Mehmet Asıf IŞIK

Mehmet Asıf IŞIK

O (sav) Olmasaydı Kâinat Olacak Mıydı ya da “Levlâke” Mi?

Bir hususta açıklama yapmak ihtiyacındayım: Peygamberimize salat/salavat, sünnet-i seniyesine ittiba’ ve hadislerine riâyet edilmesi zaruretine dâir üç ayrı makalede, konuları hem birbirine yakın hem de benzerlik teşkil ettiği için bazı aynı âyetlere atıflar yapılmıştır. İzah edilen sebeple, yazılanların tekrar olduğunun zan edilmemesini muhterem okuyuculardan, rica ederiz.

Nasıl ki bir elmas veya kristal ışığa doğru tutulduğunda ona farklı zaviyelerden bakılırsa farklı renkler ve parıltılar göstereceği gibi, Kur’an-ı Hakim’in pırlantalar gibi ışıldayan âyetleri, farklı konularda ve farklı makamlarda tefekkür edildiğinde de her defasında farklı mânâlar ve farklı güzellikler yansıtır. Bu yazımızda derhatır edilecek âyetler ve benzer ifadeler de öyle sayılsın, ricasıyla…

Bazı kaynaklarda hadis-i kudsi olduğuna dair rivayetler bulunan ve Peygamber Efendimiz (sav)’e atfen لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ “Levlâke levlâke Lemâ halaktü’l-eflâk” yâni “Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım” meâlindeki ifadeye bazı kesimler ciddi itiraz ediyor. Her ne kadar Suyutî’nin “El-Leali'l-Masnua”, Aliyy-ül Kari’nin “el-Esrâru'l-Merfû'a”, Şevkani’nin “El-Feraidü'l-Mecmua”, Aclûnî’nin “Keşfü'l-Hafâ”, Aliyy-ül Karî’nin “Şerhü'ş-Şifa” isimli eserlerinde buna yer verilmiş ise de Hâfız Aclûnî ve Aliyy-ül Karî eserlerinde "Levlâke" sözü, lafzen hadîs değilse bile, manası bakımından doğru ve haktır, demişlerdir. Biz de aynı kanaatteyiz. Bu kanaati, bazı hususlarda çok titiz ve müfrit olduğu bilinen İbn-i Teymiyye’de kendi kitabında zikreder.

İtirazcı kesimin iddialarının temelinde haricilerin bugünkü devamları olan selefi anlayışla çok ciddi benzerlikler var. Bu karşı çıkışı hikmet ve hakikat menbaı olan Kur’an âyetleriyle ve Risale-i Nur’daki ilgili bahislerden alıntılar yaparak delilleriyle cevaplamaya çalıştık. (Türkçe mealler merhum Elmalı’nın ve Diyanet’in Kur’an meallerinden alındı.)

Allah Evvel’dir, başlangıcı olmayandır (Hadid/3), hiçbir şey yok iken O vardı. O Ahir’dir (Hadid/3). O’ndan başka her şey devamsız ve fenaya mahkumdur (Rahman/26). Bir tek O’nun varlığı Vacib’dir. Çünkü sadece O’nun varlığı ezeli ve ebedidir. Kevn, yani Zat-ı Akdes’ten gayrı her varlık yaratılmıştır.

Allah bilinmeyi irade etti. Bir ayna misali, üzerinde kendi esmâ ve sıfatlarını yansıtarak varlığından haber verecek olan kevni yarattı; Arş’ı, Kürsi’yi, semaları, gökleri, arasındakileri, alt ve üstündekileri, gezegenleri, güneşi, ayı, dünyayı, yeryüzünü ve içindekileri…

“Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede/aşamada) yaratan ve Arş’a kurulan, geceyi, kendisini durmadan takip eden gündüze katan, güneşi, ayı ve bütün yıldızları da buyruğuna tabi olarak yaratan Allah’tır. Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.” (A’raf/54) Bir diğer ayette de mealen şöyle buyurulur: “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. … İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. …” (Yunus/3)

İçinde sayısız galaksinin ve onların içinde de milyarlarca gezegenin bulunduğu, insan idrakinin kavrayamayacağı müthiş bir deveran ile sürekli hareket halinde, her an her şeyin halden hale geçirildiği, ibda ve inşa ile yaratmanın durmaksızın devam etmekte olduğu uçsuz bucaksız bir kâinat…

Her anı, her hali ve her safhası akıllara sığmayan hayret, haşyet ve hatta dehşet verici, sayısız hikmetlerle süslü olan bütün bu yaratmalar ne içindir, niyedir, kim içindir? Cevabını yine hikmetli kitaptan arayalım.

“O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir. (Bakara/29)

Kezâ bir başka âyette “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah´ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl/12) buyurulur.

Niçin insan? O halde biraz gerilere gidelim: “Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ demişler. Allah da, ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim’ demişti.” (Bakara/30)

Yukarıdaki âyetten anlaşıldığına göre, Cenâb-ı Allah kendisini devamlı surette tesbih ve takdis eden, günah işlemeden ve sürekli ibadet halindeki meleklerden daha farklı bir varlık yaratmayı istemiş. Sebebini, mâhiyetini ve hikmetini meleklerin bilmediği bir varlıktı bu. Nitekim, şaşkınlık halindeki meleklere Allah’ın beyanıyla, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” (Bakara/30) buyurularak, cevap verilmiştir.

“Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.” (Bakara/31) Sonra da melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.” (Bakara/32)

Melekler, Allah’ın kendilerine varlık âlemi üzerinde tecelli eden isim ve sıfatların mânâlarını ve hikmetlerini sorup açıklamalarını emrettiği sınırlı bilgiyi (esmâ okumalarını) “Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur” cevabıyla itiraf ederler. Bunun üzerine,

“Allah, şöyle dedi: ‘Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.’ Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, ‘Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?’ dedi.” (Bakara/33) “Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen secde etmişler (yani saygı ile eğilmişler) …” (Bakara/34) Sebebi Kur’an’da açıklanır. Çünkü, “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin/4) Öyle olmasaydı Allah daha değerli olanı aşağı olana secde ettirir miydi?

“Hazret-i Âdem'in melâikelere karşı kabiliyet-i hilâfet için bir mu'cizesi olan tâlim-i esmâdır ki, …

“Nev-i beşere câmiiyet-i istidat cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envâına muhit pek çok fünun ve Hâlıkın şuûnât ve evsâfına şâmil kesretli maarifin tâlimidir ki, nev-i beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvât ve arz ve dağlara karşı emanet-i kübrâyı haml dâvâsında bir rüçhaniyet vermiş; ve heyet-i mecmuasıyla arzın bir halife-i mânevîsi olduğunu Kur'ân ifham ettiği misillü, … (Sözler, 20.Söz, 1.Makam)

Melekler, insanın kendilerinden daha üstün özelliklerini görünce İlâhi emre itaat ederek secde etmişler. Peki insanı bütün varlıkların üzerine çıkaran ve üstün kılan özelliği nedir? hem de “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra/70) En güzel, en üstün, en yüksek vasıf ve özellikler insan, Allah’ın yeryüzündeki halifelik ünvanı olan büyük emaneti ve onun ağır yükünü ve sorumluluğunu omuzlayabilecek kabiliyetlerle donatılmıştır.

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi…” (Ahzab/72)

Cenâb-ı Hak (celle celâlühü) mânen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki: "Ey benî Âdem! Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvâsında rüçhaniyetine hüccet olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden; siz dahi, madem onun evlâdı ve vâris-i istidadısınız, bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emanet-i kübrâda, bütün mahlûkata karşı rüçhaniyetinize liyakatinizi göstermek gerektir. Zira kâinat içinde, bütün mahlûkat üstünde, en yüksek makamâta gitmek ve zemin gibi büyük mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız. (Sözler/20.Söz, 2.Makam)

Âdem’i ve neslini şerefli ve üstün kılan nedir? Nurdan yaratılan ve kötülük işleme özellikleri olmayan meleklere, insana saygı secdesi ettirilmesinin sebebi nedir? Âyetin beyanıyla, Âdem (as)’ın, meleklerin hem idrak hem de şuur mertebesinde olmadıkları ve insan mertebesinde kavrayamadıkları “talim-i esma” yani, esmanın kendisine öğretilmiş olmasıdır.

“Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın.” (Hicr/21) Bir diğer âyet yakın mânâdadır: “Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.” (Munafikun/7)

Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır; O’nun isim ve sıfatlarının, varlığa çıkarılan bütün alemlerde celâl, cemâl ve kemâl tecellileridir. Bir diğer ifadeyle, varlığın yaratılmasının İlâhi maksadı ve sırrıdır. Mâdem âlemde sırlar ve hazineler var, o halde bunların açığa çıkmaları ve görülüp anlaşılmaları gerekir. Bu sırları çözecek yetenekler ve hazineleri açacak anahtar ise insana verilmiştir. Sadece bu sebepten dolayı kâinat insan için yaratıldı dense yeridir ve sezadır. Üstelik nasıl bir yaratılışla…

“Allah, "Ey İblis! "Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? …” (Sad/75)

Kur’an-ı Hakim Allah’ın kudretinin, büyüklüğünün, azametinin, ilminin, rahmetinin vs. sonsuzluğunu pek çok âyette beyan ederek insanı o heybet ve haşmet sahibini tesbih edip yüceltmeye davet eder. Kezâ insanın yaratılışı hakkında birçok surede bahisler ve makam münasebetiyle çeşitli yönleriyle anlatımlar var. Fakat özellikle yukarıdaki âyette Adem’in, yâni insanın “biricikliği” ve âdetâ ihtimamla yaratıldığı, secde emrine karşı direnen İblis’e Allah’ın “kendi ellerimle yarattığım” tabiriyle nazara verilir.

Yüce Allah’ın zâtını biz tasavvur edemeyiz. Onu suretle, azayla veya şekille de idrak edemeyiz, çünkü öyle de değildir. Âyetin beyanıyla “Onun misli ve benzeri yoktur.” Ancak, âyetteki “bi yedeyye” yani ellerimle tabiri, bir uzuvdan ziyade bir özellik ifade eder; Diğerlerinden çok ayrıcalıklı, üstün ve çok daha nitelikli olduğu mânâlarını vurgular. Teşbihte hata olmasın, tıpkı özenerek yapılan bir şeyin emsallerinden daha özel, mümtaz ve mümeyyiz olduğunun “kendi ellerimle yaptım” denilerek ifade edilişindeki gibi. İşte insan da öyledir; kudretin eliyle özel olarak yaratılıp donatılmıştır.

İNSANA VERİLEN BÜYÜK EMANET: HALİFELİK

“…Şu sahâif-i arz ve semâda müstetir künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşafı …

“…künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak …” (Sözler, 30.Söz’den)

Gök ve yer sahifelerinde gizlenmiş hazineleri açacak manevi anahtarlar olan kabiliyetleri ile insanın zimmetine verilen büyük emanet, Allah’ın yeryüzünde halifelik ünvanıdır. Varlık içinden seçilmiş olan insan indirilen kitabın “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (Alak/1) diye başlayan ilk emriyle, yaratılmış kitaptan, kâinat üzerinden bu okumayı, Rabb’in kâinat üzerinde tecelli eden esmasını onun adıyla ve onun namına yapacaktır.

Omuzlarına yüklenen emanete binaen, “abd-i külli ve vekil-i umumi” vazife, şeref ve haysiyetiyle, emrine verilenler üzerinde tasarruf yetkisi ve sorumluluğuyla bütün varlıklar namına beyan etmek suretiyle yaratılışının en yüksek gayesine (aksa’l gâyât) erecektir. Bu görev aklın rüşde baliğ olmasından itibaren son nefese kadar hayat boyunca aralıksız olarak sürmektedir.

“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. ... derler” (Al-i İmran/191)

“LEVLÂKE” Mİ, VARLIK ONUN İÇİN Mİ YARATILDI?

Cenâbı Allah, kâinatın yaratılış maksadı olan varlık ve birliğinin cin ve insanlığa tebliğ edilmesi görevini Hazreti Muhammed (sav) ile sona erdirmiştir. Bütün peygamberlerin iddiaları O’nunla (sav) tasdik ettirilmiş, O’nun (sav) geleceği Tevrat ve İncil’de müjdelenerek sıfatları ve özellikleriyle bildirilmiş, bütün ins-u can asırlarca O’nu (sav) beklemiş, İlâhi maksat O’nunla (sav) tahakkuk etmiştir. İlk insandan başlayarak beşeriyete ihsan edilen hidâyet nimeti O’nda (sav) kemâle ermiştir (Maide/3). İlgili âyetlere bakalım:

“Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (Peygamberi) kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyana sokanlar var ya, işte onlar inanmazlar.” (En’am/20) Bu âyette kendilerine kitap verilenler tabiriyle Yahudiler kastedilir. Çünkü Hazreti Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde orada kitap ehlinden yahudi Ben-i Kurayza ve Ben-i Nadr kabileleri vardı. Yahudi alimlerinden Abdullah İbn-i Selâm Hazreti Peygamberi görür görmez, “İşte bu simada yalan yoktur. Tevrat’ta yazılı sıfatlar Muhammed’tedir” diyerek derhal müslüman olmuştu.

“Hani, Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim’ demişti. ….” (Saff/6)

Bu husus Kur’an’dan önce indirilmiş olan İncil-i Şerif’in nüshalarının birinde Hz. İsa (as)’nın dilinden şöyle anlatılır: “Size daha çok söyleyeceklerim var; fakat, şimdi siz bunları kaldıramazsınız. Ben gideyim, ta ki, dünyanın Efendisi, gerçeğin ruhu, hakkı bâtıldan ayıran Zât gelsin ve size bütün hakikatleri anlatsın.(Yuhanna, Bab 16/12-14) demiştir. Hüseyin-i Cisri isimli muhakkik alimin Risâlet-i Hamidiye isimli eserinde, onca tahrife rağmen, zamanındaki İncil nüshalarında yaptığı tedkiklerde Hazreti Peygambere işaret eden yüzden fazla beyanın olduğunu kitabında belirtmiştir. Bu konu hakkındaki ayrıntılı bilgi Bediüzzaman’ın Mektubat isimli şaheserin 19.Mektup, 16.İşaret kısmındadır.

Peygamber Efendimizin dünyayı teşrifinden binlerce yıl evvelinden geleceği ismi, sıfat ve özellikleriyle önceki semâvi suhuf ve kitaplarda bildirilmiş olması neye delâlettir? Elbette ki Hazreti Muhammed Mustafa’nın “seçilmişliğine”, üstünlüğüne ve onun asırlardır beklendiğine olmalı. Başka ihtimal olabilir mi?

PEYGAMBERLER ARASINDA MAKAM FARKI

Her mü’min Allah’a iman ettiği gibi bütün peygamberlere de iman eder ve bu zaten imanın şartıdır. Yahudiler gibi bir kısmını kabul edip diğer kısmını yalanlayıp red edemez. Onlar azgınlıklarından dolayı birçok âyette belirtildiği üzere (Al-i İmran/21, 112, 181, Nisa/155 vs), peygamberlerin bir kısmını da haksız yere öldürmüşler. Mü’minler hakkı tebliğ etmek için görevlendirilen nebilerin hepsinin hak olduğu ve vazifelerinin mahiyeti hakkında şüphe duymaz, nübüvvet hususunda ise aralarında asla ayrım yapmaz. (Bakara/136, 285, Al-i İmran/84)

Ancak, bu mukaddes görevi ifâ edenler arasında mertebe vardır. Bakara suresi 253.âyette şöyle buyurulur: “İşte peygamberler! Biz onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah'ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryemoğlu İsa'ya ise açık deliller verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. …”

Peygamberlerin üstünlük farkına ilişkin olarak Kur’an’da kendisinden sıklıkla zikredilen, kendisine kitap verilen ve “ulu’l azm” denilen beş büyük peygamberden biri olan Hz. Mûsâ ile ilgili örnek şöyledir: Hz. Mûsâ Tûr Dağı’na münâcâta çıkmış, Cenâb-ı Allah ile mükâleme ederken A’raf suresinin 143. âyetinde beyan edildiği üzere, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım" deyince Cenâb-ı Allah Hz. Mûsâ’ya, "Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin." dedi. Rabbi dağa tecelli edince onu (dağı) darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. …” diye anlatılan hadise sonraki âyette şöyle son bulur: “(Allah) ‘Ey Mûsâ! Vahiylerim ve konuşmamla seni insanlar üzerine seçkin kıldım. Öyleyse sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol’ dedi.” (A’raf/144)

Yine Mûsâ kıssasından bir örnek daha: Hz. Musa ailesiyle birlikte Tuva Vadisi’nden geçerken bir ateş görür. “Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: "Ey Mûsâ!" / "Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ'dasın." (Tâhâ/11-12) Dikkat edilirse, Hz. Mûsâ yeryüzündedir ve mukaddes Tuvâ Vadisi’ne girdiğinde ise “ayakkabılarını çıkarması” konusunda uyarılır.

Bir de mertebe farkına delâlet eden Peygamberimiz Hz. Muhammed’ten bahsedilen birkaç âyet örneği verelim:

“…Rabbin seni Makâm-ı Mahmûd'a ulaştırsın.” (İsra/79)

“Şüphesiz sana tükenmez bir mükâfat vardır.” (Kalem/3)

“Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.” (Duhâ/5)

Ya Mi’rac hadisesine ne demeli? Kâinat yaratılalı beri ilk ve tek defa yaşanan ve tekrarı olmayacak o muhteşem hadise. “Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah'ın şanı yücedir. …” (İsra/1) Şânı yüce Allah’ın şanlı ve seçkin kuluna yaptırdığı ve başka hiç kimseye nasip olmayan ve olmayacak o şerefli ağırlanma Necm suresi 11 ila 18. âyetlerde şöyle anlatılır: “Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı. / Gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz? / Andolsun ki, o, Cebrâil'i bir başka inişte daha görmüştü. / Sidretü'l Müntehâ'nın yanında. / Me'vâ cenneti onun (Sidre'nin) yanındadır. / O zaman Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. / Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aşmadı. / Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü.

Mi’rac’ta gidilen yerler nereler, gösterilen şeyler nelerdir? Sidre, Me’vâ, büyük âyetler vs. Hz. Mûsâ’ya verilen için “şükret”, fakat Peygamber Efendimiz için ise “sana tükenmez mükâfat vardır” âyetindeki vaadin mânâsının vüs’atini, ötesini, ihsan ve ikramların büyüklüğünün farkını okuyucuların ferasetine havale ediyoruz.

Bir başka örnek de şöyledir: Kendilerine hem kitap, hem de şeriat verilen Hz. Mûsâ (İsra/2, Mu’min/53) ve Hz. İsa (Zuhruf/59, Saff/6, 14) sadece İsrail oğullarına gönderilmiş iken Hz. Muhammed “kâffeten li’n nâs” beyanıyla kıyamete kadar gelecek bütün insanlığa gönderilmiştir.

Kâinatın insan için yaratıldığı, emrine verilip istifadesine sunulduğu ifade edilmişti. İnsanın da ömrünün sonuna kadar Allah’a ibadet etmek için yaratıldığı Zâriyât suresi 56. ile Hicr suresi 99. âyetlerinde kesin, açık ve net olarak beyan edilmiştir. Demek ki Alemlerin Rabbi, alemlerden seçtiği, alemlerin ibadetlerini içine alacak mânâyı ve muhtevayı onlar adına, onların mümessili ve vekili sıfatıyla ve engüzel bir kullukla kendisine takdim edilmesini istiyor. Bu husus Bediüzzaman’ın ifadeleriyle şöyle izah edilmiş:

“Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:

“Biri: Gâyet muhteşem, muntazam bir dâire-i rubûbiyet ve gâyet musanna, murassa bir levha-i sanat.

“Diğeri: Gâyet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gâyet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır ki ikinci daire (kulluk dairesi) bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.

“İşte o Sâni’in bütün makâsıd-ı sanatperverânesine hizmet eden o daire reisinin ne derece o Sâni’ ile münasebettâr ve onun nazarında ne kadar mahbûb ve makbûl olduğu bilbedâhe anlaşılır.” (BSN, Sözler, 18.Söz, 3.Nokta)

Kâinatın Hazreti Muhammed’in hatırına, O’na (sav), yaptığı mükemmel kulluğunun hatırına yaratılmış olmasının belki de en büyük delili, şu muhteşem mânâyı ihtiva eden âyet-i kerimedir: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzap/56) Allah’ın ve sayısız meleklerinin bir an bile duraksamadan salât etmeleri, gelmiş, geçmiş ve kıyamete kadar gelecek bütün mü’minlerin ise mütemadiyen Peygamber Efendimize salât ve selâm edecek olmaları… (Gerçi son zamanlarda âyette bahsedilen “salât” tabirine bazı nasipsizler tarafından farklı anlamlar yüklense de onları ciddiye almaya değmez.)

“(Ey Muhammed!) Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya/107)

Üstteki âyette Hazreti Peygamberin “alemlere rahmet olarak gönderildiği” beyan edilmiş, aşağıdaki âyet meâlinde ise, Peygambere vahy edilen Kur’an-ı Hakim yine “rahmet olarak” tabiriyle anılmıştır: Âlemlere Rahmet olan Peygambere, Âlemlerin Rabbinden bir başka rahmet hediyesi: Kur’an. “Sen, bu kitabın sana verileceğini ummuyordun. Ancak o, Rabbinden bir rahmet olarak sana verildi. ….” (Kasas/86) İki rahmet: Kur’an ve onu yaşayan Peygamber…

Hüsn-ü sîret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zâtı görüyoruz ki; elinde mu'ciznüma bir kitab, lisanında hakaik-aşina bir hitab, bütün benî-Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor. Sırr-ı hilkat-i âlem olan muamma-i acibanesini hall ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlakını fetih ve keşfederek, … (Sözler/19.Söz, 3.Reşha)

İşte, o zat, bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi, bir rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı ve saltanat-ı Rububiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisi olduğundan, böyle baksan-yani ubûdiyeti cihetiyle-onu bir misal-i muhabbet, bir timsal-i rahmet, bir şeref-i insaniyet, en nuranî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin. Şöyle baksan—yani risaleti cihetiyle—bir burhan-ı hak, bir sirac-ı hakikat, bir şems-i hidâyet, bir vesile-i saadet görürsün. (Sözler/19.Söz, 6.Reşha)

“Sen elbette yüce bir ahlâk (yaratılış) üzeresin.” (Kalem / 4) Ya Resulallah, bütün varlıklar ve onların zerreleri adedince sana salat ve selâm olsun. Elbette kâinat, felekler, melekler, arz ve semâ ve her şey, Allah’ın kitabında medh ettiği, Mi’rac’da ise Allah’ın cemalini seyrine mazhar olduğun iki gözünün hatırına yaratılmıştır. Bu hakikat kudsi hadiste veya senin kutlu sözlerinde açıkça ifade edilmemiş olsa da selim akıl ve kalbli feraset sahibi her mü’minin kabulüdür. Çünkü yaratılan her şey, senin getirdiğin hakikatin nuruyla abes, lüzumsuz, mânâsız ve hiç olmaktan çıkmış, Alemlerin Rabbi’nin ulvi ve mukaddes gâyesine ve emirlerine göre gâyet manidar iş gören vazifedar olmuşlardır.

“Levlâke” ile anlatılmak istenen maksad Bediüzzaman’ın şu enfes cümlelerinde nakış gibi işlenmiştir: “Hem öyle bir tarzda sevk eder, teşvik eder ki, o tarzla şöyle anlattırıyor: "Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı âlâ, tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniyedir. Ve insanın gâye-i aksâsı, o ubûdiyete ulûm ve kemâlâtla yetişmektir." (Sözler/20.Söz, 2.Makam)

Demek o nur olmazsa kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet elbette böyle bedî' bir kâinatta, böyle bir zât lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır. (Sözler/19.Söz, 5.Reşha)

SONUÇ ve ÖZET :

1- Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ın esmâ ve sıfatlarının tecellileri, mânâları ve İlâhi gâyeleridir.

2- İnsan (Âdem) yaratılıncaya kadar bu hazinelere ait bilgiler sınırlı olarak meleklere verilmiş, ancak Âdem (as) seviyesinde değildi. Âdem (as)’e verilen ilim ve öğretilen esmâ Hazreti Muhammed (sav)’de kâmildir, en yüksek makamda ve en üst seviyededir.

3- Hazreti Muhammed (sav) kendisinden önceki peygamberlere gelen vahyin, onlarla gönderilen suhuf ve kitaplardaki hakikatin vârisi olduğu gibi onunla kemâle ermiş olan hakikatin hitabı kendi asrı ile sonraki bütün zamanlaradır.

4- Öncekilerin peygamberlerin şahidi ve doğrulayıcısı, istikbâlin ise sahibidir. Dini, bütün dinlere üstün kılınmıştır.

5- İnsan Rabbine kulluk görevi ile yükümlüdür ve bunun için yaratılmıştır. Hazreti Muhammed’in geleceği ve “insanlığı kurtaracağı” önceki kitaplar ve peygamberlerle müjdelenmiştir. Allah’ın râzı olduğu en yüksek seviyedeki kulluk Hazreti Muhammed (sav) ile yerine getirilmiştir. Bu yüzden “en güzel örnek” lik O’ndadır ve insanlardan O’nun örnek alınması istenmiştir. Allah’ı sevmenin şartı Peygambere itaattir. İman etmişlere kendi canlarından daha azizdir.

6- Hazreti Muhammed gelene dek semavi kitaplar tahrif edilmiş, bu sebeple din ve hakikat namına pek çok şey hayattan çekilmişti. O gelmemiş veya gönderilmemiş olsaydı, uçsuz bucaksız kâinattaki “göklerin ve yerin hazineleri” bilinmeyecek, açığa çıkmayacak, varlığın yaratılış gâyesi tahakkuk etmeyecekti. Din O’nunla kemâle erdirilmiş, nimet O’nunla tamamlanmıştır.

Yukarıda özetlenen sebeplerle, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) olmasaydı mükevvenatın hilkatinin sırrı anlaşılamaz kalır, sebebi ve hikmeti bilinemez olurdu. Anlaşılmayan ve bilinemeyen şey abestir. Allah ise hikmetsiz iş yapmaktan münezzehtir. “Rabbimiz, Sen hiçbir şeyi boş yere/abes olarak yaratmadın.” (Ali İmran/191)

Bu münasebetle Allah’ın resûlü, nebisi, habibi ve vahyinin emini olan Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sav) mevlidinin sene-i devriyesi münasebetiyle, O’nunla gelen rahmet ve nûrun ve nefha-i nesim’in insanlığı, özellikle de İslâm alemini sarıp sarmalamasını, yeniden diriltmesini ve ayağa kaldırmasını Rahman ve Rahim Allah-u ZülCelâl Hazretlerinden niyaz ederim.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
20 Yorum