İnsanın asli gayesinden biri de tefekküre dayalı İbadettir

İnsanın asli gayesinden biri de tefekküre dayalı İbadettir

Ubudiyet kavramın içinde müspet ibadet vardır

A+A-

Zeki Işık'ın yazısı:

İnsanın yaratılmasındaki İlahi hikmet ve gayenin ne olduğu Rabbimizin kelamı olan Kuranın Zariyat süresinde şöyle bildirilmiştir. “ Veme Halaktul cinne vel inse ille liyağbudun…Bu âyet-i uzmanın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat'ı tanımak ve ona îman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, marifetullah ve îman-ı billahtır ve iz'an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.” 

Bu ayetin ifade ettiği manaya göre insanın asli vazifesinin iman ile Ubudiyet olduğudur.. Ubudiyet ibadet etmek, emredilenleri yapmak, yasaklardan da sakınmak, Allaha kul olduğunu bilip bu bilinç ile hayatı yaşamak diye tarif ediliyor. Ubudiyet çok geniş bir kavram olarak  Allaha karşı olan tüm küllük vazifelerini içine alıyor.

Ubudiyet kavramın içinde müspet ibadet vardır. Bunlar Namaz oruç haç zekat gibi yapılması emredilenler ile; içki kumar faiz gıybet yalan gibi yapılması yasaklanan ibadetlerdir. Bir de Menfi ibadet dediğimiz hastalıklar, musibetler, depremler, savaşlar, yangınlar ve kuraklık gibi şeylerdir ki insan bunlarla aczini zayıflığını anlar ve Allah’ın rahmetine kudretine keremine ne kadar muhtaç olduğunu görüp anlayarak Allaha yönelir. Ona el açar, dua ile niyaz ile Ondan yardım ister ve bu şekilde bir ibadet ile Ona yönelmiş olur. Bu yöneliş de ubudiyettin menfi kısmıdır.

Bir de Tefekküre dayalı bir ibadet tarzı var ki bu da Kuran-ı Kerimin ayetlerinin sonlarında, bakmıyor musunuz, neden düşünmüyorsunuz, neden akletmiyorsunuz gibi fezlekelerle bu tefekkürü ibadete teşvik ediliyor. Yine Peygamberimizin as “Bir saat tefekkür bazen bir sene ibadetten (Nafile olan ibadet demektir) daha hayırlıdır.” (Suyutî, Camiu’s-Sağir, II/127; Aclûnî, I/310)  dediği ibadet tefekkürü ibadettir. İşte bu hafta kısa olarak tefekküre dayanan ve bu ibadetin örneklerinden olan 23.Sözün ikinci makamındaki Beşinci Nüktesini sizlerle paylaşıyorum. Şöyle ki:

İnsan ahsen-i takvimde yaratıldığı ve ona gâyet câmi' bir istidad verildiği için; esfel-i sâfilînden tâ a'lâ-yı illiyyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makamâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydan-ı imtihana atılmış, nihayetsiz sukut ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acube-i san'at olarak şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakki ve tedennisinin sırrını «Beş Nükte» de Beyan edeceğiz.

BEŞİNCİ NÜKTE: İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş. Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insâniyyetin ve ubudiyyetin esâsâtını şurada icmâl edeceğiz. Tâ ki, «Ahsen-i takvim» sırrı anlaşılsın.
İşte insan, şu kâinata geldikten sonra «iki cihet ile» ubûdiyeti var: Bir ciheti; gaibane bir Sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hâzırâne, muhatâba Sûretinde bir ubûdiyyeti, bir münacatı vardır.

Birinci vecih şudur ki: Evvela, Kâinatta görünen saltanat-ı rubûbiyyeti, itaatkârane tasdik edip Kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârane nezaretidir.

Sonra, Esmâ-i Kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedi' san'atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.

Sonra, herbiri birer gizli hazine-i mâneviye hükmünde olan Esmâ-i Rabbâniyenin cevherlerini idrâk terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.

Sonra kalem-i kudretin mektâbatı hükmünde olan mevcûdât sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütalâa edip hayretkârane tefekkürdür.

Sonra, şu mevcûdâttaki zînetleri ve lâtif san'atları istihsankârâne temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemâl'inin mârifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'-i Zülkemâl'inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.

İkinci Vecih: Huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni'-i Zülcelâl, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îman ile mârifet ile mukabele eder.

Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da Ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.

Sonra görüyor ki: Bir Mün'im-i Kerîm, maddî ve mânevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, hâliyle, kâliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü senâ eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve Kemâlini ve celâl ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: «Allahu Ekber, Sübhanallâh» deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.

Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, tazim ve sena içinde kemâl-i iftikar ile sual eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil: «Mâşâallah» diyerek takdir ile, «Bârekâllah»diyerek tahsin ile, «Sübhânallah» diyerek hayret ile, «Allahü Ekber»diyerek istihsan ile mukabele eder.

Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcûdâta damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktarında Vahdâniyetin bayrağını dikiyor ve Rubûbiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, îmân ile, tevhid ile, iz'an ile, şehadet ile, ubûdiyet ile mukabele eder.
İşte bu çeşit ibâdat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.

Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû'-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gâfil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu gördüm ve anladım.

 

Etiketler : , ,

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.