Ahmet AY

Ahmet AY

Yazarın Tüm Yazıları >

Milan Kundera andımızı okur muydu?

A+A-

"Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; o halde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah'adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir." (Maide sûresi, 48)

Kardeşlik nedir? Bir empati midir? Hayır. Bence kardeşlik empatiden öte birşeydir. Yüzyıllık Parantez kitabında Etyen Mahçupyan'ın da dikkatleri çektiği gibi; empati 'karşındakinin ne istediğini sormak' değil, 'karşındakinin ne istediğini tahmin etmeye çalışmak'tır. Ve en nihayetinde, hiçbir empati, karşındakinin ne istediği sormak kadar güçlü/kesin sonuçlar veremez. Sen, bir başkasının yerine koyduğunda kendini, ne kadar bir başkası olabilirsin? Bir Türk, kendisini bir Kürdün, bir Ermeninin, bir Rumun, bir Lazın, bir Çerkezin yerine koyduğunda ne kadar başarabilir bunu?

İşte, asıl kardeşlik, empatinin 'yerine koymakla' olmayacağını çözen aklın, ötekisi adına karar vermeyi bırakıp, "Sen ne istiyorsun?" diye sormaya başlamasıdır. Barışı böyle bir barıştır. Yoksa Şükrü Nişancı'nın Sivil İtaatsizlik kitabında dikkatleri çektiği gibi, Hitler de barış yanlısıdır, Stalin de. Fakat onların istediği 'efendilerin barışıdır.' Hitler, belki de dünyanın üçte birisi ona verilse, beşte birisini de katletse, barışmaya razıdır. Stalin dünyanın tamamını yönetimi altına alsa kavga etmeyi bırakacaktır. Ancak bu barışın bütün dünya halkları adına eşitlerin barışı olduğu söylenebilir mi? İnsaflı denilebilir mi?

İşte, Yeni Türkiye, cesaretle, halkına ne istediğini sormuş ve aldığı cevapların yerine getirilmesini sağlayacak adımlar da atmaya başlamıştır. Mussolini İtalyası ve Hitler Almanyası'nda olduğu gibi faşist iktidarlarının yükselişi döneminde, onların etkisiyle uygulanmaya başlanmış andımızın kaldırılması da bu adımlardan birisidir. Hem de kıymetli birisidir. Tekrar altını çizmek istiyorum: Bu salt bir empati değildir. Bu sahici bir kardeşliktir.

Empatinin bazen nasıl zulmedici olabileceğine dair en güzel örneği ise, Sovyet Rusya'nın Çekoslovakya'yı işgali sırasında yaşadığı bir hatırayı nakleden, Milan Kundera veriyor bence. Jacques ile Efendisi oyunun önsözünden alıntılarsam bu hatırayı:

"İşgalin üçüncü günüydü. (...) Yollarda, tarlalarda, ormanlarda, Rus piyadeleri her yerdeydiler. Derken arabamı durdurdular. Üç asker arabamı aramaya koyuldu. Askerler işini tamamlayınca, emri veren subayları bana Rusça sordu: 'Kak çuvstvuyetyes?' Tercümesi: 'Neler hissediyorsunuz?' ya da 'Duygularınız neler?' Sorusunda ne fesat, ne ironi saklıydı subayın. Bilakis, şöyle sürdürdü lafını: 'Bütün bunlar bir yanlışlıktan ibaret. Düzelecek herşey elbet. Biz Çekleri seviyoruz, bunu bilmeniz gerek. Sizleri seviyoruz!'

Binlerce tankın taş üstünde taş bırakmadığı topraklar, geleceği elinden alınmış bir ülke; tutuklanmış, alıkonmuş Çek devlet adamları ve büyük aşkını itiraf eden bir işgal ordusu subayı. Yanlış anlaşılmasın, niyeti katiyen işgalden memnuniyetsizliğini dile getirmek de değildi bu subayın. Hemen hepsi bir ağızdan konuşuyordu askerlerin; davranışlarının temelinde yatan unsur; zorbanın sadist arzuları değil, başka bir arketipin, aşkına karşılık bulamayanın arzularıydı: 'Neden Çekler (biz onlara sırılsıklam âşıkken!) bizimle yaşamak, bizim gibi yaşamak istemiyorlar?' Aşkın ne olduğunu öğretmek için tanklardan medet ummamız ne acı!" (1)

İşte bence Türkiye'nin Türk olmayan halklarıyla yaşadığı yüzyıllık gerilim biraz da bu. Türkiye onları sevmiyor mu? Kesinlikle öyle değil. Peki nedir o zaman bizi birbirimize kırdıran? Bence bunun cevabı biraz da şurada saklı: Biz muhatabımızın kalbini sadece yargılarımızla anlamaya çalışıyoruz.

Neyi, neden, ne şekilde istediğini gidip sormuyoruz. "Bu kadar versek, çok bile, yeter!" geliyor bize. Kendi iştahına bakıp, oradan geliştirdiği empatiyle, aç ata et atan aslanlar gibiyiz. Adaletten bahsettiğiniz zaman sanki marstan gelmişsiniz gibi hayretle bakan yüzlerde bu soru var aslında: "Bu kadar güzel şartlarda yaşamak varken neden hâlâ bu kavgayı sürdürüyorsunuz?"

İşte kardeşlik bu soru cümlesinin yerini şunun almasıdır: "Senin kalbini nasıl kazanabilirim? Ne şekilde yaşarsan mutlu olursun? Ne şekilde yaşarsak birbirimizi daha çok sevebiliriz?" Çünkü dünya üzerinde 'ne mutlu Türküm' deyince mutlu olmayan insanlar da var.

Onlara 'her sabah güne yalan söyleyerek başlamalarını' emredip dostluklarını kazanamazsınız. Çünkü onların yerinize geçmek gibi bir arzuları yok. Yerlerinde kalmak gibi bir arzuları var. Allah'ın onları yarattığı şekilde yaşamak istiyorlar. Başka birşeye dönüşmek/dönüştürülmek istemiyorlar. Bunu anlamak o kadar zor olmamalı. Milan Kundera'nın tabiriyle ifade edelim: "Aşkın ne olduğunu öğretmek için andımızdan medet ummamız ne acı!"

1)Can Yayınları'nın Eylül 2013 baskısından Ayberk Erkay'ın çevirisiyle.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum