Muhammed Numan ÖZEL
Ubûdiyet ve Şuhûd
Şuhud kavramı üzerine mütalâaya devam ediyoruz.
Kulluğun Gören Gözü
İnsan bazen çok şey bilir ama az şey görür. Kitaplar okur, kavramlar öğrenir, hakikatlerden bahseder, isimleri ve sıfatları sayar, uzun uzun tefekkürden söz eder. Fakat bütün bu malumat, insanın bakışını değiştirmiyorsa, kalbine dokunmuyorsa ve kulluğuna tesir etmiyorsa, ortada bir bilgi birikimi olduğu hâlde hakikatin şuhûdu henüz gerçekleşmemiş olabilir. Çünkü bilmek başka, görmek başkadır Görmek başka, gördüğünden intikal etmek ise daha başkadır. İşte burada ubûdiyet ve şuhûd meselesi karşımıza çıkar.
Bana göre bu iki kavram, Risale-i Nur'un insanı hakikate götüren nazarının iki önemli cephesidir. Ubûdiyet insanın Rabbine karşı durduğu makamdır; şuhûd ise o makamdan kâinata bakışıdır Biri kulluğun hâlidir, diğeri kulluğun gören nazarıdır.
İnsan önce kendisini görür. Bediüzzaman'ın ene bahsinde üzerinde durduğu en mühim meselelerden biri budur.
İnsan “ben” der. Ben biliyorum Ben istiyorum Ben yapıyorum. Ben sahibim. Ben seviyorum. Ben karar veriyorum. Bu “ben” insanın mahiyetine yerleştirilmiş bir hakikattir. Fakat mesele “ben” demek değildir.
Asıl mesele, “Ben neyim ve kendimde gördüğüm bu şeyler gerçekten kime ait?” sorusudur.
İnsan kendisini müstakil bir varlık, müstakil bir kudret ve müstakil bir mâlikiyet sahibi zannederse ene, mânâ-yı ismî ile hareket eder.
Fakat: “Bana verilmiş. Bana emanet edilmiş. Bende görünen kudret benim mülküm değil. Ben müstakil değilim, muhtacım.” dediği anda ene'nin istikameti değişir.
Artık insan kendisine değil, kendisini gösteren hakikate bakmaya başlar. İşte burada mânâ-yı harfî devreye girer. Ve ene, insanı ubûdiyete götüren bir kapıya dönüşür.
Bediüzzaman'ın veciz ifadesiyle:
“Ubûdiyet-i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir.”
Buradaki sır şudur: Ene kendisinde kaldığı zaman enaniyet; kendisinden geçtiği zaman ubûdiyet doğurur.
Ubûdiyet yalnızca ibadet etmek değildir. Ubûdiyeti sadece namaz, oruç, dua ve tesbih gibi fiiller üzerinden anlamak eksik olur. Bunlar ubûdiyetin tezahürleridir. Fakat ubûdiyetin daha derin bir tarafı vardır:
Kul olduğunu bilmek. Mâlik olmadığını bilmek. Memlûk olduğunu bilmek. Hâkim olmadığını bilmek. Me'mur olduğunu bilmek. Kendi kudretinin sınırlı olduğunu, kendi ilminin mahdud olduğunu ve her an Rabbine muhtaç bulunduğunu bilmek... İnsan haddini bildiği ölçüde ubûdiyeti anlamaya başlar. Çünkü kulluk, insanın kendisini yok sayması değil; kendi hakikî makamını bilmesidir. “Ben kulum, O Rabbim.” Bütün mesele aslında bu iki cümlenin arasındaki nisbeti doğru kurabilmektir.
Fakat ubûdiyet burada bitmez
Tam burada ikinci soru ortaya çıkar: Kul olduğunu bilen insan, kâinata nasıl bakacaktır?
İşte şuhûd burada başlar. Çünkü insanın Allah karşısındaki makamı değiştiğinde, kâinat karşısındaki nazarı da değişir. Kendi hesabına bakan insan, her şeyi sebeplerle açıklamaya çalışır. Allah hesabına bakan insan ise sebeplerin arkasındaki mânâyı arar. Nimeti görür. Fakat nimette kalmaz. Mün'im'i arar.
Sanatı görür. Fakat sanatta kalmaz. Sâni'e intikal eder. Rahmeti görür. Rahîm'i hatırlar. Kudreti görür. Kadîr'i düşünür. İntizamı görür. Hakîm'e intikal eder. İşte bu nazar, mânâ-yı harfî nazarıdır. Ve bu nazarın neticesinde şuhûd ortaya çıkar.
Şuhûd, sadece görmek değildir. Şuhûdu yalnızca “gözle görmek” olarak anlamak, meseleyi daraltır. Şuhûd, görünen şeyde kalmamaktır. Bir ağaca bakarsın. Birisi sadece ağacı görür. Birisi ağacın hayatını görür. Birisi o hayattaki intizamı görür. Birisi intizamın arkasındaki hikmeti düşünür. Birisi hikmetten Hakîm ismine intikal eder. Göz aynı ağaca bakmıştır. Fakat nazarlar aynı değildir.
İşte mesele tam burada düğümlenir: Şuhûd, gözün gördüğünden ziyade nazarın nereye intikal ettiğidir. Bu yüzden şuhûd, çok şey görmek değil; gördüğünden doğru yere geçmektir.
Kâinatı görmek mi, kâinatta Allah'ı gösteren mânâyı görmek mi? Bence Risale-i Nur'un nazar terbiyesinde en önemli meselelerden biri budur. Aynı yağmur iki insana yağar.
Biri sadece yağmuru görür. Diğeri yağmurda rahmeti görür. Aynı nimet iki insanın sofrasına gelir. Biri yalnızca nimeti görür. Diğeri nimetin arkasındaki ihsanı ve Mün'im'i düşünür. Aynı musibet iki insanın başına gelir. Biri yalnızca acıyı görür. Diğeri kendi acziyetini ve fakrını fark ederek Rabbine yönelir. Hadise aynıdır. Nazar farklıdır. İşte şuhûd, hadisenin arkasındaki mânâyı okuyabilmektir.
Ubûdiyet nazarı değiştirir. Burada ubûdiyet ile şuhûd arasındaki asıl bağ ortaya çıkıyor. Ubûdiyet, insanın nazarını terbiye eder. Kul olduğunu bilen insan, kâinata kendi hesabına bakmamaya başlar. Artık soru değişir. “Bu nedir?” sorusunun yanında: “Bu neyi gösteriyor?” sorusu gelir.
“Bu nimet bana nereden geldi?” sorusu: “Bu nimet hangi ismin tecellisidir?” sorusuna dönüşür.
“Bu hadise neden oldu?” sorusu: “Bu hadisede Rabbimin hangi hikmeti okunuyor?” sorusuna dönüşür.
İşte burada insan, eşyanın yalnız maddî yüzünü değil, mânâ-yı harfî cihetini okumaya başlar. Bu da şuhûdun kapısını açar.
İdraksiz malumat, insanı hakikate yaklaştırır mı? Bugün belki de en büyük problemimiz burada. Çok bilgi var. Çok kitap var. Çok konuşma var. Çok izah var. Fakat bilgi arttığı hâlde hayret azalabiliyor. İnsan Allah'ın Rezzâk olduğunu biliyor. Ama sofrasındaki ekmeğin arkasındaki rızkı görmeyebiliyor. Allah'ın Hafîz olduğunu biliyor. Ama kendisini muhafaza eden İlâhî inayeti her an fark etmeyebiliyor. Allah'ın Rahîm olduğunu biliyor. Ama her gün gördüğü rahmet tecellilerine karşı ülfete düşebiliyor. Demek ki mesele yalnızca malumat değildir. Malumatın şuhûda dönüşmesi gerekir. Çünkü bilginin kalbe inmesiyle, hakikatin hayat içerisinde görülmesi arasında büyük bir mesafe vardır. Bazen insanın ihtiyacı yeni bir bilgi değil, bildiği hakikati yeniden görmektir.
Ülfet, şuhûdun sessiz perdesidir. Güneş doğuyor. Artık şaşırmıyoruz. Yağmur yağıyor. Artık hayret etmiyoruz. Bir çocuk dünyaya geliyor. Bunu sıradan bir hadise olarak karşılayabiliyoruz. Kalbimiz çalışıyor. Nefes alıyoruz. Gözümüz görüyor. Kulağımız işitiyor. Bütün bunlar her gün olduğu için, her gün gördüğümüz hâlde aslında görmüyoruz. İşte ülfet, şuhûdun önündeki sessiz perdelerden biridir.
Şuhûd ise alışılmış olanı yeniden okumaktır. Fakat bu, her şeyi olağanüstü görmek demek değildir. Bilakis sıradan görünen hadiselerin içindeki İlâhî tasarrufu, hikmeti, rahmeti ve rubûbiyeti okuyabilmektir.
Şuhûd ubûdiyeti besler. Şuhûdun asıl kıymeti burada ortaya çıkar. Bir insan Allah'ın nimetlerini daha fazla gördükçe şükrü artıyorsa, şuhûd ubûdiyete dönüşüyor demektir. Rahmeti daha fazla gördükçe duası artıyorsa... Kudreti daha fazla gördükçe teslimiyeti artıyorsa... Hikmeti daha fazla gördükçe itimadı artıyorsa... Rubûbiyeti daha fazla gördükçe kulluk şuuru kuvvetleniyorsa... İşte o zaman şuhûd, marifete; marifet de ubûdiyete dönüşmektedir. Bu sebeple hakikî şuhûd, insanı kendisine hayran bırakmaz. Rabbine hayran bırakır. İnsanın kendi marifetine güvenini artırmaz. Rabbine ihtiyacını artırır.
Peki ubûdiyet şuhûdu nasıl besler? Mesele tek taraflı da değildir. Nasıl ki şuhûd ubûdiyeti besliyorsa, ubûdiyet de şuhûdu besler. Namaz insanın nazarını toplar. Dua insanın ihtiyacını hatırlatır. Zikir gafleti dağıtır. Şükür nimetin sahibini gösterir. Tefekkür eşyanın arkasındaki mânâyı açar. Tesbih insanı tenzih ve takdire yöneltir. Böylece ibadetler yalnızca yapılan fiiller olmaktan çıkar.
Nazar terbiyesine dönüşür. İnsan daha şuurlu ibadet ettikçe daha dikkatli görmeye başlar. Daha dikkatli gördükçe daha şuurlu ibadet eder. İşte burada bir döngü meydana gelir: Ubûdiyet, nazar, şuhûd, marifet, daha derin ubûdiyet. Bu, yükselen bir dairedir.
Şuhûdun ölçüsü nedir?
Bence bunun çok basit bir ölçüsü var: Gördüğün şey seni nereye götürüyor? Nimeti görüp Mün'im'i buluyorsan... Sanatı görüp Sâni'i buluyorsan... Rahmeti görüp Rahîm'i hatırlıyorsan... Kudreti görüp Kadîr'e yöneliyorsan... Kendi aczini görüp Rabbine sığınıyorsan... İşte nazarın doğru istikamettedir. Fakat insan bütün bunları görüp yine kendisini merkeze koyuyorsa, burada ene yeniden devreye girer. “Ben gördüm. Ben anladım. Ben keşfettim. Ben biliyorum.” Bu defa şuhûd bile ene'nin malzemesi hâline gelebilir.
İşte ene'nin en ince imtihanlarından biri budur: Marifeti bile kendisine mâl etmemek. “Ben gördüm” yerine, Bana gösterildi. Ben anladım” yerine, "Anlamaya muvaffak oldum.” diyebilmek... Bu da yine ubûdiyettir.
Ene, Ubûdiyet, Şuhûd, Marifet
Bütün meseleyi bir zincir hâlinde toplarsak:
Ene: Ben neyim?
Mânâ-yı harfî: Ben neyi gösteriyorum?
Ubûdiyet: Ben kimin kuluyum?
Şuhûd: Gördüğüm neyi gösteriyor?
Marifet: Bu tecelliden Rabbim hakkında ne öğreniyorum?
İbadet: Öğrendiğim hakikati nasıl yaşayacağım?
Takvâ: Bu kulluk şuurunu nasıl muhafaza edeceğim?
Ve sonra yeniden: Daha derin ubûdiyet, daha keskin nazar, daha derin şuhûd, daha kuvvetli marifet...
İşte insanın hakikat yolculuğu budur.
“Ben”den “O”na
Belki bütün bu meselenin en kısa özeti şudur: Ene kendini bilir. Ubûdiyet haddini bilir. Şuhûd Rabbini gösterir. Marifet O'nu tanıtır. İbadet bu tanımayı yaşar. Ene, kendisinde kaldığında perde olur. Kendisinden geçtiğinde pencere olur. Ubûdiyetle haddini bildiğinde kul olur. Şuhûdla kâinata baktığında her şeyi birer âyet gibi okumaya başlar. Marifet arttıkça kulluğu derinleşir. Böylece insanın “ben” diye başlayan yolculuğu, “O”na doğru bir intikale dönüşür. Fakat bu intikal, “ben”i yok ederek değil; “ben”i doğru okuyarak gerçekleşir. Çünkü insanın meselesi “ben” demeyi bırakmak değil; “Ben”in neyi gösterdiğini anlamaktır.
Ve belki de ubûdiyet ile şuhûd arasındaki en sıkı bağ burada gizlidir: Ubûdiyet, insanın Allah karşısındaki makamını tayin eder; şuhûd ise o makamdan bakınca kâinatın ne söylediğini duyurur.
İnsan kul olduğunu bildikçe daha doğru görür. Doğru gördükçe Rabbini daha iyi tanır. Rabbini tanıdıkça daha derin kulluk eder. Ve kulluk derinleştikçe, bakışı yeniden derinleşir. Ene, ubûdiyet, şuhûd, marifet, ubûdiyet... Bu zincir, insanın “ben”den “O”na uzanan hakikat yolculuğudur.
Ne mutlu, gördüğünü kendisine değil Rabbine bağlayabilenlere...
Ne mutlu, malumatı marifete, marifeti ubûdiyete ve ubûdiyeti şuhûdî bir şuura dönüştürebilenlere...
Selâm ve duâ ile...
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.