Habibi Nacar YILMAZ
Meşhud Misal
Bir delikanlı kendisiyle yapılan röportajda "Hiçlikten, karanlıktan geldik; karanlığa gidiyoruz." diyordu. Şöyle bir düşündüm, dünyaya gelirken, tam dünyaya göre donatılmışız, öylece dünyaya gönderilmişiz. Demek, dünyayı ve dünyadaki ihtiyaçlarımızı bilen ve gören bir Zât, bizi bu dünyaya göre donatıp göndermiş. Yani bir karanlıktan gelmiyoruz.Peki, bir karanlığa yani meçhule mi gidiyoruz?
Doğru, "sathî ve basit bir perde-i ülfet ile bakılırsa" sanki insan bir meçhulden, başka bir meçhule doğru akıyor gibi görünüyor. Hatta şair bunu:
"Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan"
dizesiyle de anlatıyor.
Gerçekten öyle mi? En önemlisi de meçhule gidiyorsak, buna ilgisiz kalabilir mi insan? Sevdiği bir kaleminin, bir yüzüğünün kaybolmasına tahammül edemeyen insan, dünya kadar sevdiği şeylerin ve bilhassa kendisinin şu dünyadan gitmesine ve meçhulde kaybolmasına ilgisiz kalabilir mi? Nereden geldiğini ve nereye gittiğini araştırmadan durabilir mi?
İnsaniyetini ve neticede vicdanını kaybetmemiş bir insan, her şeyin aslını neslini, hakikatini; muazzam akışın sırrını, muammasını; bilhassa kendisinin nereden geldiğini ve nereye gideceğini araştırır, sorar, merak eder, öğrenmeye çalışır. Onun bunları düşünmemesi, bu akışı durduramadığı gibi yolculuğunu da sona erdirmiyor; ayrılığı ortadan kaldırmıyor.
Bu girişi yapmamıza Kâf Suresinin âyetleri vesile oldu. Küfür ehli değişiyor ama küfrün mahiyeti değişmiyor gerçekten. Lise birinci sınıfın ikinci döneminde, gaybî bir hidayetle namaza başlayınca, sağ ve sol çevrelerin dikkatini çekmiş ve bu durum onların çeşitli yaklaşımlarına vesile olmuştu. Sağdan gelenler, benim Nur medreselerine gittiğimi zannedip çeşitli yaklaşımlarla üstada hücum ediyorlar; soldan gelenler ise, iman noktasında değişik sorularla bana şüphe vermeye çalışıyorlardı.
Soldan gelenlerden Amasyalı Galip isminde, bizden üst sınıflarda bir arkadaş bir gün bana "Peygamber bizim gibi insandır; bize insan cinsinden değil, meleklerden peygamber gelmeliydi." demişti.
Bu mealdeki itirazların, zamanında Mekke kâfirlerinden de geldiğini "Bilâkis kendilerine içlerinden bir korkutucu gelmesine hayret ettiler de o kâfirler 'Bu şaşılacak bir şey'dir." dediler."mealindeki Kâf Suresinin ikinci ayetinden öğreniyoruz. Onların "Haza şey'ün acib" (şaşıracak bir şey) olarak gördüklerini yüz yıllar sonra, bizim Galip gibiler de öyle görüyordu maalesef. Yani, küfür ehlinin bu hazin ve basiretsiz yaklaşımlarına her zaman şahit oluyoruz. Melekten peygamber olsa; bu sefer "Melek, bize nasıl ders verip örnek olacak; peygamber, bizim cinsimizden olmalı değil mi?" diye itiraz edeceklerdi.
Mekke müşrikleri ve Medine münafıkları kendi çocukları, anne ve babaları gibi tanıdıkları ve hiçbir yanlışına, hakikatsizliğine ve hilaf-ı vaki ifadesine denk gelmedikleri Hazret-i Peygamberi (Aleyhisselam) inkâr ve eziyette, özellikle hicret öncesi emsalsiz yollar denemişler. Fakat yine Kaf Suresinin "Biz öldüğümüzde ve toprak hâline geldiğimiz zaman mı diriltileceğiz? Bu, akıldan uzak bir dönüştür." mealindeki üçüncü âyetinden öğreniyoruz ki bütün akıl dışı eziyet metotlarının yanında; böyle akla ziyan sualleri de sormuşlar.
Cenab-ı Allah, bu suallerin sahiplerine gökyüzü ve yeryüzü sahifelerini örnek verip ölüleri nasıl dirilttiğini nazara gösterdikten sonra, "Her vakit âlemde binlerle numuneleri vukua gelen haşir ve neşirleri" görmeyen bu insanlara Kaf Suresinin "Peki, biz ilk yaratma ile âciz mi kaldık ki tekrar yaratmayalım? Onlar yeni bir yaratmadan şüphe içindeler." mealindeki on beşinci âyetiyle ikazda bulunuyor.
Âyet bize "Meşhud misal" meselesini hatırlatıyor. Dar ve dünyevî aklın, ahirette zamansız vücuda gelecek azametli meseleleri anlamada ve kavramadaki acziyetini Üstad, Onuncu Sözün Zeylinin Üçüncü Parçasında "Dar aklın anlamasına medar 'meşhud bir misal' ister."cümlesiyle ifade ediyor.
Bu "meşhud misal" önemli. Dünyada zahiren toprağa giren cesettir, ruh değil. Ruh, yaratılmıştır ama ölmeye, dağılmaya, çürümeye değil ;ebedi yaşamaya münasip şekilde yaratılmıştır. Elementler gibi basittir, tek maddeden yaratılmıştır. Ruhanî ve nuranî yönleri vardır. Öyleyse 'meşhud misal' çürüyen cesetlerin inşasını anlamak için istenmektedir. Bir bahar sonunda ölen ve diğer baharda, ağaçların, köklerin, otların, yaprak, meyve ve nebatların dirilişini gören insan, yine meşhud misal isteyebiliyor. Cenab-ı Allah da âyetinde, ilk diriltmeleri nazara veriyor. Bunu yapan, diğerini yapmaktan âciz midir, diye soruyor.
Yani ağaç, nebat, ot ve kök tekrar dirilsin, yok olmasın; insan yok olsun. Bu, akla sığar mı? Demek bu sualleri soran, kendi üzerinde ve âlemdeki haşir ve neşirleri görmediği gibi; toprağa bırakılmayacak, ebede namzed kendi keyfiyetinden de habersiz. Aslında, insanın dünyaya gelmesi, beklenmeyen bir sürpriz;tahmin edilmeyen bir iyilik. Dünyaya geldikten ve bu dünyayı görüp yaşadıktan ve binlerce haşir ve neşir örneklerini gördükten sonra, ahiretin icadını elbette bekler ve daha makul görür,en azından öyle görmesi gerekir.
Evet dostlar, meşhud misal meselesinde, rahmetli Niyazi Kumandaş abinin her daim verdiği bir örnekle yazıyı bitirelim. Ölümden sonra dirilmeye inanmayan bir kişiye, senin torunun olabilir mi, diye sorsak, olabilir der. Peki, bunun adı, cinsiyeti, boyu, rengi ne kadar ve nasıl olacak ve nereye sipariş ettin, diye tekrar sorsak, hiçbirini bilmez ve cevap veremez. Henüz en ufak alâmeti olmadan torununun olabileceğini aklını alıyor da dün defnettiğin seksen yaşındaki dedenin tekrar dirileceğini niçin aklını almıyor? Dedemi kim diriltecek, derse; o torununu kimden bekliyorsan o, diye cevap veririz. Meşhud olmayan bir şeye inanmamız istenmiyor gerçekten.
Selam ve dua ile.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.