İpliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın!

İpliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın!

Ayet meali

A+A-

Bismillahirrahmanirrahim

Cenab-ı Hak (c.c), Nahl Sûresi 89-96. ayetlerinde meâlen şöyle buyuruyor:

89 . (Ey Resûlüm!) O gün her ümmet içinde, üzerlerine kendilerinden bir şâhid çıkaracağız, seni de bunların (ümmetinin) üzerine şâhid getireceğiz. Sana bu Kitâb’ı, herşey için bir açıklama (*) ve Müslümanlar için bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olmak üzere indirdik.

90 . Şübhesiz ki Allah, adâleti, iyiliği ve akrabâya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder; fuhşiyâttan, kötülükten ve azgınlıktan da men‘ eder. İbret alasınız diye size (Allah, böyle) nasîhat eder.

91 . Sözleştiğiniz zaman da Allah’ın ahdini (verdiğiniz sözü) yerine getirin; hem Allah’ı üzerinize gerçekten kefil tutarak sağlamlaştırdıktan sonra, yeminleri(nizi) bozmayın! Muhakkak ki Allah, ne yaparsanız bilir.

92 . Hem ipliğini sağlamca büktükten sonra söküp bozan (kadın) gibi olmayın! Bir ümmetin, diğer bir ümmetten daha fazla olması sebebiyle, yeminlerinizi aranızda (bozarak) bir hîle ediniyorsunuz! (**) Allah, sizi bununla ancak imtihân eder. Hakkında ihtilâfa düşmekte olduğunuz şeyleri ise kıyâmet günü size mutlakā açıklayacaktır.

93 . Hâlbuki Allah dileseydi, sizi elbette tek bir ümmet (olarak aynı din üzere)yapardı; fakat (O,) dilediğini (kendi isyânı yüzünden) dalâlete atar; dilediğini ise (hikmetine binâen kendi lütfundan) hidâyete erdirir. Ve (siz), yapmakta olduğunuz şeylerden mutlakā sorulacaksınız.(***)

94 . Hem yeminlerinizi aranızda bir hîle edinmeyin; yoksa bir ayak, sebat bulmasından sonra kayar ve (insanları) Allah yolundan saptırmanız sebebiyle (dünyada) kötülüğü (azâbı) tadarsınız! (Âhirette de) sizin için (pek) büyük bir azab vardır.

95 . Allah’ın ahdini, (karşılığında ne alsanız) az (düşecek) bir fiyata satmayın! Eğer bilirseniz, ancak Allah katında olan (ahde riâyetinize karşı verilecek mükâfât) sizin için hayırlıdır.

96 . Sizin yanınızda bulunan tükenir; Allah’ın katında bulunan ise ebedîdir. Elbette sabredenlere de mükâfâtlarını, yapmakta olduklarının daha güzeli ile vereceğiz. (****)

(*) “(Kur’ân) bütün uhrevî (âhirete dâir) ve dünyevî (dünyaya âid), ilmî ve amelî (ilme ve amele âid) erkân-ı sitte-i îmâniyenin (îmânın altı esâsının) her birisini tafsîlen (genişce), erkân-ı hamse-i İslâmiyenin (İslâm’ın beş şartının) her birisini kasden ve cidden ve saâdet-i dâreyni (iki cihan saâdetini) te’mîn eden bütün düsturları görür, gösterir. Müvâzenesini (dengesini) muhâfaza edip, tenâsübünü (birbirine uygunluğunu) idâme edip (devâm ettirip) o hakāikın (hakîkatlerin) hey’et-i mecmûasının (umûmunun) tenâsübünden hâsıl olan hüsün ve cemâlin (güzelliğin) menbaından (kaynağından) Kur’ân’ın bir i‘câz-ı ma‘nevîsi (ma‘nevî bir mu‘cizesi) neş’et eder (çıkar).” (Zülfikār, 25. Söz, 63-64)

(**) Câhiliye devrinde Arablar, daha kuvvetli ve zengin bir kabîleyi görünce, eski müttefikleriyle yapmış oldukları anlaşmalarını derhal bozarlardı. Âyetin maksadı, bu hususda Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile mü’minlerin yaptıkları sözleşme ve bağlılık yeminlerine (bîatlarına) vefâ göstererek hatırlamaları hikmetine yöneliktir. (Beyzâvî, c. 1, 555)

(***) “Ebedî te’sîri ve azîm ehemmiyeti bulunan emânet-i kübrâ hamelesi (en büyük emânetin taşıyıcısı) ve arzın halîfeleri olan insanların ef‘âlleri ve âsârları ve akvâlleri ve hasenât ve seyyiâtları (fiilleri, eserleri, sözleri, iyilikleri ve kötülükleri), kemâl-i dikkatle (tam bir dikkatle) muhâfaza edilir. Sonra muhâsebesi görülecektir. Âyâ (acabâ) bu insan zanneder mi ki, başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan, ebede meb‘ûsdur (gönderilmiştir) ve saâdet-i ebediyeye ve şekāvet-i dâimeye (devamlı azâba) namzeddir. Küçük büyük, az çok her amelinden muhâsebe görecek. Ya taltîf edilecek (lütuf görecek) veya tokat yiyecek.” (Lem‘alar, 17. Lem‘a, 145)

(****) “Bu dünya dâru’l-hikmettir, dâru’l-hizmettir (hikmet ve hizmet yeridir); dâru’l-ücret ve mükâfât (ücret ve mükâfât yeri) değil! Buradaki a‘mâl (ameller) ve hizmetlerin ücretleri berzahta (kabir âleminde) ve âhirettedir. Buradaki a‘mâl, berzahta ve âhirette meyve verir. Mâdem hakîkat budur. A‘mâl-i uhreviyeye (âhirete dâir amellere) âid netîceleri dünyada istememek gerektir. Verilse de memnûnâne değil, mahzûnâne (üzülerek) kabûl etmek lâzımdır. Çünki Cennetin meyveleri gibi, kopardıkça yerine aynı gelmek sırrıyla, bâkî (ebedî) hükmünde olan amel-i uhrevî meyvesini, bu dünyada fânî bir sûrette yemek, kâr-ı akıl değildir. Bâkî bir lâmbayı, bir dakîka yaşayacak ve sönecek bir lâmba ile mübâdele etmek (değişmek) gibidir.” (Mektûbât, 29. Mektûb, 302)