M. Nuri BİNGÖL

M. Nuri BİNGÖL

Mesele, kaht-ı rical

Çokların ağzında sakız olan bir söz: “ Makus talihimizi yenmeliyiz!”
Makus, sözlük mânasıyla aksileşmiş; irademiz dışında, biz istemeden ters istikamete yönlenmiş demek.
Ne rahat bir kolaycılık!
Önce şu bilinmeli gibimize gelir hep; bir olumsuzluğun kendi isteğimiz dışında meydana geldiğini kabul ettiğimiz an, hâdiselerin “ dağvari” dalgalarına karşı teslim bayrağını çektiğimiz, elimizin ayağımızın soğumasına yol verdiğimiz, “ kıymet hükümlerimiz”e de ters olan bir “ tevekkül”  anlayışına kaydığımız - daha doğrusu yuvarlandığımız-  gündür.
“ Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
  Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”  mısraları  büyük küçük bütün “ millet” fertlerine söylendiğinden beri o kadar uzun zaman geçmiştir ki, ülkemizdeki “ muvakkat” bazı idare ehlinden başka, bu hikmetten çıkarılacak dersi hiç kimse dinlememiş, aksine tam tersini yapmıştır.

“Zaman bütün berbad oldu diyenin kendisi berbad olmuştur” mânasındaki söze masadak olmak istemediğimizden, karamsar tablo çizenlerden olmayı düşünemeyiz. Ama bardağın dolu tarafını göre göre, boş kısmının niçin dolmadığı şüphesinden uzak kalmak da - bizce- bir erdem değildir.
Güzide şehrimizin bir kısım hâllerine baktığımızda bir boşvermişlik görülüyor. Bunun önünü almanın yolu, hiçbir endişeye kapılmadan, ihlas ve emniyet hissi içinde meselelere ve bu ahaliye Fisebilillah- sahip çıkmaktan, “hüsnü misal” ve rehber olmaktan geçer. Öyle er oğlu erleri meydanda görememek bizi biraz düşündürüyor; “Yoksa?..” şeklindeki bir kuşkunun içimizde boy atmasını sağlıyor.
Hani anlatılır:
Tevekkül hakikatını yanlış anlayan bir imam, büyük bir kasırga içinde ve bir camide sel baskınına uğruyor. Bütün cemaat birer araç bularak oradan savuşuyor. Fakat bizim “saf-dirığ” efendi, cami kubbesinin üzerine çıkarak, kendileriyle birlikte gelmesini isteyen cami cemaatına: “Siz gidin, Allah’ım beni kurtarır.” diyerek katılmıyor.
Cemaat gittikten sonra bu sefer sahil kurtarma botları yanaşıyor, onlara da aynı cevabı vererek, kendisinin Allah’a tevekkül ettiğini söylüyor. Ardında  Kızılay’ın kurtarma motoru yanaşıyor;  efendide bir inat, bir ısrar: “Siz gidin, Allah beni kurtarır.”
Bu sefer ufuktan helikopterler görünüyor, onu almaya geldiklerini söylüyorlar; “kerameti kendinden menkul” efendinin inadı sürüyor. Nihayetinde çok büyük dalga gelip, hem camiyi, hem de “ Allah’a güvenmeyi yanlış anlayan” hocayı yutuyor.
Berzah âleminde, hoca “ lisan-ı hikmetle” kendisini Allah’ın niçin kurtarmadığını, halbuki kendisinin devamlı ibadet ve dua ettiğini, hem de Allah’a tam güvendiğini söyleyerek  - kendince-  bir açıklama istiyor. Melekler: “ Allah sana önce camii cemaatını gönderdi, sonra sahil güvenliğin botlarını gönderdi kurtulman için;daha sonra Kızılay’ın kurtarma ekibini yolladı, en sonda da ordunun helikopterlerini senin imdadına gönderdi. Hiçbirine binmeyerek boğulmayı sen seçtin.”
Çok hususu düzeltmek için böyle bir anlayıştan uzak olunması gerektiğini düşünenlerdeniz.

***
Hikaye meşhurdur:
Rahmetlik Nasreddin Hoca, oğlunun eline su testisini verip çeşmeye gönderiyor. Daha oğlunun eline testiyi tutuşturmadan önce , çocuğun yüzüne okkalı bir tokat aşkediyor. Bu hareketi garipseyen komşusu soruyor: “Ne suçu vardı ki dövdün?” Hoca  baş salladıktan sona cevabı yapıştırıyor: “testiyi kırdıktan sonra dövmek neye yarar?”

Meseleyle ilgili olarak güzel Türkçemizde pek çok deyim var: “Yılanın başını küçükken ez”mekten sözedilir, “ Suyu baştan kesmek” sözü de pek hikmetlidir. “ Devenin kazığını sağlam çak, sonra tevekkül et.” Hadis’i meşhurdur. “ Tertib-i mukaddematta tefviz tembelliktir; tevekkül değildir.” diye ihtar edilir; “Balığı bir defa baştan kokutmaya gör…” şeklinde ikaz ediliriz. Hep dinleriz, baş sallarız, tasdik eder de görünürüz, ama gereğini yapmaz,  “ iltizam”  etmeyiz.
Sadece dinlemek yeterli midir halbuki?
Davranmak, harekete geçmek hiç mi gelmez aklımıza? Gelir, gelir ama ya iş işten geçtikten sonra, ya da  bıçak kemiğe dayanınca… Halbuki kemiği sarmış kasların perişan edilmesine de göz yummamak gerekir, çünkü onları hareket ettiren kaslardır. Kas olmasaydı, sinirler neye komut verecekti?
Boşuna denilmemiştir: “ Aç canavara karşı tahabbüb ( sevgi göstermek) merhametini değil, iştihasını açar. Sonra tırnağının, hem dişinin kirasını senden ister.”
Hem Merhum Akif ne güzel der:
“ Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…
Mana-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nadan!
Ecdadını, zannetme, asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıtada, yer yer, kanayan izleri şahid,
Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücahid
Alemde  ‘tevekkül’ demek olsaydı ‘atalet’,
Miras-ı diyanetle yaşar mıydı bu millet?”

Elimiz böğrümüzde, zaman pehlivanını  ya da Gordion düğümünü çözen İskender gibi bir “ er oğlu er”i bekleme  tembellik ve miskinliğine düşmeme temennisiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.