Mevlid-i Nebevî’nin Mânâsı ve Önemi

Bismillâhirrahmânirrahîm

«هُوَ الَّذٖٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدٖينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيدًا ۝ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ»

“Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Buna şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah’ın Resulüdür.” (Fetih, 48:28-29)

Kâinatın En Büyük Hâdisesi: Velâdet-i Muhammediyedir. (Asm)

Kâinatın Efendisi, Hz. Muhammed’in (asm) dünyaya teşrifleri, insanlık tarihinin olduğu kadar kâinat tarihinin de en büyük hâdiselerinden biridir.

Çünkü onun gelişi yalnızca bir insanın dünyaya gelişi değildir. Onun gelişiyle insanlığın Rabbini tanıma, kâinatın mânâsını anlama, nereden gelip nereye gittiğini bilme ve yaratılış gayesini idrak etme yolu açılmıştır.

Resûl-i Ekrem’in (asm) risaleti, yalnız Arap Yarımadası’na veya belirli bir zamana mahsus değildir. O, bütün insanlığa gönderilmiş cihanşümul bir peygamberdir.

Bu sebeple onun doğumunu yalnız tarihî bir hadise olarak değil, risaletinin bütün kâinata ve insanlığa getirdiği nurun başlangıcı olarak değerlendirmek gerekir.

Nur-u Muhammedî ve Kâinat

Risale-i Nur’da Nur-u Muhammedî meselesi, kâinatın mânâsını anlamaya yardımcı olan yüksek bir hakikat olarak ele alınır.

Mesnevî-i Nuriye’de :

“Nur-u Muhammediyeden (asm) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir.”»

Bu mânâyı teyid eden rivayetlerden biri olarak da:
«اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُورِي»

“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” ifadesi zikredilir.

Burada Nur-u Muhammedî, kâinatın mânâsını, gayesini ve insanlığa açılan hidayet kapısını anlamada önemli bir noktaya işaret edilmektedir.

Yine Mesnevî-i Nuriye’de bu hakikat şöyle ifade edilir:

«“Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa Nur-u Muhammedî (asm) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.”»

Ardından daha dikkat çekici bir temsil gelir:

«“Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse Nur-u Muhammedî hem çekirdeği hem semeresi olur.”»

Çekirdek, ağacın başlangıcındaki bütün istidatları taşıdığı gibi; meyve de ağacın bütün gayesini ve neticesini gösterir. Bu sebeple Nur-u Muhammedî’nin hem çekirdek hem semere olarak ifade edilmesi, onun kâinatın başlangıcı ve neticesi arasındaki mânâ bağını temsil ettiğini gösterir.

Kâinat Ağacının En Mükemmel Meyvesi İnsan

Risale-i Nurda, kâinatı büyük bir ağaç olarak tasavvur edilir ve bu ağacın meyvesinin insan olduğu ifade edilir.

«“Hilkat şeceresinin semeresi insandır.”»

Çünkü insan, kâinatta bulunan birçok hakikatin kendisinde toplandığı câmi bir varlıktır. İnsanda akıl, şuur, kalp, ruh, his ve çeşitli istidatlar bulunmaktadır.

Fakat insanlığın içinde de bir insan vardır ki insanlığın bütün kemalâtını en yüksek seviyede göstermiştir. O zat, Hz. Muhammed’dir (asm).

Mesnevî-i Nuriye’de bu hakikat şöyle ifade edilir:

«“Sonra o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyet’e çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyet’in hem bânisidir hem esasıdır hem güneşidir.”»

Buradaki “bir tanesi” Hz. Muhammed’dir (asm).

Bu ifadeyi doğru anlamak için bânî, esas ve güneş kelimelerine ayrı ayrı bakmak gerekir.

Bânîsi
Bânî, bina eden ve inşa eden demektir.

Ancak burada Hz. Peygamber’in (asm) Allah tarafından gönderilen İslâmiyet’i kendi nefsinden ortaya koyduğu anlaşılmamalıdır. İslâmiyet Allah’ın dinidir.

Resûl-i Ekrem (asm), vahyi tebliğ etmiş, açıklamış, yaşamış ve insanlık hayatında tatbik etmiştir. Bu yönüyle İslâmiyet’in insanlık âleminde inşa edilmesine vesile olmuş ve onu fiilen bina etmiştir.

Esası
İslâmiyet’in bütün esasları Resûl-i Ekrem’in (asm) tebliğ ve tatbikatıyla bize ulaşmıştır.

Kur’an onun vasıtasıyla bize ulaşmıştır.

Namazın nasıl kılınacağını o öğretmiştir.

Orucun, zekâtın ve haccın nasıl uygulanacağını o göstermiştir.

Kur’an’ın hayata nasıl tatbik edileceğini kendi hayatıyla göstermiştir.

Bu sebeple Hz. Muhammed (asm), İslâmiyet ağacının esas ve temelidir.

Güneşi
Güneş nasıl etrafını aydınlatıyorsa, Resûl-i Ekrem (asm) da risalet nuruyla insanlığın önünü aydınlatmıştır.

Tevhidi öğretmiş, kulluğun mânâsını açıklamış, insanın nereden geldiğini, nereye gittiğini ve vazifesinin ne olduğunu bildirmiştir.

Bu sebeple onun risaleti, İslâmiyet’in güneşi olmuştur.

Kısaca:
Bânî: İslâmiyet’i tebliğ ve insanlık hayatında tesis eden.

Esas: İslâmiyet’in bütün hakikatlerinin insanlığa ulaşmasında temel olan.

Güneş: İslâmiyet’in nurunu insanlığa yayan ve hakikatlerini aydınlatan.

Risalet-i Muhammediye Kâinatın Şuurudur

Risale-i Nur’da Hz. Muhammed’in (asm) risaleti ile kâinat arasındaki ilişki çok yüksek bir ifadeyle anlatılır:

«“Hayat-ı Muhammediye (asm) dahi hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye (asm) dahi kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en safi hülâsasıdır.”»

Devamında:

«“Belki maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (asm) âsârının şehadetiyle hayat-ı kâinatın hayatıdır ve risalet-i Muhammediye (asm) şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur.”»

Ve Kur’an için:

«“Vahy-i Kur’an dahi hayattar hakaikinin şehadetiyle hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.”»

Bu ifadeler bize üç büyük hakikati birlikte gösterir:

Kâinat → kitap Hz. Muhammed (asm) → o kitabın konuşan ve açıklayan muallimi

Kur’an → o muallime gönderilen İlâhî kelâm ve kâinatın mânâsını açıklayan rehber.

Bu sebeple Risale-i Nur’da Kur’an, Resûl-i Ekrem (asm) ve kâinatı birbiriyle iç içe birbirini açıklayan üç büyük delil olarak ele alınır.

Rabbimizi Bize Tanıtan Üç Büyük Muarrif

Bediüzzaman, Rabbimizi bize tarif eden üç büyük küllî muarrif bulunduğunu söyler:

“Birisi: Şu kitab-ı kâinattır.”

“Birisi: Şu kitab-ı kebirin âyet-i kübrası olan Hâtemü’l-Enbiya aleyhissalâtü vesselâmdır.”

“Birisi de Kur’an-ı Azîmüşşan’dır.”

Demek ki kâinat Allah’ın eseridir ve O’nu gösterir.

Kur’an Allah’ın kelâmıdır ve O’nu tanıtır.

Hz. Muhammed (asm) ise hem kâinat kitabını okur hem Kur’an’ı tebliğ eder hem de kendi hayatıyla Allah’a kulluğun en mükemmel örneğini gösterir.

Bu yüzden Resûl-i Ekrem’i (asm) tanımak, kâinatın mânâsını anlamak açısından son derece önemlidir.

İnsanlığın “Nereden Geliyorsun, Nereye Gidiyorsun?” Sorularına Cevap

Bediüzzaman, Asr-ı Saadet’e hayalen götürerek Resûl-i Ekrem’i (asm) vazifesi başında şöyle tasvir eder:

“Elinde mu’ciz-nüma bir kitap, lisanında hakaik-aşina bir hitap, bütün benî-Âdem’e, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor.”

Ve insanlığın en büyük üç sorusuna cevap verdiğini ifade eder:

Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?

İşte Kur’an’ın ve Risalet-i Muhammediye’nin (asm) en büyük vazifelerinden biri budur.

İnsan, sadece maddî bir varlıktan ibaret değildir. Nereden geldiğini, niçin yaratıldığını ve ölümden sonra nereye gideceğini bilmek ister.

Resûl-i Ekrem (asm), vahiy vasıtasıyla bu büyük soruların cevaplarını insanlığa bildirmiştir.

Hz. Muhammed’in (asm) Getirdiği Nurla Kâinatın Mânâsı Değişiyor

Bediüzzaman, Resûl-i Ekrem’in (asm) getirdiği nurdan mahrum bir bakışla kâinatın nasıl görüneceğini şöyle tasvir eder:

“Kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde ve mevcudatı birbirine ecnebi, belki düşman…”

Fakat onun getirdiği nur ile:

«“O matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılab etti.”»

Bu çok önemli bir noktadır.

İslâmiyet ve Kur’an, kâinata bakışımızı değiştirmiştir.

Kainatta aynı yıldız, aynı güneş, aynı toprak, aynı ağaç ve aynı insan vardır. Fakat Kur’an’ın ve Peygamberimizin (asm) öğrettiği iman nazarıyla bakıldığında bunların hepsi Allah’ın isimlerini gösteren birer âyet hâline gelir.

Camid görünen varlıklar “birer munis memur, birer musahhar hizmetkâr” olarak görülür.

Kâinattaki hareketler ve değişimler ise:

«“Birer mektubat-ı Rabbaniye, birer sahife-i âyât-ı tekviniye, birer meraya-yı esma-i İlahiye”» hükmüne geçer.

İşte Peygamberimizin (asm) getirdiği nur, insanın kâinatla ilişkisini ve bakışını tamamen değiştirmiştir.

İnsan da O Nur ile hakiki değerini bulmuştur.

İnsan, yalnız maddî cihetiyle düşünüldüğünde zayıf, âciz, fakir ve muhtaç bir varlıktır.

Fakat iman nuru ile insanın mahiyeti anlaşılır.

Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

«“O nurlanmış acz, fakr, akıl ile niyaz ile nâzenin bir sultan ve fîzar ile nazdar bir halife-i zemin olur.”»

Demek insanın aczi onu değersizleştiren bir özellik değil; Allah’a yönelmesini ve yakınlaşmasını sağlayan bir kapıdır.

Fakrı onu Allah’ın rahmetini tanımaya götürür.

Aklı ona kâinatın mânâsını araştırma kabiliyeti verir.

Kalbi ise Allah’a muhabbet etmeye ve kulluk etmeye açılır.

İşte Resûl-i Ekrem (asm), bütün bunların en mükemmel örneğini kendi hayatında göstermiştir.

Resûl-i Ekrem (asm) hem beşerdir hem resuldür.

Bediüzzaman bu iki yönün birbirinden ayrılmasına dikkat çeker.

«“Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm hem beşerdir, beşeriyet itibarıyla beşer gibi muamele eder. Hem resuldür, risalet itibarıyla Cenab-ı Hakk’ın tercümanıdır, elçisidir.”»

Onun beşer olması, bizim için büyük bir rahmettir.

Çünkü eğer her hâli harikulâde olsaydı, insanlar onun hayatını kendilerine örnek alamazlardı.

O, insanlara insan olarak kulluğun nasıl yapılacağını öğretmiştir.

Bu nedenle onun normal beşerî hayatı, nübüvvetine aykırı değil; bilakis rehberliğinin gereğidir.

Mu'cizeleri ise nübüvvetini ispat etmek için, ihtiyaç ve hikmet ölçüsünde gösterilmiştir.

Bediüzzaman burada imtihan sırrına da dikkat çeker:

“Eğer gayet bedihî bir surette olsa o vakit aklın ihtiyarı kalmaz. Ebucehil de Ebubekir gibi tasdik eder.”

Demek ki Peygamberimizin (asm) hayatında beşeriyet ile mucizevî cihet birlikte bulunur.

Beşeriyetinden Risaletinin Nuranî Mahiyetine Bakmak

Bediüzzaman, Resûl-i Ekrem’in (asm) beşerî hayatı ile risalet makamı arasındaki farkı anlatmak için çekirdek ve ağaç misalini verir.

Bir hurma çekirdeği küçüktür. Fakat o çekirdekten koca bir hurma ağacı çıkar.

Çekirdeğin küçük olması, ağacın büyüklüğüne mâni değildir.

Aynı şekilde bir tavus yumurtası küçüktür; fakat ondan ihtişamlı bir tavus kuşu çıkar.

İşte:

“Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın beşeriyeti; o çekirdeğe, o yumurtaya benzer. Ve vazife-i risaletle parlayan mahiyeti ise Şecere-i Tûba gibi ve cennetin tayr-ı hümayunu gibidir.”

Bu sebeple Resûl-i Ekrem’in (asm) çarşıda bir insanla alışveriş yapmasını düşünürken yalnız beşerî yönüne takılıp kalmamak gerekir.

Aynı zatın Miraç’ta Refref’e binerek, Cebrail’i (as) geride bırakarak Kab-ı Kavseyn’e yükseldiğini de hatırlamak gerekir.

Velâdet-i Nebeviyede Zuhur Eden Harikulâde Hâdiseler

Resûl-i Ekrem’in (asm) velâdeti münasebetiyle bazı harikulâde hâdiselerin meydana geldiği rivayet edilmiştir.

Bediüzzaman, Mektubat’ta bunlardan bazılarını zikreder.

Bunlardan biri, veladet gecesinde annesinin ve bazı hanımların büyük bir nur gördüklerine dair rivayettir.

Diğer meşhur rivayetlerde ise:

- Kâbe’deki putların çoğunun baş aşağı düşmesi,
- Kisra’nın sarayının sarsılması ve on dört şerefesinin düşmesi,
- Sâve gölünün kuruması,
- Mecusilerin uzun zamandır yanan ateşinin sönmesi
gibi hadiseler zikredilir.

Risale-i Nurda bunların, Hz. Muhammed’in (asm) gelişiyle meydana gelecek büyük inkılabın işaretleri olarak ele alınır.

Çünkü gerçekten de onun risaletiyle putperestlik sarsılmış, Mecusîlik gerilemiş, tevhid inancı yayılmış ve kısa bir zaman içerisinde insanlık tarihinde büyük bir medeniyet ve inanç dönüşümü meydana gelmiştir.

Neden “Habibullah”?

Risale-i Nur’un dikkat çektiği en yüksek hakikatlerden biri de Cenab-ı Hakk’ın Resûl-i Ekrem’e (asm) olan muhabbetidir.

Bediüzzaman, Allah’ın cemal ve kemalinin kâinatta görünen bütün güzelliklerin aslı olduğunu ifade eder.

Cenab-ı Hak cemalini sever.

Cemalinin tecellisi olan isimlerini sever.

İsimlerinin tecellisi olan sanatını sever.

Sanatını gösteren masnuatını sever.

Masnuatının en mükemmeli olan insanı sever.

İnsanların en mükemmeli olan Hz. Muhammed’i (asm) ise elbette daha ziyade sever.

Resûl-i Ekrem (asm), Allah’ın sanatını en yüksek sesle ilan eden, isimlerini Kur’an diliyle açıklayan, bütün kâinata Allah’ın rububiyetini gösteren ve kulluğun en mükemmel şeklini sergileyen bir aynadır.

Bediüzzaman şöyle der:

“Elbette bunun için denilebilir ki Cemil-i Zülcelal, kendi cemalini sevmesiyle o cemalin en mükemmel âyine-i zîşuuru olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmı sever.”

Yine onun Allah’ın isimlerinin en parlak aynası olduğunu ifade eder.

Sanatını en yüksek sadâ ile ilan eden, masnuatını en mükemmel şekilde tanıtan, ahlâkın en yüksek mertebesini gösteren ve küllî ubudiyetiyle Rabbine en mükemmel şekilde kulluk eden zat odur.

Bu sebeple ona “Habibullah” denilmiştir.

Mevlid-i Nebevîyi Nasıl Anlamalıyız?

Öyleyse Mevlid-i Nebevî, sadece Peygamberimizin (asm) doğum tarihini hatırlamak değildir.

Mevlid, onun getirdiği nuru yeniden hatırlamaktır.

Mevlid, Kur’an’ın insanlığa gelişini düşünmektir.

Mevlid, tevhidin yeniden kalplerde canlanmasıdır.

Mevlid, insanın “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını yeniden sormasıdır.

Mevlid, Peygamberimizin (asm) sünnetini ve güzel ahlâkını hayatımıza taşımaktır.

Ve en önemlisi, Habibullah’a olan muhabbetimizi ittiba ile göstermektir.

Çünkü Resûl-i Ekrem’i (asm) gerçekten sevmek, onun getirdiği Kur’an’a sarılmak ve onun sünnetini hayatımıza rehber etmektir.

Netice

Kâinat büyük bir kitapsa, Hz. Muhammed (asm) o kitabın en büyük âyet-i kübrasıdır.

Kâinat büyük bir ağaçsa, insan onun meyvesi; insanlık ağacının en mükemmel meyvesi ise Muhammed-i Arabî’dir (asm).

İslâmiyet bir ağaçsa, Hz. Muhammed (asm) onun bânîsi, esası ve güneşidir.

Kur’an İlâhî kelâmsa, Resûl-i Ekrem (asm) onun ilk muhatabı, tebliğcisi, mübelliği ve yaşayan en mükemmel tefsiridir.

Kâinat bir kitap ise, Peygamberimiz (asm) onun mânâsını okuyan ve insanlığa açıklayan en büyük muallimdir.

İnsan yaratılışının gayesini arıyorsa, onun rehberliğine muhtaçtır.

Kâinatın sırrını anlamak istiyorsa, onun getirdiği Kur’an nuruna muhtaçtır.

Allah’ı tanımak istiyorsa, onun öğrettiği tevhid dersine muhtaçtır.

Bu sebeple Mevlid-i Nebevîyi idrak etmek, yalnızca bir doğumu hatırlamak değil; o doğumla insanlığa açılan risalet nurunu, Kur’an hakikatini, kulluk şuurunu ve Habibullah sevgisini yeniden kalplerde diriltmektir.

Ve belki bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekir:

Biz Peygamberimizi (asm) ne kadar tanıyoruz?

Onu ne kadar seviyoruz?

Onun getirdiği Kur’an’a ne kadar bağlıyız?

Onun sünnetini hayatımızda ne kadar yaşatıyoruz?

Çünkü gerçek Mevlid, yalnız dil ile Peygamberimizi (asm) anmak değil; onun getirdiği nura yönelmek ve onun gösterdiği yolda yürümektir.

Allah bizleri, Resûl-i Ekrem’in (asm) hakiki ümmetinden eylesin; onun sünnetine ittiba etmeyi, ahlâkıyla ahlâklanmayı ve kıyamet gününde şefaatine mazhar olmayı nasip eylesin.

Âmin.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.