Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Geleceğinizi düşünmek ve umutlu olmak sizi motive ediyor mu?

A+A-

Okuma Süresi: 10 Dakika

Meşhur kurbağa hikâyesi vardır; duydunuz mu bilmem.

Şöyle ki; köyün birinde,  zıp zıp zıplayan ve yaramazlık yapan iki kurbağa içi süt dolu minik bir havuza düşmüşler.

İkisi de dibi boylama aşamasındayken, biri öbürüne, “haydi kurtulmak için çırpınalım, çaba gösterelim” demiş.

Ancak arkadaşı, kötümsermiş: “Yandık, bittik, öldük!” diyerek hızla dibe doğru inmeye başlamış.

Kurtulma teklifi yapan kurbağa boğulmamak için başlamış çırpınmaya.

Çırpındıkça, süt havuzunun bu kısmında bir yağ tabakası oluşmaya başlamış.

Bir müddet daha çırpınınca, sütün üstüne toplanan yağ tabaksından bir ada oluşturmuş, oradan da bir sıçrayışla havuzun sahiline çıkmış.

Birinci kurbağayı batıran yeistir; yani umutsuzluk.

Diğerinin kurtulmasına vesile olan ise ümittir.

Birinci kurbağanın kurtulma çabası bile göstermeden dibi boylamaya razı görüntüsü sizce doğru mudur?

Bu bedbin ve karamsar tavırlı arkadaşın kurtulma çabası göstermemesinin muhtemel sebepleri arasında neler sayılabilir?

Kurtulma çabası gösteren ve sonunda başarılı olan kurbağanın bu azminin kaynağı neydi?

Bakmakla yükümlü olduğu insanlar mı?

Sosyal sorumluluk duygusunun yüksekliği mi?

“Kurtulmam lazım; çünkü…” diyebileceği diğer nedenleri mi?

Bu azimli kurbağanın geleceğe yönelik düşünceleri, planları, beklentileri, uzun arzuları daha mı baskındı?

Bu kurbağa, “çaresi olan şeyde acze düşmemeyi” ilke edinmiş olabilir miydi?

“Bu imkânât âleminde her şey mümkün”, diye de düşünmüş olamaz mıydı?

Bu kardeş kurbağa için düşündüğümüz tüm nedenlerin aksi olumsuz nedenler, diğer kardeş kurbağanın gark olmasına bir neden olarak düşünülebilir mi?

Hayattan beklentisi olmayan bu kardeş kurbağanın acaba onu sosyal hayata bağlayan tüm bağlarının kesilmiş olduğu düşünülebilir mi?

Onun, ölümü göze alacak kadar bunalım takılmasının sebepleri nelerdi?

Onu depresyona sokacak neler yaşamıştı?

Geçim derdi miydi?

Aşkına karşılık mı bulamamıştı?

Cep telefon mu yoktu?

Dizilerdeki gibi psikolojik sorunları yaşayan bir masum muydu?

Umut ve Fantezi Arasında İnsan

Oettingen ve Mayer’in (2002) yaptıkları bir deneysel araştırmada, gelecekle ilgili olumlu beklentiler içinde olmak (Allah hakkında hüsnü zan etmek; teslim ve tevekkül içinde olmak) ve olumlu düşünmek insanı hayata karşı daha fazla motive ediyor.

Yazarlar, gelecek hakkında iki düşünme biçiminden söz ediyorlar:

Biri, olumlu beklentiler; diğeri ise hayal fanteziler.

Olumlu beklentileri olan ümitvar kişilerin hayatlarında amaçladıkları bir hedefe ulaşmak için yüksek çaba ve başarılı performansları görülürken, gerçekleşmesi mümkün olmayacak hayaller kurup fantezi yapan kişilerin, bu fantezilerin gerçekleşmesi için herhangi bir çaba göstermedikleri görüldü.

Ancak, fantezi sahibi olup da karakter olarak baskın, siyasi ağzı ve girişimci yönü olan insanların, bu fantezileri nedeniyle kendisini ve çevresini felakete atma riski yüksek düzeyde öngörülmüştür. (Hitler vb.)

Araştırmacıların kullandığı denekler şunlardı: İş arayan mezunlar; karşı cinsten bir akranına aşık olan öğrenciler; bir sınava hazırlanan lisans öğrencileri, kalça protezi ameliyatı geçiren hastalardı.

Araştırma tam 2 yıl sürdü.

***

Fantezilerden Kaçının

Bir başka araştırmada, geleceği olumlu beklenti yargıları açısından düşünmek, motivasyonu ve davranışı olumlu yönde teşvik ederken, geleceğe dair anlık gelişen fantezilerin olması gereken umudu engellemesi nedeniyle kişi için bir dezavantaj olarak değerlendirilmiştir.

Bu arada toplumdaki “kültür”ün umut ve fanteziden hangisini daha fazla tetiklediğine ilişkin araştırmalar da söz konusudur.

Bu Anadolu topraklarının kültürü, tarih boyunca, fantezi umutlardan çok, gerçekçi umutları öne çıkarmıştır.

Bazı kültürler işgal ve kültür emperyalizminin empoze ettiği umutsuzluk aşılayan kültürlerin etkisindedirler.

Birinci dünya savaşı sonrası umut kırıcı dönemin yaşandığı işgallerde ve ikinci dünya savaşının yıkıcı sonuçları nedeniyle açılan soğuk savaş yıllarındaki kültür emperyalizminin etkisi tüm dünyayı ateşe atmıştır.

Burada verilebilecek en önemli örnek, İngilizlerin İstanbul işgali sırasındaki umutsuzluk pompalayan desiselerine karşı Bediüzzaman’ın tek başına karşı koymasıydı.

Bediüzzaman 1921 şartlarında, İstanbul’un işgalinde İngiliz işgalcilerine ve onların topluma empoze ettiği desiselere karşı neşrettiği “Hutuvât-ı Sitte” (6 Aldatmaca- 6 Yalan) eserinde işgalci İngilizleri yeren yere vurmuş; eseri temin eden işgalciler Bediüzzaman’ın “görüldüğü yerde vurulması” yönünde karar çıkarmışlardır.

Biz de kendimize sorabiliriz; içinde yetiştiğimiz “kültür” bizi rasyonel beklentilere mi itiyor, yoksa fantastik beklentilere mi?

(Kaynak: Oettingen, G. (1997). Kültür ve gelecek düşüncesi. Kültür ve Psikoloji, 3 (3), 353–381. https://doi.org/10.1177/1354067X9733008)

Sadece felsefi olarak ele alındığında, umut, çoğu zaman mantıklı, analitik düşünceyle çelişiyor gibi görünüyor. Ancak proaktif doğası nedeniyle, eylemdeki umut, kalbe dokunur ve kendi geçerliliğini oluşturur.

Her şey söylendiğinde ve yapıldığında, umut sahibi olmanın, sürdürmenin ve paylaşmanın paha biçilmez değerini bize kanıtlamak için bilimsel araştırmalara –aslında- ihtiyacımız da yok. Sağlığımızı iyileştirmek için çok çalışanlarımız için, büyük zorluklara rağmen umut, içsel sevgi ve desteğin vazgeçilmez bir altyapısını oluşturur.

Umut, daha çok umut verme eğilimindedir.

İçinde yetiştiğimiz kültürü iyi anlamak gerekir.

“Umut dini” olan İslamiyet’in öngördüğü kültür yerine, Kemalizm soslu eğitim sisteminden geçen gençlerin manevi bunalımı ortadadır. Ipsos’un yaptığı “Global Gençlik Araştırması”na göre, ülkemizde gençler, gelecekle ilgili olarak “umutsuz” lar.

Öte yandan işsizlik ve boşta kalmışlığın ıstırabı dindirilmezse, önümüzde kocaman bir depresif gençlik, umutsuz ve mutsuz bir gelecek, bizi bekliyor demektir.

İnsan “Tul-i Emel” İle Doğmuştur

İnsan için 3 zaman dilimi vardır: Dün, bugün ve yarın.

“Bugün” ile kastımız geniş bir gün zamanı değil, “şimdi” yani nefes aldığımız “an”dır.  O andan hemen öncesi “mazi”, nefesi verdiğimiz andan itibaren ise “müstakbel”dir. Mazi ve müstakbel bizim için bir “âlem-i gayb’tır.”  (Otuzuncu Lem’a, İsm-i Hayy)

Düşündüklerimiz bizi motive eder; ancak lehimize olan düşüncelerimizden söz ediyoruz.

Psikolojik bir sorunu olmayan “normal” insanın zihni daima ileriye doğru çalışır. Depresifler ve diğer psikolojik takıntılı düşünme hastalıkları insanı ters yöne sevkeder; geçmişe takabilir.

Sürekli geçmişi konuşan insanlar veya topluluklar (cemaatler) depresif topluluklardır ve feminen özelliklere sahiptirler; çabuk bozulurlar ve çabuk bozarlar.

Depresif tipler, çevresindekilerin her hareketini, her sözünü kaydederler ve zamanı-yeri gelince silah olarak kullanırlar.

Ancak bu tipler, biriktirdikleri bu eleştirileri dostlarına karşı da kullanıyorlarsa, hasta bir topluluktan söz ediyoruz demektir.

Geçmişe takılıp kalmak, geleceği ıskalamaya sebep olabilir. Beğendiğim bir söz vardır: Dünün güneşiyle bugünün çamaşırı kurutulmaz. Dün dürdür, bugün bugündür.

Bediüzzaman “Ya yeni hal veya izmihlal!” cümlesiyle ne demek istemişti?

Sürekli geçmişi konuşan insanların geleceği olmaz; bu tip insanların oluşturduğu toplumlar yaşlanmış topluluklardır.

Vaad ve Vaîd / Ümid ve Yeis / Havf ve Reca

Olumlu beklentiler (Emel, umut, ümid, ümit) insanı yaşamaya karşı motive eden dinamiklerdir.

Rabbimiz bizi sürekli olumlu düşünmeye sevk etmektedir.

En korkuncu, kulun Rabbine su-i zannıdır.

Hatta “Kendisi hakkında” bile olumlu düşünmemizi ister.

“Kulum beni nasıl zannederse, ona kendisinin zannıyla davranırım!” diyerek, “Düşünme inceliğimiz” hakkında bizi yeniden düşündürür.

“Cennet vaadiyle” bizi olumlu beklentilere doğru itelemiyor mu?

“Vaad”ler; insanı daha gayretli yapar. Çaba gösteremeye sevk eder. İlahi vaatler insanın gerçek ihtiyacını cevaplayan gerçekliği tartışılmaz vaatlerdir.

İnsanların vaatleri görecelidir. Güvenilir insanların vaatlerinde gerçeklik daha fazlayken, güvenilmez insanların vaatleri hile ve kandırmaya yol açar.

Güvensiz insanlar güvensiz toplumlar oluştururlar.

Umut sömürücülerine dikkat!

Vaid ise, istenmeyen beklentiler; tehditlerdir. “Şunu, şunu yapmazsan şu cezaya çarpılırsın!” demektir.

“Cennet” vaad edilmiş bir umut, “Cehennem” insanı ikaz için bir vaid”tir.

Rabbin va’dinden dönmez. “Hulfu’l vaad” O’na yakışmaz.

Tevehhüm-ü Ebediyet

İnsanı ölmeyecekmiş gibi hayata tutunduran emellerinin uzunluğudur.

Ancak, her şey yolunda gitmiyorsa, bu defa hayat ona usanç verir. Kendisini eğlenceye daldırıp gafletle sorumluluklarından kaçmaya çalışır.

Ölüm hakikatiyle yüzleştiğinde veya kaderden gelen bir musibet taşıyla uyarıldığında keyfi kaçacaktır. İnsandaki bu bitmek tükenmek bilmeyen arzularının uzunluğu kendisinin ebediyen yaşayacağına olan sanısıdır.

Tevehhüm-ü ebediyet (Hiç ölmeyecekmiş duygusu)  ile kurduğu sanal dünyası, küçük bir darbeyle tıpkı camdan yapılmış bir fanusun parçalanması gibi paramparça olur. O halde uzun emellerin kaynağı olan “ölmek istememe” hissini sıkça hatırlamakta yarar vardır (21. Lem’a).

Olumlu beklentiler olarak ifade edilen “Emel-Umut” insanları canlandıran özelliklere sahip bir terminolojidir.

Bu kavramın zıddı olan fanteziler İslam literatüründe “Yeis” olarak belirtilmektedir.

20. yüzyılın erken filozofu Bediüzzaman, “Emel”in insan için bir dayanak noktası olduğunu belirtmesi ilginçtir. Bu konuda şu veciz ifadeyi kullanmaktadır:

“İnsanları canlandıran emel,  öldüren yeistir.”

Meşhurdur ki, biri demiş: ‘Eğer bir nokta-i istinat bulsam, küre-i zemini yerinden oynatırım.’”  (Sünuhat)

Münazarat kitabının sonuna eklediği bir sualde, “Tembellik zindanına düşme nedenlerini saydığı sekiz sebepten birincisi, tıpkı Hutbe-i Şâmiye eserindeki 6 hastalıktan birincisi olduğu gibi “ümitsizliktir.”

Şöyle der:

“Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir. İşte, himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd olan yeis rastgelir. Kuvve-i mâneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı “Rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz." (Zümer Sûresi, 39:53.) kılıncını istimal ediniz.

Umudun Beyni – Beynin Umudu

Neuroimage” dergisinde yayınlanan “Hope and the brain: Trait hope mediates the protective role of medial orbitofrontal cortex spontaneous activity against anxiety”

(“Umut Ve Beyin: Sürekli Umut, Anksiyeteye Karşı Medial Orbitofrontal Korteks Spontan Aktivitesinin Koruyucu Rolüne Aracılık Eder.) başlıklı makalede araştırmacılar, pozitif psikoloji alanında merkezi bir araştırma konusu olarak umudun, bireyin hem eylemci düşüncesini  (yani, hedeflere ulaşmak için eylemleri başlatma ve sürdürme motivasyonu) hem de düşünce yolu oluşturma (yani hedeflere giden yollar bulma kapasitesi) olduğunu açıklamışlardır.

Daha önceki birçok araştırmadan elde edilen kanıtlar, depresyona yol açan endişeden korunmada da umudun önemini göstermiştir.

Bununla birlikte, umudun nörobiyolojik temeli ve umudun beyindeki kaygıyı nasıl azalttığının altında yatan mekanizma hakkında çok az şey bilinmektedir.

231 lise öğrencisi üzerinde bir araştırmada ilginç sonuçlar bulundu. Araştırma sonuç olarak şunu buldu:

“Umut” ile “Beyin” arasındaki korelasyon analizleri, umudun ödülle ilgili işleme, motivasyon üretimi, problem çözme ve hedefe yönelik davranışlarda yer alma becerilerinde yüksek ilişki buldu.

Aynı zamanda da bu durumda olan çocuklarda kaygının düşük düzeyde olduğu görüldü.

Ayrıca, umudun anlık değil, sürekli olması durumunda hayal kırıklığını önlediği görüldü.

Genel olarak, bu çalışma, özellikle umudun altında yatan işlevsel beynin girdi ve çıktıları beyin aktivitesinin koruyucu rolüne aracılık eden bir potansiyel mekanizmaya işaret etti.

“Sürekli umudun” (sürekli ümit etme) problem çözme ve hedefe yönelik engelleri aşma konusunda olumlu etkileri görüldü.  Kaynak: https://www.researchgate.net/publication/317252701_Hope_and_the_brain_Trait_hope_mediates_the_protective_role_of_medial_orbitofrontal_cortex_spontaneous_activity_against_anxiety)

Umut Bilimi

Beyin çalışmaları yapan uzmanlar “umut” kavramına yüklenilen anlamları araştırdılar.

Bulgular, çoğunlukla umut duygusunun beyni olumlu yönde değiştirdiği yönündedir.

Fiziksel olarak, beyin umut hissini yaşarken beyin hücrelerine kimyasalları pompalar.

Bu kimyasallar farklı vücut ağrılarını engelleyebilir ve iyileşmeyi hızlandırabilir.

Bulgu olarak diyebiliriz ki, “Umut, inanç ve beklentilerdir.”

Yüksek beklenti ve umut, beynin morfinin etkilerini taklit eden endorfin ve enkefalin adı verilen nörokimyasalları serbest bırakmasına neden olur. Bu ise, beynin, engellerin üstesinden gelip, kendini rahatlatması soncunu verir.

Soluduğumuz oksijen kadar umudun da hayati olduğuna inanın.

Yakın zamanda yapılan bir çalışmada Çinli psikologlar, umudun beyni kaygıya karşı koruduğunu keşfettiler. (https://bigthink.com/hope-optimism/scientists-find-out-how-hope-protects-the-brain)

https://markrobertwaldman.com/ sitesinde yazan sinirbilimci  Mark Robert Waldman Umudu kucaklamak, sağlıklı bir beyin ve yaşam tarzını sürdürmek için muhtemelen ihtiyacımız olan en önemli şeydir.” diyor.

Waldman’a göre, umut, frontal loblar tarafından yönetilen karar verme ve problem çözme yeteneklerini harekete geçiriyor. Bağışıklık sistemini uyarıyor. Bizi harekete geçmeye motive ediyor. Umutsuzluk (yeis) durumunda depresyona girmek kaçınılmazdır ve bu durumda da beyin kapanmaya başlıyor.

Neden günlük hedefinize ulaşma yolunda engellerin üstesinden gelebileceğinize inanarak "umut" nöronlarınızı ateşlemeye çaba göstermiyorsunuz?

Ardından, içinizdeki acil sorunları, çatışmaları ve korkuları çözmenize yardımcı olacak akıllı planlar yapmıyorsunuz?

Başarı öyküleri ve umut

Umutta (El-Emel) hak, hakta sebat vardır.

İstikamet vardır,

Çizgi vardır.

İlkeli bir duruş vardır.

Dini-dünyevi pek çok alanlarda başarılı olmuş insanların hayat hikayeleri onu okuyanların beynindeki ayna nöronları harekete geçirmesi bakımından önemlidir. İnsana şevk verir. motive eder ve umut aşılar.

Tarihte yer almış dini liderlerden savaş komutanlarına kadar, umut ile örülmüş hayalleri onları zaferlere iletmiştir.

O umut, başta Peygamber Efendimizin hendek savaşı öncesindeki hendek kazma sırasında, balyozunu taşa vurduğu sırada çıkan kıvılcımları izleyen sahabelerine “Şimdi Kisranın saraylarının yıkıldığını görüyorum,” umududur

Savunan insanların masumiyetini “umut” ve yüksek beklenti ile karşılayıp harekete geçirmek gerçek liderliğin de umutla şahlanmasına bir örnektir.

O umut, Bediüzzaman Hazretlerinin İslam dünyasının altı hastalığının başına koyduğu “Birinci Hastalık” olan “Ye'sin”, “ümitsizliğin” içimizde hayat bulup dirilmesini göstermesi açısından İslam aleminin beklenen son umududur.

Çözüm olarak sunduğu ise psikolojik alandan bir kavramdır:

"El-emel."

Bu kelimedeki ön ek “El”, İngilizcedeki “The” gibi bir işleve sahiptir. Yani rastgele bir “emel” değil burada sözü edilen; “sınırları” “kimden isteneceği” ve “Kim için ve ne için istenildiği” belli olan bir “Emel” den söz ediyoruz

“Yani, rahmet-i İlâhiyeye kuvvetli ümit beslemek.”

Rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz." (Zümer Sûresi, 39:53.)

Umudun Su-i İstimali

Çoğu insan, hayattan çok şey beklemediğini söyler. Siz bunlara inanıyor musunuz?

Oysa insan beklentileri hayal gücüyle sınırlanmıştır; yani sınırsızdır; hayal nereye gitse orası bir ihtiyaç olarak hissedilir.

İnsan, ruhunun bir parçası olan “Tul-i Emel”i disipline edemezse, çeşitli su-i istimallere, yanlış inançlara ve rasyonel olmayan davranışlarda boğulur.

Sosyal hayatta bir başka insan tarafından duyguları ve paraları sömürülen milyonarca insan görürsünüz.

Kullanılması gereken yerde kullanılmayan umut, bazen bir piyango biletine, bazen bir spor totoya veya benzer şans oyunlarına kurban gider.

“Brainpickings” sayfasının editörü Susan Sotang "Mümkün olduğunca az şey beklersem   incinmeyeceğim,” demişti sayfasında; güzel bir düşünce. Ben de Susan’a diyorum ki, “Susan; sen yalnız Allah’tan iste; tıpkı Mevlana Câmi’nin tavsiyesi gibi:

1. Yalnız Biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.

2. Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.

3. Biri talep et; başkaları lâyık değiller.

4. Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.

5. Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.

6. Biri söyle; Ona ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir.

Bedizüzaman da, Mevlana Câmi’ de biz insanların çok şeye hem de en iyisinden, harika şeyler beklemeye eğilimli olduğumuzu bilmezler mi?

Bediüzzaman ubudiyet konusunda yazdığı İşarat’ul-İ’caz’ın bir ayetinin tefsirinde insanı şöyle nitelemişti:

“İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acip ve lâtif bir mizaç ile yaratılmıştır. O mizaç yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ, insan, en müntehap şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

Görüldüğü gibi, insan kendine bir konfor alanı oluşturma peşindedir.

Bu nedenle hayalleri fanteziye dönüşebilir. Ancak fantezilerin aldatıcılığı karşısında insan çok aciz ve çok zayıftır.

İnsan kendi dengesinin mimarı olmalıdır; gerçekçilikle fantezi arasında bir denge...

Yazıyı, çok bildiğiniz ama belki yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda düşünmemiş olabileceğiniz bir Bediüzzaman’ın bir metniyle sonlandıralım:

“Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” (Sünuhat)

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum