teki de olsaydı… Bir tekine ne yapacağım ki, işime yaramaz” deyip mesti yerine bıraktı ve tekrar devesine binip yola devem etti.
Tepeciği aşıp üç yüz metre kadar uzaklaşınca bu kez yolun sol tarafında mestin diğer tekini de gördü. Bedevinin hayreti bir kat daha arttı ve biraz önce gördüğü mestin tekini almadığına çok pişman oldu. Hemen devesini çökertti ve mesti alıp, diğer tekini de almak için koşa koşa geri döndü. Huneyn ise çalının arkasında saklanmış, onu izliyordu. Bedevi deveyi yalnız bırakıp gerisin geriye koşunca hemen onun asil devesine bindi ve izini kaybettirmek için hızla farklı bir yola saparak şehre doğru gitmeye başladı.
Derken bedevi adam mestin diğer tekini de alıp bir çift mestle devesini bıraktığı yere döndü; ancak devesi yoktu. Sağa baktı, sola baktı, fakat hiç bir iz bulamadı. Bedevi yorgun argın köyüne döndüğünde elinde Huneyn’in mestlerinden başka bir şey yoktu. Bedevi adam, bedavadan bir çift meste sahip olmak isterken, deveyle birlikte, karısı ve çocuklarının siparişlerinden de olmuştu. Bu olay “Huneyn’in mestleri” diye Araplarda bir darb-ı mesel olmuştur. (İbn Abdi Rabbih, el-İkdu’l-Ferîd, III/13; Terc. Musa K. Yılmaz). Tıpkı bizdeki, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” gibi bir darb-ı meseldir
Buna Benzer Köyümüzde Yaşanan İki olay
Köyümüz [Tuxub] Mardin merkeze bağlı bir köydür. Köyde, kudret hazinesinden çıkan iki gür su olduğu için [şimdi kurumuşlar] köy halkı sebze ve meyve yetiştiriciliği yapıyor ve ürettikleri ürünleri Mardin’e götürüp satıyorlar. Bu yüzden eskiden beri köyümüz bölgede bir cazibe merkeziydi. Hatta yeşilliğinden dolayı köyün lakabı, “Tuxuba Rengi” (Renkli Tuhub)’tur. Bu cazibesinden dolayı köy, başta Abbasî soyundan gelen şeyhler ve seyyidler olmak üzere çok sayıda göçmen almıştır. Ama köye yerleşen herkes Kürtleşmiştir. Biz de, Midyat’ttan gelen Arap asıllı göçmeniz.
1) Kurnaz bir köylümüz, Mardin’e gidiyor, köyden götürdüğü sebzeleri sattıktan sonra köye dönmek üzere merkebiyle yola çıkıyor. Çarşıdan geçerken fırından bir ekmek alıyor ve aklına bir kurnazlık geliyor: “Yolumun üstünde helvacılar vardır. Birisi sürekli helva teknesini karıştırıyor. Ekmeğimi alıp helva teknesinin içine atsam fena mı olur? Ama nasıl olacak bu iş?” dedi ve kafasında şöyle bir plan kurdu: “Önce tekneyi karıştıran adamın üzerinde durup helva alacakmış gibi onunla konuşacağım. Derken gayri ihtiyari elimden düşmüş gibi ekmeğimi helva teknesinin içine bırakacağım. Adamlar illa ki helvaya bulanmış ekmeğimi bana geri verirler. Böylece bedavadan ekmek helva yemiş olurum.”
Böyle düşünmüş ve planını uygulamak üzere helvacıların olduğu sokağa gitmiş. Ancak Mardinliler de çok zeki adamlardır. Her türlü hileyi bildikleri için olay kolay hile yutmazlar. Köylümüz elinde ekmeğiyle geliyor; selam verip hoş beşten sonra elini teknenin üstüne götürüp ekmeği bırakıyor ve: “Aaa… Ekmek elimden düştü; dostlar kusura bakmayın lütfen” diyor. Helva teknesini karıştıran adam ondan çok daha kurnaz, “Bir şey olmaz dostum, ekmeğin geri verilecek, merak etme” demiş. Sonra çırağını çağırıp Arapça ona, “Oğlum şu ekmeği musluğun altına tut, temizleyiver. Üstünde bir şey kalmasın” demiş. Köylümüz her ne kadar sızlanıp, “Ekmeği yıkamanıza gerek yok, lütfen ekmeği yıkamayın” dese de, helvacı: “Olur mu dostum, senin ekmeğin teknemize düştü, kirlenmiş oldu. Onu temizlemek bize düşer” diyor ve ekmeği yıkayıp pelte halinde köylümüzün eline veriyor. Köylümüz helvaya bulanmış sıcak ekmek yemeyi beklerken sıcak ekmekten de olmuş. Demek hile ve kurnazlık her zaman işe yaramıyor.
2) Diğer bir köylümüz saçı uzamış Mardin’de tıraş olmak istiyor. O sıralarda tıraş ücreti de 2 TL’dir. Fakat bizim köylü kurnazlık yapıp ücretin yarısı olan bir TL’ye tıraş olmak istiyor. Hasan Ayar çarşısından Babü’s-Sur’a kadar onlarca berber var. Merkebinin yularından tutup rastladığı ilk berberin kapısında duruyor. Berber, “Buyurun kardeş” diyor. Bizim köylü “Bir liram vardır” anlamında şehadet parmağını kaldırıp, “Buna tıraş eder misin” diyor. Berber, “Hem saçın çok uzun ve kirli, hem bir lira diyorsun, olmaz” deyip bir liraya tıraşı kabul etmiyor.
Köylümüz rastladığı bütün berberlere şehadet parmağını kaldırıp aynı teklifi yapıyor. Fakat hiç birisi bir liraya tıraş etmeyi kabul etmiyor. Nihayet köylümüzden daha kurnaz bir berber, “Buyur gel kardeş” diyor ve onun koltuğa oturtup tıraş etmeye başlıyor. Henüz birkaç makas atmıştı ki, yeni bir müşteri içeri giriyor. Berber buyur ederek yeni müşteriyi diğer koltuğa alıyor. Köylümüzün tıraşını yarıda bırakıp onu tıraş etmeye başlıyor. Köylümüz, “Dostum, sıra benimdi; beni bırakıp onu mu tıraş ediyorsun, ben daha köye gideceğim, yolum uzun” diyerek itiraz ettiyse de, berber, “Dostum bu yeni gelen müşteri tam ücret veriyor, sen bir lira veriyorsun, mecbur beklemen lazım” deyip ilgilenmiyor.
Nihayet bu müşteri tıraş olup gidiyor, bu kez bizim köylümüzü tıraş etmeye başlıyor. Daha başının yarısını tıraş etmeden yeni bir müşteri daha geliyor. Berber yeni gelenle ilgileniyor. Köylümüz yarım tıraşla çıkıp gidemiyor da. Kısacası bizim köylüyü tıraş edene kadar üç yeni müşteri alıyor. Anlayacağınız bir lira için üç saatten fazla berber koltuğunda oturmak zorunda kalıyor. Demek hile ve kurnazlık her zaman işe yaramıyor.
Onun için Şair İbnü’l-Verdî’nin şu beyti bir atasözü haline gelmiştir: (إنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ فاتْرُكِ الْحِيلَةَ فِيهَا وَاتَّكِلْ) “Terk et hileyi bu dünyada ve Allah’a tevekkül et; Gerçek şu ki, asıl hile, hileyi terk etmektir.”
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.