İİKV'den Fırıncı, Birinci ve Bekir Berk'e atılan iftiralara cevap: Sahte belgeler, çarpık iddialar!
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin talebelerine yönelik küçük bir grubun attığı iftiraların ulusalcı ve Kemalist medya tarafından köpürtülmeye çalışılması dikkat çekiyor.
İstanbul İlim ve Kültür Vakfı (İİKV) tarafından yapılan açıklamada iftiralara tepki gösterildi.
"Son Zamanlarda Nur Talebelerine Yönelik İthamların Gerçek Yüzü" başlıklı açıklamada "Son zamanlarda ömürlerini iman ve Kur’an hizmetine adamış Nur Talebelerine ve merhum ağabeylerimize yönelik ortaya atılan "CIA", "Gladyo", "FETÖ" gibi karanlık ve mesnetsiz iddiaların gerçek yüzünü; tarihî şahitlikler, sarsılmaz deliller ile kamuoyunun nazarına sunuyoruz" ifadeleri yer aldı.
Açıklama şöyle:
Türkiye’de yıllardır İslâmî camiaları, muhafazakâr çevreleri ve özellikle Nur camiasını çeşitli ithamlarla yıpratmaya çalışan bazı çevreler, şimdi de ömürlerini iman ve Kur’an hizmetine adamış Nur Talebelerini “CIA”, “Gladyo” ve benzeri karanlık yapılarla ilişkilendirmeye kadar varan mesnetsiz iddialar ortaya atmaktadır. Merhum Bekir Berk, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci gibi hayatları açık, mücadeleleri ortada ve milyonlarca insan tarafından bilinen şahsiyetlerin bu tür ithamlarla anılması; tarihî hakikatlerle değil, ancak ön yargılar ve ideolojik husumetlerle açıklanabilecek bir durumdur.
Daha dikkat çekici olan ise şudur: Ortaya atılan iddiaların büyük kısmı; belge bütünlüğüne, tarihî bağlama ve hayatın olağan akışına dayanmaktan ziyade, parçalı fotoğraflar, bağlamından koparılmış ilişkiler ve yıllar sonra yeniden üretilen yorumlar üzerinden kurgulanmaktadır. Cevap vermek için ortaya konulan açık deliller, hatıratlar ve tarihî şahitlikler ise çoğu zaman kırpılıp kuşa çevrilmekte, görmezden gelinmekte, iftiralarla dolu uzun yazıların ardına konulmakta ve bunlardan yeni suçlamalar üretilmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşımın amacı hakikati araştırmak değil, sürekli şüphe üreterek belirli şahsiyetleri ve camiaları kamuoyu nezdinde tartışmalı hâle getirmektir.
Halbuki yakın siyasi tarih incelendiğinde, Türkiye’de birçok kesimin benzer itham mekanizmalarıyla hedef alındığı görülecektir. Diğer taraftan, dün mesnetli iddialarla kendilerine “ajan”, “CIA”, “kontrgerilla” suçlamaları yapılan kesimlerin, bugün kendi ayıplarını bastırma ve örtme amacına yönelik olduğu sezilen bu mesnetsiz ithamları, aydınlık bir geçmişe sahip Nur camiasına yöneltmesi gerçekten dikkat çekicidir. Bu sebeple meseleye yalnızca tek tek iddialar üzerinden değil, kullanılan yöntemin kendisi ve ithamların derinde yatan karanlık hedefleri üzerinden de bakmak gerekmektedir.
Ancak bizim için önemli olan; hakikatin, tarihî şahitliklerin ve hayatları ortada olan insanların ortaya koyduğu açık tablodur. Buna rağmen safi zihinlerin bulandırılmaması ve ortaya atılan ithamların gerçek mahiyetinin görülmesi adına aşağıdaki açıklamayı kamuoyuyla paylaşmayı gerekli görüyoruz:
“Öncelikle bu tür iddiaları değerlendirirken, hadiseleri kendi tarihî bağlamı içinde ele almak ve insanları bugünün kırılmalarından hareketle geçmişe dönük toptancı ithamlarla mahkûm etmemek gerekir. Özellikle yarım asrı aşan bir zaman diliminde yaşanmış münasebetleri, bugün ortaya çıkan sonuçlardan hareketle yeniden yorumlamak; çoğu zaman hakikati anlamaktan ziyade belli bir algıyı üretmeye hizmet etmektedir! İthamların üslubu da maalesef meseleyi anlamaya değil, belirli isimleri aynı fotoğraf karesi içine yerleştirerek kamuoyu nezdinde zan oluşturma amacına yönelmiş görünmektedir…
Fethullah Gülen’in merhum Bekir Berk’in cenaze namazını kıldırması meselesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu hadise yaklaşık otuz beş yıl öncesine aittir. O günün Türkiye’sinde kimlerin kimlerin cenazesine katıldığı, hangi çevrelerin birbirleriyle temas hâlinde bulunduğu dikkate alınmadan yapılan yorumlar sağlıklı değildir. Söz konusu cenazeye on binlerce insan iştirak etmiş, farklı çevrelerden pek çok isim orada bulunmuştur. Fethullah Gülen de bu kalabalık içerisinde yer almış; ön safta bulunduğu sırada çevresindeki bazı kişilerin “hocam siz kıldırın” şeklindeki yönlendirmesi üzerine cenaze namazını kıldırmıştır. Bunun, Bekir Berk ile çok özel ve derin bir ilişkiyi ispatlayan bir delil gibi sunulması zorlama bir yorumdur. O gün orada başka hocalar da bulunmaktadır.
Kaldı ki, Nur Talebelerinin Fethullah Gülen’e dair ihtiyatlı yaklaşımı çok eski tarihlere dayanmaktadır. 1971 İzmir sıkıyönetim mahkemesinin kayıtları ve fotoğrafları ortadadır. O mahkemede birçok Nur Talebesi açıkça “Risale-i Nur okuyoruz” diyerek bunu bir şeref vesilesi kabul ederken, Fethullah Gülen’in “Ben nurcu değilim, Risale-i Nur’la ilgim yok” şeklindeki beyanı dikkat çekmiştir. Bediüzzaman’ı görmemiş, hatta “O Kürt olduğu için görmeye gitmek istemedim” şeklindeki kendi beyanı da, onun Risale-i Nur mesleğine ve Bediüzzaman’a bakışındaki mesafeyi göstermesi bakımından ayrıca dikkat çekicidir. Merhum Mehmet Fırıncı, Mustafa Sungur, Mehmet Emin Birinci, Abdullah Yeğin, Bekir Berk ve diğer ağabeylerden yıllarca hep şunu duyduk: “Biz bu adamın notunu o zaman verdik.” Hatta onların değerlendirmesine göre, mahkemedeki “Ben nurcu değilim” sözü sadece kendisini cezadan kurtarmaya yönelik bir savunma değil; aynı zamanda Risale-i Nur’un meslek ve meşrebine hakiki manada bağlı olmadığının da bir itirafı mahiyetindeydi. Bediüzzaman’ın talebeleri ve merhum Bekir Berk de daha o dönem bu tavrı fark etmişlerdir. Nitekim Gülen hareketinin hizmet anlayışı, metodu ve teşkilatlanma biçimi Risale-i Nur’un açık, şeffaf ve doğrudan hakikat merkezli hizmet tarzıyla hiçbir zaman uyuşmamıştır.
Bediüzzaman’ın “Konuşan Yalnız Hakikattir” sözünde görüldüğü gibi; Risale-i Nur hizmeti; şahıs merkezli değil hakikat merkezlidir. Dünyevî güç devşirmeyi değil, iman hakikatlerini esas alır. Gizlilik, takiyye, kadrolaşma ve siyasî nüfuz arayışı Risale-i Nur mesleğinin temel karakterine aykırıdır. Maalesef Gülen hareketinin zaman içerisinde oluşturduğu yapı; şahıs merkezli, mutlak itaati önceleyen ve mensuplarını sorgulamayan bir bağlılığa sürükleyen yönleriyle Risale-i Nur mesleğinden tamamen farklı bir zemine oturmuştur. Oysa Bediüzzaman, “Meşveret-i şer'iye ile re'ylerinizi teşettütten muhafaza ediniz” diyerek istişareyi, ortak aklı ve şahıs yerine “şahs-ı manevî”yi esas alan bir hizmet anlayışı ortaya koymuştur. Ama maalesef birçok insanın da ifade ettiği gibi, Gülen hareketinde zamanla müntesiplerini adeta mankurtlaştıran, sorgulamayan mutlak bağlılığı öne çıkaran bir anlayış ortaya çıkmıştır.
Bunun yanında Fethullah Gülen, Risale-i Nur’un insanlar üzerindeki manevî tesirinden çokça faydalanmış ve içinde kitleleri etkileyen kuvvetli hakikatlerden zaman zaman alıntılar yapmış; ancak vaazlarında çoğu zaman Bediüzzaman’ın ve Risale-i Nur’un ismini açıkça zikretmeden, bunları kendi yorumları veya kendi fikirleriymiş gibi aktarmıştır. Bu durum da Nur Talebeleri tarafından zamanla fark edilmiş ve ciddi rahatsızlıklara sebep olmuştur. Bu sebeple Nur Talebeleri Gülen hareketine tarih boyunca hep mesafeli durmuş, hatta onların hükümetlerle iç içe olduğu dönemlerde bile bu mesafeyi korumuş; özellikle süreç ilerledikçe bu ayrım daha belirgin hâle gelmiştir. 2011 yılında, yani Gülen hareketinin hâkim siyasetle bütün köprüleri atmasından iki yıl önce, Risale-i Nur eserlerinin sadeleştirme adı altında tahrif edilmesi, bu kopuşu tamamen netleştiren kırılma noktalarından biri olmuştur. Bediüzzaman’ın o tarihte hayatta olan bütün talebeleri ve cemaatin içinde etkili pek çok ismi o dönem Gülen hareketine çok açık tavır ortaya koymuşlardır. Bu tavırların büyük kısmı 15 Temmuz’dan yıllar önce kamuoyuna yansımıştır.
Bazı kimselerin geçmişte Fethullah Gülen hakkında kullandıkları sınırlı ölçüde olumlu ifadeleri bugün bağlamından kopararak “FETÖ bağlantısı” gibi sunmak da hakkaniyetli değildir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca farklı kesimlerden çok sayıda insan, hatta siyasetin çok önemli isimleri bile bu yapının gerçek mahiyetini tam olarak görememiştir. O dönemde söylenmiş bazı iyi niyetli sözleri bugünden geriye dönük suç deliline dönüştürmek vicdanla bağdaşmaz. İnsanların sonraki tavırlarına, duruşlarına ve ortaya koydukları açık itirazlara bakmak gerekir.
Yeni Şafak’ta yıllar önce yayımlandığı iddia edilen sözde belgeler meselesi ise zaten dönemin şartlarında ciddi şekilde tartışılmış; belgelerin gerçekliği konusunda çok büyük şüpheler ortaya çıkmıştır. Belgelerin teknik yapısı, eskitilme biçimleri ve hazırlanış tarzları ciddi tutarsızlıklar taşımaktadır. Nitekim ilgili yayın organı daha sonra gelen yoğun tepkiler üzerine geri adım atmış; gazetenin yöneticileri bazı Nur Talebelerinden bizzat özür dilemiştir. Bugün hâlâ aynı belgeleri dolaşıma sokarak Bekir Berk, Mehmet Fırıncı ve Mehmet Emin Birinci gibi ömürlerini Kur’an ve iman hizmetine vakfetmiş insanları “Gladyo”, “CIA” veya “MİT elemanı” gibi ithamlarla anmak; en hafif ifadeyle insafsızlıktır.
Bekir Berk’in hayatı ortadadır. Binlerce Nur davasına hiçbir maddî karşılık beklemeden girmiş, Anadolu’nun dört bir yanında mahkemeden mahkemeye koşmuş, ağır baskılar ve tehditler yaşamış bir insandan söz ediyoruz. Aynı şekilde Mehmet Fırıncı ve Mehmet Emin Birinci de hayatlarının önemli kısmını takipler, baskılar ve çileler içerisinde geçirmişlerdir. Eğer iddia edildiği gibi devlet adına yürütülen gizli bir organizasyonun unsurları olsalardı, hayatlarının tamamını böylesine zahmet, baskı ve mağduriyet içerisinde geçirmelerinin izahı mümkün değildir. Bu iddialar hayatın olağan akışıyla da bağdaşmamaktadır.
Fethullah Gülen’in Hizmet Vakfı’yla ilişkisi ise bilindiği kadarıyla oldukça kısa süreli olmuştur. O dönem Hizmet Vakfı’nın işleyişinde, merhum Tahiri Mutlu ağabeyin kendisinden sonra vakıf hizmetlerinde yer alabilecek bazı isimleri tavsiye ettiği bir sistem bulunduğu ifade edilmektedir. Gülen’in de bu çerçevede kısa bir süre mütevelli heyeti içinde yer aldığı, ancak birkaç ay sonra kendi isteğiyle ayrıldığı bilinmektedir. Zaten yetmişli yılların başındaki bu süreç; bugün geriye dönük olarak sunulduğu gibi tek boyutlu ve keskin ayrışmaların yaşandığı bir dönem değil, birçok ilişkinin zaman içinde netleştiği geçiş yıllarıdır.
Bir cemaatin, vakfın veya siyasî hareketin içine zaman içinde farklı insanların girip çıkması hayatın olağan akışıdır. O kişinin daha sonra bambaşka bir yapıya dönüşmesi, geçmişte temas ettiği bütün çevreleri otomatik olarak onunla özdeş hâle getirmez. Nitekim Gülen de bir süre sonra ayrılmıştır. Ayrılmasa dahi, Risale-i Nur hizmetinin temel çizgisiyle uyuşmayan tarzı sebebiyle uzun vadede aynı zeminde yürümesi zaten mümkün değildi. Hizmet Vakfı çevresindeki Bediüzzaman’ın talebeleri de onun tarzını hiçbir zaman tam anlamıyla tasvip etmemiş; ancak o günün şartlarında, her iki tarafta da birbirini seven masum insanlar bulunduğu için kırgınlıkları büyütmeyecek daha ihtiyatlı bir dil tercih etmişlerdir.
Bununla birlikte özellikle 2011 yılında Risale-i Nur eserlerinin sadeleştirme adı altında tahrif edilmeye başlanmasıyla birlikte tavırlar tamamen netleşmiş; Bediüzzaman’ın hayatta olan talebeleri ve Nur cemaatinin önde gelen isimleri Gülen hareketine açık şekilde karşı duruş sergilemişlerdir. Bu tavırların önemli bir kısmı 15 Temmuz’dan çok önce kamuoyuna yansımıştır. Hatta 2012 yılında Bediüzzaman Hazretlerinin talebelerinin dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’la görüşerek, Nur Talebelerinin Gülen hareketiyle bir ilgisinin bulunmadığını, yapılanları tasvip etmediklerini ve meşru hükümetin yanında olduklarını açıkça ifade ettikleri de bilinmektedir. Dolayısıyla geçmişte birkaç aylık bir vakıf ilişkisini merkeze alarak onlarca yıllık bir hizmet geleneğini “FETÖ bağlantısı” gibi göstermeye çalışmak hakkaniyetli ve vicdanlı bir yaklaşım değildir.
Merhum Mehmet Fırıncı’nın Pensilvanya ziyareti de bağlamından koparılarak çarpıtılmış şekilde sunulmaktadır. Kendisi bu ziyareti hiçbir zaman inkâr etmemiş, hatta 2005 yılında gerçekleşen bu ziyareti bir televizyon röportajında açıkça ifade etmiştir. Ancak burada esas mesele ziyaretin mahiyetidir. Çünkü Mehmet Fırıncı ağabey, daha 2004 yılında çeşitli gazetelerde ve açık platformlarda yaptığı açıklamalarda Gülen hareketinin tarzının Risale-i Nur mesleğiyle uyuşmadığını ve kendilerinin bu anlayışı tasvip etmediklerini açık şekilde dile getirmiştir. 2004’te bu kanaati açıkça ortaya koyan bir insanın, 2005’te bir anda tamamen zıt bir çizgiye geçmiş gibi gösterilmesi gerçekle bağdaşmamaktadır.
Merhum Mehmet Fırıncı ağabey hayattayken bu ziyaretin mahiyetini bizzat kendisinden dinlediğimiz de olmuştur. Amerika’da bulunduğu sırada yeğenlerinin “Bir ziyaret edelim, bir çayını içelim” teklifine “Gideriz ama ben de bazı şeyleri söylerim” diyerek yaklaştığını anlatmıştı. Nitekim ziyaret sırasında cemaatlerin devlet içinde güç devşirme arayışına girmemesi gerektiğini, siyaseti ele geçirme hedefinin yanlış olduğunu ve Müslüman cemaatlerin asli vazifesinin insanların imanına, kalbine ve manevî hayatına hizmet etmek olduğunu ifade ettiğini söylemiştir. Bunlar belki sert polemik diliyle değil, nasihat ve ikaz üslubuyla yapılmış değerlendirmelerdi; ancak özü itibarıyla Risale-i Nur çizgisinin temel yaklaşımını yansıtmaktaydı.
Ziyaretin “orada kaldılar” gibi ifadeler üzerinden farklı anlamlara çekilmesi de hakkaniyetli değildir. Amerika gibi uzak mesafelerin bulunduğu bir yerde, gece geç saatlerde yapılan kısa bir nezaket görüşmesinin ardından misafirhanede kalınmış olması; bugün iddia edildiği gibi “organik ilişki”, “CIA bağlantısı” veya “ortak hareket” anlamına gelmez. Kaldı ki Mehmet Fırıncı ağabeyin sonraki yıllardaki tavrı da bunu açık şekilde göstermektedir. Nitekim 17-25 Aralık sürecinde Gülen yapılanmasına yakın çevrelerden ölüm tehditleri aldığı, bu sebeple devlet tarafından kendisine özel koruma tahsis edildiği de bilinmektedir. Bu durum bile tek başına birçok şeyi açıklamaya yeterlidir.
Ayrıca bugün ortaya atılan bazı iddiaların hayatın olağan akışıyla da bağdaşmadığı açıktır. Mesela merhum Şule Yüksel Şenler’in, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Bekir Berk ağabeylerle yarım asrı aşan yakın münasebeti ve onlara duyduğu açık hürmet herkes tarafından bilinmektedir. Eğer gerçekten iddia edildiği gibi bu insanlar hakkında ciddi “ajanlık”, “Gladyo” veya “NATO bağlantısı” kanaati olsaydı, aynı çevrelerin onlarca yıl boyunca bu isimlerle kardeşçe münasebetlerini sürdürmeleri, programlarına katılmaları ve beraber hizmet etmeleri nasıl izah edilecektir? Aynı şekilde Bediüzzaman Hazretlerinin hayatta olan talebeleri Zübeyir Gündüzalp, Tahiri Mutlu, Mustafa Sungur, Bayram Yüksel ve Hüsnü Bayram gibi isimlerin de onlarca yıl boyunca bu insanlarla beraber hareket etmiş olmaları, söz konusu ithamların ne kadar zorlama olduğunu göstermektedir.
Merhum Üzeyir Şenler’in, Ömer Özcan’ın 2011 yılında yayımladığı Ağabeyler Anlatıyor 5 isimli eserde yer alan kendi beyanları, bugün bazı çevrelerce ortaya atılan iddiaları açıkça boşa çıkarmaktadır. Şenler, bu kitabın 314. sayfasında bazı hadiselerin yıllar sonra basın ve internet ortamında çarpıtıldığını bizzat kendi ifadeleriyle dile getirerek, “Ben anlatmadığım halde olay yanlış olarak yazılıyor. Sizin vesilenizle bunları tashih ediyorum” demektedir. Bu ifade dahi, bugün belirli çevrelerce dolaşıma sokulan bazı yorumların ve isnatların ne derece problemli olduğunu göstermeye yeterlidir.
Aynı hatıratlarda kitabın 319. sayfasında Üzeyir Şenler; 23 Mart 1960’ta Üstad Bediüzzaman’ın vefat haberini aldıklarında Bekir Berk, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve diğer ağabeylerle birlikte Urfa’ya doğru yola çıktıklarını, aralarındaki samimi münasebetleri ve müşterek hizmet ortamını anlatmaktadır. Yine 325. sayfasında Şenler, kendisinin de yargılandığı bir davada verilen beraat kararının, merhum Bekir Berk tarafından sonraki Nur davalarında emsal müdafaa olarak kullanıldığını “Avukat Bekir Bey, bunu delil olarak mahkemelerde hep kullandı. Çok büyük hizmete vesile oldu bu karar.” sözleriyle özellikle vurgulamaktadır.
Bütün bunlar göstermektedir ki bugün bazı çevreler tarafından birbirine karşıt gibi gösterilmeye çalışılan bu insanlar, gerçekte aynı iman ve Kur’an hizmeti içinde omuz omuza mücadele etmiş, birbirlerine güvenmiş ve yıllarca beraber hareket etmiş şahsiyetlerdir. Eğer iddia edildiği gibi ortada gizli, karanlık veya düşmanca ilişkiler olsaydı; bu insanların yarım asrı aşan kardeşlik hukukunu, müşterek hizmetlerini ve karşılıklı güvenlerini izah etmek mümkün olmazdı.
Bütün bu iddialarda dikkat çeken ortak nokta şudur: Hayatları açık, mücadeleleri ortada, eserleri ve hizmetleri milyonlarca insan tarafından bilinen şahsiyetler; parçalı fotoğraflar, bağlamından koparılmış ilişkiler ve sonradan üretilen yorumlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa tarihî hadiseleri değerlendirirken insafı, bağlamı ve hayatın bütünlüğünü esas almak gerekir. Merhum Bekir Berk, Mehmet Fırıncı ve Mehmet Emin Birinci gibi isimler; ömürlerini Kur’an ve iman hizmetine adamış, çile çekmiş, bedel ödemiş insanlardır. Bu insanların hayat çizgisine bütünüyle bakıldığında, ortaya atılan ithamların ne kadar zorlama ve temelsiz olduğu daha açık görülecektir.
Ortaya atılan bu iddiaların önemli bir kısmı da maalesef yıllardır aynı garazkâr mahfiller tarafından beslenen rekabet, husumet ve itibarsızlaştırma çabalarının tekrarından ibarettir. Buna rağmen söz konusu isimlerin gerek Nur cemaati içinde gerekse Türkiye ve dünyanın farklı yerlerinde milyonlarca insan nezdindeki itibarı ve hizmetleri ortadadır.”

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.