Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi-5

ESMAÜ’L-HÜSNA VE İNSANIN KEMAL YOLCULUĞU

İnsanın Akıl, Nefis ve Kalp Gelişim Seviyeleri

Bediüzzaman izaha devam ediyor: “Tabakalar şunlardır:

“Birincisi: Ehl-i fikir, ehl-i velâyet, ehl-i nübüvvetin işârâtıdır.

İkincisi: Cismanî cihazatla kemâline sa'y edip hakikate gidenleri; ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimâliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri; ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir.

Üçüncüsü: Enâniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlâliyle hakikate giden; ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikati aramaya giden; ve iman ve Kur'ân ile, fakr ve ubûdiyetle hakikate çabuk giden, ayrı ayrı istidatta bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilâflarına işaret eden temsillerdir.”

[Koyu kırmızı yazılanlar, Zühre’ye işaret ediyor. Yani Zühre grubunun tabakaları…

Birinci tabaka, "külli seviye”yi;

İkinci tabaka "hususi seviye”yi;

Üçüncü tabaka ise "cüz’î seviye”yi ifade ediyor.

Zührenin külli seviyesi, "ehl-i fikir” fakat, nefsinin gölgesindeki ehl-i fikir… Kendi düşüncelerini beğenen ve onları kendi rengi olarak gösteren ehl-i fikir…

Zührenin hususi seviyesi, bedenini ibadetlerle ve riyazetlerle nurlandırmakla hakikate gitmeye çalışanları ifade ediyor. Bunlarda da amelini beğenme ve onları kendi gayretlerinin sonucu gösterme hissi olmaktadır.

Zührenin cüz’î seviyesi ise, kendi düşüncelerine güvenen, başkalarına güvenmeyen, başkalarını duymak istemeyen, gururlu ve kuru akılla yol almaya çalışan kişilere işaret ediyor. Buradaki enâniyet, dünyevi hayat gayesiyle kafasını çalıştırmaya dairdir. Yoksa külli seviyedeki “ehl-i fikir” de düşünüyor. Bu cüz’î seviyedeki tefekkür Karun gibi mal-mülk kazanma gayesiyle ilimle meşgul olmadır. O yüzden Karun "Bunları ben kendi ilmimle elde ettim ” diyor.[1] Bu grupta da kazancını kendi elde ettiğini düşünme, Allah’ın ihsanı olarak görmeme, kendi aklına güvenme hissi oluşur.

Zühre’yi süzdüğümüzde ve hakikatine indiğimizde, her şeyi “kendi” merkezli düşünen, her şeyi “kendisine dayandırarak” hareket eden bir algıda olduğunu görürüz.

Koyu mavi yazanlar, Katre grubuna ve tabakalarına işarettir. Onları da üç seviye olarak sıralayabiliriz.

Katre’nin cüz’î halindeki kişiler nefsini arındırmadan ilim ve hikmet, akıl ve marifetle fikren ilerlemeye çalışıyorlar.

Katre’nin hususi halindekiler "nefsini tezkiye edip ” aklını istimal ederek mücahede yapıyor ve fikren ilerliyorlar. Nefsin “gözüyle gördüğüne var diyen” materyalistçe algılarından kendilerini bir derece kurtarıyorlar.

Katre’nin külli hali ve en ileri hali ise evliyalar oluyor. Yani bu yolun sonu aklı “hikmet” üzere çalışan bir evliya olmak…

Katre’yi, süzdüğümüz ve hakikatine indiğimizde ise “sebeplere takılma” boyutu olduğunu görürüz. Katre-i akıl, sebeb-müsebbeb bağı, evvel-âhir sistematiğinin yaratılışının arkasındaki “hikmet” ve “İlâhî İrade”ye geçeceği yerde onda nesnelere, kişilere, olaylara, bunların tabiatlarına takılma söz konusudur. Vahyin gölgesi ve terbiyesine girmeden “tabiat gecesi”nden “Hakikat gündüzü”ne geçemez.

Zühre, enfüsü putlaştırırken; Katre, âfâkı putlaştırır. Zühre için, enfüste zevk ve lezzetlerin kaynağı olan “kendisi” ve “bedeni”, âfâkta ise zevk ve lezzetlerin aracı ve vesilesi olan “madde” puttur. Kur’anın tabiriyle madde ve nefs-i emmare, insanı ulviyet makamından süfliyyete düşüren bir “Cibt”tir.

Katre içinse enfüste “enaniyet”, âfâkta ise “tabiat” bir puttur. Enaniyet, istiklaliyet isteyen, kayıt altına girmek istemeyen hallerinden ötürü sınırları çiğner, zulüm yapar. Bu açıdan Kur’an enaniyet ve tabiat için “Tâğût” adını verir. Kur’an-ı Kerîm, Nisa suresi 51. âyette gerek Cibt gerek Tâğût için insanların iman ettikleri birer sahte ilah gibi olduklarını şöyle ifade eder:

“Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Cibt ve tâğûta iman ediyorlar, sonra da kâfirler için “Bunlar Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar.”

Koyu yeşil renktekiler ise Reşha grubuna ve tabakalarına işarettir. Onları da üç seviye olarak sıralayabiliriz.

Reşha’nın cüz’î seviyesi iman ve Kur’an ile, fakr ve ubudiyetle ilerlemeye çalışıyor. Fakat Kur’anı zikir amaçlı okuyor.

Hususi reşha ise, kalbini zikir ve aşk ile tasfiye ederek iman ve teslimiyetle ilerliyor. Mutasavvıflar gibi…

Reşhanın Külli hali ise, ehl-i nübüvvet… Yani vahiy alan nebiler veya onların varisçileri olan asfiyalar… Yani ilham alan evliya âlimler…

Reşha’yı süzdüğümüz ve hakikatine indiğimizde karşımızda Allah’tan başka hiç bir şeyi kudret ve te’sir sahibi görmeyen, kendini ve her şeyi zâtında aciz ve bir hiç olarak görüp hisseden bir yapı buluruz. Bu yapısıyla Reşha, enfüste “hakikat” ve “ehadiyet” cilvesine eriştiği gibi, âfâkta da “hakikatü’l-hakaik” ve “vâhidiyet tecellisi” ne erişir. Onunla Allah arasında hiçbir perde yoktur. Tevhid-i hakiki ehlidir.

Bu cihetiyle Reşha, daima her şeyi İlâhî bir mühür, damga ve imza olarak okuyacak şuhûdî göz sahibidir. Her şeyi doğrudan doğruya Kader Kalemi’nin yazgısı, Kudret Kalemi’nin yazısı olarak müşahede eder. Her şeyi Allah’a verir. Allah’tan bilir. Allah namına her şeye nazar eder. Her şeyi Allah için seçer, yapar ve yaşar. Ne kendinde ve arzularında boğulur, ne de kâinatta ve sebepler bataklığında saplanır kalır.]

[1] Kasas suresi, 78.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.