Hüseyin YILMAZ
‘Başit Başında Buz Tuttu!’
Temmuz sonlarına doğru hava birden soğumaya yüz tuttu. Zirveleri mesken eden bulutlardan dökülen yaz yağmurlarına eşlik eden sert rüzgârlar, tahkim edilen kulübeye tesir etmese de dışarıya kar yağacakmış gibi soğuktu. Helaya gidip gelmek, bir sütrede abdest almak bile dişlerin birbirine vurmasına yetiyordu. Akşam demlerinde çöken sisle birlikte göz gözü görmez olmuştu.
Bu mevsimde sık görülen bir şey değildi ama bazı talebelerde tedirginlik meydana getirmiş, Van'a erken dönme ihtimaliyle üzüntüye kapılmışlardı. Başit Dağının hür havasını, ıssızlığını, yalnızlığını çok sevmiş; birbirleri ile de etle tırnak gibi kaynaşmış, ayrı bedenlerde tek ruh olmuşlardı. Birisinin tırnağı taşa değse hepsinin canı yanıyor, birsinin küçük sevinci hepsinin büyük süruru oluyordu.
Saatlerce süren verimli dersler, çeşmeye iniş ve çıkışlar, zirve yürüyüşleri, her gün bir başkası devreye alınan oyunlar Başit'in asırlık sessizliğini, suskunluğunu bozmuş, dile getirmişti. Başit, artık Şeyh Adiyy'in muhayyel kabriyle bir başına değildi; Bediüzzaman ve talebelerine ev sahibliği etmenin hazzını yaşıyordu.
Ne var ki, erken gelen bu yağmur, bu beklenmedik keskin soğuk bu sevinç ve sürur iklimine gölge düşürmüştü. Abdulmecid, abdest dönüşünde donacakmış gibi kulübeye girdiğinde Molla Resul takılmadan edemedi:
"Kar mı yağıyor Abdulmecid, ne bu halin?"
Abdulmecid'in elleri ihtiyarsız bir şekilde kızarmış büyük kulaklarına gitti. Gülümsedi, herkesin Seyda'sı ama kendisinin abisi Bediüzzaman'ın şefkatle mütebessim çehresine kaydı bakışları.
"Kar yağsa belki de bu kadar soğuk olmaz!" dedi.
Aklına sert ayazları yumuşatan Nurs ve Van'ın karlı kış günleri gelmişti.
"O senin dediğin Van'da olur ez kurban!" dedi Molla Habib. "Burası Başit zirvesi, karlar sert rüzgârlarda yağar, tipiler boğar insanı. Kar taneleri zehirli tozlar gibi yapışır tenine insanın!"
Bu tasvir Abdulmecid'le birlikte diğerlerini de üşütmüş gibiydi. Bahsi uzatmak istemeyen Molla Said,
"Korkulacak bir şey yok!" dedi. "Bu mevsimde ne kar yağar, ne de bu soğuklar uzun ömürlü olur. Yarın güneşli bir Başit sabahında dışarı çıktığınızda bir rüya gördüğünüzü sanacaksınız."
"İnşaallah" diyen mırıltılar yerini uzun bir ders akşamına bıraktı. Bediüzzaman dışarıdaki fırtınanın da tedaisi ile uzun uzadıya mevsimlere, mevsimlerdeki hikmetlere, mevsim akışları ve hikmetlerini netice veren büyük İlâhî Nizama dair bir ders verdi talebelerine. O kadar muknî, o kadar beliğ anlatıyordu ki, talebeler dışarıdaki fırtınayı da, soğuğu da, dağın karanlık ve sessizliğini de candan dostlar, fedakâr yardımcılar gibi hissetmeye başladılar. Madem ki Allah vardı, madem ki her şeyi yaratıp idare eden O idi, madem ki âhiret ve âhirette ebedi bir ömürleri vardı o zaman kâinat bütünüyle dost demekti, dosttu.
Dışarıda ıslıklayan rüzgâra içlerinde gülümseyerek uykuya hazırlandıklarında yaptıkları son şey, giriş kapısına ikinci bir keçe perde asmak ve yerdeki uçlarının üstüne büyükçe iki taş koymak oldu. Gecenin şafağa dönen bir vaktinde abdest tazelemek üzere Bediüzzaman'dan başka kimse dışarı çıkmıyordu. Bu mutad halin tek istisnası, haftada bir gece birlikte kalktıkları teheccüd namazıydı. Bu gece Seyda da dışarı çıkmayacağını söylediğinden dolayı taşlar, hem soğuğun hem de yolunu şaşırmış bir dağ hayvanın içeri girmesini zorlaştırmış olacaktı.
Molla Said, sabah namazı için abdest almak üzere dışarı çıktığında şafak henüz söküyordu. Bütün gece ıslıklayarak esen rüzgâr hız kesmiş, soğuk bir parça kırılmıştı. Bulutlar dağılmış, geride en küçük bir parça bırakmadan çekip gitmişlerdi. Yıldızlar her zamankinden daha parlak, daha kalabalık görünüyorlardı. Yine de hava hâlâ çok soğuktu.
Kapının hemen dışında duran su dolu ibriklerden birisini alıp yürüdü. Helâya varmadan aklına gelen bir ihtimalle ibriği eğdi, suyun donup donmadığını merak etmişti. Tek damla su dökülmeyince aklına Tahir Paşa ile iddialaşması geldi. Bir temmuz sabahıydı, Başit'in zirvesinde idi ve su buz tutmuştu.
Suyun bütünüyle donup donmadığını anlamak için ibriği kulağına kadar kaldırıp salladı. Su sesi almıştı. Sadece üst kısmının donduğunu anlayınca rahatladı. Bu saatte çeşmeye inme külfetinden kurtulmuşlardı. Temiz bir sopa bulup buz tabakasını kırdı, korktuğuna uğramamıştı. İbrikte abdestine yetecek kadar su vardı.
Öğle saatlerinde oturup Tahir Paşaya bir mektub yazdı, Türkçe yazdığı ilk mektubuydu bu: "Ey Paşa! Başit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme! Her şey senin malumatına münhasır değildir. Vesselâm."
Zaman zaman Van'dan ziyaretine gelen dostlardan birileriyle Tahir Paşa'ya göndermek için katlayıp bir kenara koydu. Paşa'yı özlediğini hissedip gülümsedi. Çok yardımını gördüğü bir dosttu.
(Kutub Yıldızı II'den bir kısım)
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.