Mehmet Asıf IŞIK
Bir Doktor, Bir Müslüman ve Bir Kalp
Harikalar asrındayız. Evlerimizde oturduğumuz yerden dünyanın her yerini görebiliyor, binlerce km uzaktakilerle üstelik görüntülü olarak görüşüp konuşabiliyoruz. Teknolojik alandaki takip bile edilemeyen bu akıl almaz gidişle gün geçmiyor ki hayatımızı etkileyecek yeni bir şey çıkmasın. Bakalım yarınlar karşımıza neleri ve hangi imkânları çıkaracak.
Bu girizgâhtan sonra anlatmak istediğim konuya geleyim: Genç bir delikanlı olarak girdiğim basın hayatında yaklaşık 50 seneden beri pek çok mecrada yazdım. Bir süredir yazdıklarımız Risale Haber Sitesinde yayınlanıyor. Yazılar dijital mecralarda yer alınca dünyanın her yerindeki okuyuculara da ulaşıyor.
Yazılar için bazen ülke içinden de ülke dışından da geri bildirimler geliyor. Bunların bir kısmı tebrik, teşvik içeriklidir. Bazısı da müdakkik ve zeki okuyuculardan geliyor ki ya yazılanı tashih veya tavzih ya da anlatılan anlatılanı ikmâl eden tamamlayıcı bilgilerdir. Okuyucular eksik olmasınlar, her biri teşekkür hak ediyor.
Bugünkü yazımızda kıymetli bir okuyucudan, Hollanda’da yaşayan Necmettin Oğuz Bey’den bahsedeceğim. Necmettin Bey bazı yazıları okur, bir münekkit gibi değerlendirip kritik eder, eğip bükmeden kanaatlerini samimî bir dille iletir. Bazen de kendi yaşadığı ilginç olayları yazıp iletir. Aramızdaki mesafeye rağmen iletişim suretiyle olsa da Necmi Beyle arkadaş olduk. Hatta ortak dostlarımız ve tanıdıklarımız da varmış. Fesubhanallah!
Necmi Bey’in bir süre önce bana gönderdiği başından geçen hikâyesini aktaracağım bugün. İlginç olduğu kadar önemli bulduğum bu hikâyeyi yayınlamak için iznini aldığım Necmettin Bey’e sözü, bırakıyorum:
Kalbin Dili Evrenseldir
“Her yıl tedbir amaçlı olarak özel bir hastaneye rutin check-up ve kalp kontrolü için gidiyorum. Hastane ile anlaşma çerçevesinde dün sabah yine bazı tahlil ve testler için gitmiştim. Altı yedi seneden beri aynı kalp uzmanı Prof. Johannes Beye (Türkçesi Yunus) gide gele arkadaş olmuştuk. Öyle ki, muayene sırasında bazı özel konulara bile girecek kadar samimiyet kurmuştuk. Eşi bir İspanyol ve kendisi gibi kardiyologmuş. İki defa Türkiye’ye gitmişler. Hollandalıların bazılarıyla samimî olmak, hele yüksek statülü ise resmî görüşmenin dışına çıkmak zordur.
“Bu hoca bize yakın bir kişiliğe sahiptir, ayrıca mütevazî ve açık biridir. Buna rağmen o da çalışma saatleri konusunda dakiktir, vakti gelince randevusunu kibarca keser. Azamî yirmi dakikada her şey sonlanır. Hasta randevusundan iki saat kadar önce teknik ekipler echo ve laboratuar işlerini bitirip sonuçları Johannes Hocanın önüne koyar. O da hastaya değerlendirmesini ve tavsiyelerini bildirir.
“Bu defa da öyle oldu; “Gel bakalım yine iyi haberler var her şeyin iyi, bir şikâyetin var mı? dedi. “Yok, teşekkür ederim, half İspanyol (Yarı İspanyol) diye takıldım, güldük. Hanımı İspanyalı olduğu için ona öyle demem hoşuna gidiyor. “Bende de iyi haberler var Dhr. Neco.” dedi. Mooi! (Güzel) What is er? (Neymiş?) dedim. “Bir Türk kızı gelinim oluyor.” dedi. “Öyle mi? İlginç.” dedim.
“Derken söze başladık. “Oğluna söyle, kültürel farkın riski olduğunu göze alsın, bazen çocuk olduktan sonra ömürlük acılar yaşanabiliyor.” deyince sözlerime dikkat kesildi.
“Bunu biraz aç.” dedi. Konuyu açıp örnekleyince, “Çok doğru bunlar.” dedi Johannes Hoca. Meşhur ırkçı politikacı nasyonalist Wilders’in bir milletvekili “Müslümanlarla mücadele için ben buradayım.” demişti. “Biliyorsunuz, kendisi iki yıl önce İslâm’ı seçti ve siyaseti bıraktı.” diye kendilerinden yaşanmış canlı bir örnekle konuyu kapatıp, oğlunun da isterse aşkı uğruna ve âile kurma samimiyetiyle Müslüman olmasına şaşırmamak gerektiğini, bunlara çok şahit olunduğunu anlattım.
“Kızımızın âilesi de ‘Damat Müslüman olmazsa dinî nikâh yapılamaz!’ diyebilir. Bunlara hazır olun, dedim. Başka güzel şeyler de konuştuk ama zamanı da aşmak istemiyordum. “Sorry Hocam burada bir Comma (virgül) koyuyorum.” diye inisiyatif tazeledim. “Ja! Zegge het maar!” (Evet söyle bakalım) dedi.
“Derken sözü bahsetmek istediğim konuya girdim. Kur’an’ın biyolojik kalpten bahsettiğini söyleyince meraklandı, ben devam de ettim. “Bu cümle doğrudan sizin uzmanlık alanınızla ilgilidir: Kur’an’da şu âyet var: “Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler verdik! Ne kadar az şükrediyorsunuz!”
“Dikkat ettim âyet çoğul zamir kullanıyor; gözler, kulaklar her insanda ikişer ikişer mâlûm. “Kalp iki kamer (odacık doğru)” diye kendisi tamamladı. Ve bakakaldı yüzüme. Şaşkınlıkla “Kur’an’dan mı bu cümle?” diye sordu. “Evet” dedim, “İsterseniz Leiden Üniversitesi’nden Prof. Leemhuis’un Hollanda diline çevirisini yaptığı Kur’an mealine bakabilirsiniz.” diye kendilerinden birini şahit gösterince çok ilgisini uyandırdı.
“Çocukların evliliği gönül işidir şimdilik vazgeçirmeye filân çalışmayın derken, Hollanda dilinde “gönül” kelimesi olmadığı için biraz da biyolojik Kalbe bakalım diye sözü buraya getirince genç profesör buna memnun oldu. Ardından, “Şu son İran / USA savaşı ne demek sizce?” diye karşı soru sordu. “İsrail’i de denkleme katın.” dedim. “Tabi tabi” dedi. “Hocam eğer kültürel savaş diye bakarsanız âdil olamaz insan. Tarafgir olur! Bölgede olup bitenler ‘İsrail’in güvenliği’ kılıfına Amerika’nın bölge petrolüne çökmesinden başka bir şey denemez. Dinler savaşı geçmişte yapılmış ve bitmiştir. Şimdi insanlık hayatın kıymetini iki dünya savaşıyla öğrenmiş, sulh ve sükûn içinde yaşamak istiyor.”
“Ve sayın hocam, “Acının milliyeti yoktur, Türk de ağlar, Hollandalı da İngiliz de. İnsan her yerde insandır. God (Allah) “Yardımlaşın, birbirinizle mücadele etmeyin (Fitne çıkarmayınız emrinin Hollanda dilindeki karşılığını bilmediğim için ancak kavga etmeyin diyebildim.)” buyurmuş. “Hepimiz Âdem’in çocuklarıyız öyle değil mi?” dedim. Başını sallayarak onayladı.
“Prof. Johannes oldukça dakik olmasına rağmen hayretle ve ilgiyle dinledikleri karşısında işinin bitiş saatini unutmuştu. Devam etsem itiraz etmeyecek olan doktorumun, hep hasta ve tıbbî konuların dışına çıkmaya hasret kaldığını gördüm ve kibarca “Sözümü bitiriyorum.” dedim. Yüzüme baktı ve “Sıkıntı yok, devam edebilirsin” dercesine “No problem” dedi.
“Sözün özü sevgili Johannes, eğer Doğu’nun engin kültürü ile(diepp) -İslâm mânâsında- Batı’nın bilim ve teknolojisiyle birleşip buluşmazsa (ittifak) insanlık barış ve huzura kavuşamayacaktır. Buna çalışalım hepimiz. Hoşçakalın.” diyerek sözlerimi bitirdim. Sonra da “Türk gelinin düğününü bildirirseniz katılabilirim.” dedim. Ayağa kalktım, o da beni uğurladı. Ama kim hasta idi kim misafir, kim kardiyolog, sanki birbirine karışmıştı.
“Rotterdam Otobanına yeni girmiştim ki telefonum çaldı. Arayan Johannes Hocaydı; “O Kur’an’da olduğunu söylediğiniz âyetin geçtiği sûreyi ve numarasını bana whatsapp yoluyla bildirir misin. … İspanya’ya da beklerim.” dedi ve telefonu kapattık.
“Bu görüşmenin tamamı on iki on üç dakika içinde oldu. Muhatap ve seviye bir araya gelirse iletişim çağında olduğumuzun gerçekliği de göz önüne alındığında tebliğin güzel bir şekilde yapılabildiğine şahit olunuyor. Peygamberlerin esas görev ve sorumluluğunun TEBLİĞ olduğunu hatırlayınca insanın içi acıyor.
“Bilhassa Anadolu insanın bu temel vazifesinin şu dönemde nasıl hız kestiğine, daha doğrusu akamete uğradığına mı yanarsınız. Yoksa jeopolitiğin, dünya ve bölge siyasetinin etkili ve yetkili başlarının işlerinin güç mücadeleleriyle para, pul, petrol, servet, saltanat vs. kavgalarıyla insanlığı nasıl da heder edişlerine mi yanarsınız. Artık siz karar verin, dedim.” cümlesiyle hayıflanmasını dile getirdi.
Necmettin Bey'in anlattıkları Müslümanların omuzlarındaki çok önemli bir vazifemizi kaldığı yerden tekrar omuzlamamız gerektiğini ikaz etti. Aslında bu hadise yalnızca iki insan arasında geçen hoş bir sohbet değildi. Müslüman’ın temsil vazifesinin küçük fakat canlı bir örneğiydi. Ödünç aldığımız bu hikâye vesileyle hatırımıza gelen Bediüzzaman’ın şu ifadesi ne kadar isabetliymiş meğer: “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakâik-i imâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhar etsek, saire dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edecekler.” (Hutbe-i Şâmiye) Hazret özetle “temsil tebliğden evlâdır” meselini dile getirmişti.
Müslümanların Tebliğ Sorumluluğu
Yaşanmış olsa da hikâyeden hakikate geçelim ve tebliğ konusuna bir başka yönden değinelim. Aslen Pakistanlı olan Amerikalı tebliğci ve İslâm davetçisi Nouman Ali Khan hutbesinden İslâm’ın tebliğine ve Müslümanların bu husustaki büyük sorumluluğuna dair dikkat çekici ve bir o kadar da sarsıcı bir anekdotle devam edelim. Ali Khan, bir vakit camide şöyle vazetmişti:
"Böylece, sizler insanlara birer şâhit (ve örnek) olasınız ve peygamber de size bir şâhit (ve örnek) olsun diye sizi orta (yolda) bir ümmet yaptık." (Bakara / 143)
“Lütfen burayı dikkatli dinleyin. Allâh-u Te'âlâ (cc) bize şunu söylüyor: “Biz bütün insanlara karşı şahit (örnek) olacakmışız. Bu ne mânâya geliyor? Kıyamet günü bir Hindu, bir Budist, bir Hristiyan, bir Yahudi, bir Ateist, yani İslâm’ın dışındaki bütün insanlar Allah'ın huzuruna gelecek ve "Ben Müslüman değildim." diyecekler.
“Cenâb-ı Allah (cc) soracak: "Neden Müslüman değildin? Etrafında Müslümanlar vardı, onları görmedin mi? Onların ne kadar mûtedil, ne kadar âdil, ne kadar merhametli olduklarını görmedin mi?"
“Âilelerine ve birbirlerine karşı ne kadar iyi, Allah'a karşı ne kadar saygılı olduklarını, şirk koşmadıklarını, ne kadar doğru konuştuklarını, asla rüşvet almadıklarını ve rüşvet vermediklerini,
“Doğru yoldan çıkmadıklarını, trafikte bile kimsenin hakkına tecavüz etmediklerini, hiçbir zaman kötü söz söylemediklerini görmedin mi? Sen o aşırılık yapmayan mûtedil insanları görmedin mi? Onlar senin için yeterli delil değil miydi?
“O da dönüp: "Aslında ben birçok Müslüman tanıdım, onlar böyle değildi ki. Onlar böyle değillerdi." diyecek!..
“Biz Müslümanlar tebliğin yaşayan örnekleri olmalıyız. Ağzımızı bile açmadan önce bizim duruşumuz, durumumuz ve bizde görülecek güzel hallerin hepsi birer tebliğ olmalı...
“İşte bu: "Bütün insanlığa şahit olacak, aşırılıktan uzak, her şeyiyle ve her yönüyle tam mûtedil bir ümmet..." olmalıyız. Eğer biz bütün insanlığa şahit olmazsak, şahit olacak vasfı kazanamazsak, "… Peygamber de (sav) size aleyhinizde şahittir …" (Bakara / 143) duruma düşeceğiz.
“Başka bir deyişle, bizim şu halimize bakıp dinden uzak duran insanlar: "Biz iyi bir Müslüman örneği görmedik ki, onlar bize iyi örnek olamadılar, o zaman biz neden Müslüman olalım?" diyecekleri haşir (hesap) günü Resûlullah (asm) bu ümmete dönecek ve "Onlar görevlerini yapmadılar" diyecek!!!
“Peygamber, “Ey rabbim! Kavmim (ümmetim) şu Kur’ân’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi” dedi." (Furkan / 30) diyeceği zaman, Allah korusun, biz Müslümanlar Rabbimizin huzurunda ne halde olacağız?!..”
İslâm dinine mensup, dinin emir ve yasaklarını gözeten her mü’min ve müslümanın bu dehşet verici ve gevşek olunduğu takdirde mahcup edip yüzü kızartacak suali daima zihninde taşımalı. O suale muhatap olmaması için de gecesini gündüzüne katıp bir an bile vakit kaybetmeden her fırsatı ve her vasıtayı kullanıp dinini tebliğ edip etmesi gerekir.
“Onlar Kur'an'ı terk etti, onlar Kur'an'ı bırakıp gitti. Onlar Kur'ân'a uygun yaşamadılar!!!” ithamına maruz kalabilecek olan biz İslâm Ümmeti aslında ağır bir vebalin altında ve çok zor bir durumdayız!..
Şu miskin, edilgen ve pejmürde halimizden dolayı ya Kur'ân bizden şikâyetçi olursa!...
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.