Erdem AKÇA
İlim ve Nur İlişkisi-2
Evet, insanın sonsuz mutluluklar, sonsuz nurlar, sonsuz güzellikler, sonsuz hayat ve nimetler isteyen ruhunu, Allah’tan başka kim teselli edebilir? Hem insanın sonsuz korkular, sonsuz endişeler, sonsuz tereddütler, sonsuz eziklikler, sonsuz çâresizlikler hisseden ve cayır cayır yanan ruhuna Allah’tan başka kim ve ne ferah verebilir, onu teskin edebilir? Hem insanın diğer insanlara, hayvanlara, bitkilere, cinlere, ruhanilere, geçmiş ve gelecek zamanda yaşayanlara dair endişelerini, üzüntülerini, korkularını, ızdırap ve acılarını, kim dindirebilir? Allah’tan başka hangi külli kudret, hangi külli irade, hangi külli ilim sahibi bunları insana azap olmaktan çıkartabilir? Hem her bir insandaki beka aşkı, ebediyet arzusu, sonsuz mutluluklar arayışı ve tatminsizlikler Allah’tan başka ne ile giderilebilir? Evet bütün bunlar ancak Allah ile çözülebildiği için Kur’an bütün inatları ve temerrüdleri kırarak şöyle der: “Uyanın! Aldanmayın! Kalpler ancak Allah’ı anmak ve Onunla bağlantıya geçmekle mutmain olabilir.”[1] Bu itminan, bir manevi kanun olarak tarih boyunca bütün insanlıkça tecrübe edilmiş bir gerçektir. Hem Kur’an bu noktada yine değişmez ve zaman-üstü bir realiteyi akıl, kalb ve ruhlara nakşeder: “Allah’ın nur vermediği kişi hiçbir nura eremez.”[2]
Evet, nura ermeyende korku kaçınılmazdır. Allah’tan kaçanın, Onun emir ve yasaklarının tersini yapanın dünyası daha da karardığı, hatta cildinin dahi kararmaya başladığı insanlık tarihi boyunca tecrübe edilmiş bir meseledir. Böyle kişiler vehimlerin, panik atakların, korkuların, sinir veya tutkuya dayalı takıntı veya nevrozların esiri, kölesi, mahpusu olduğu da bilinen ve halen gözlenen bir realitedir. Allah’tan uzak bir hayat, derecesine göre zifirî karanlıktır; Allah ile bir hayat ise, derecesine göre bir nûr âlemidir.
Evet insan mutlak karanlık olan mutlak yokluk ile mutlak nur olan, Allah arasında bir gidiş geliş yaşar. İnsanın benliği ve nefsi, onu karanlık ve yokluğa çeken yönleri iken; insanın aklı, kalbi, vicdanı ve ruhu, onu Ezelî ve Ebedî, Mutlak ve Kuşatıcı Nur’a yönlendiriyorlar. O Ezelî Nûr’a yaklaşmanın, Onun nuruyla boyanmanın en kısa yolu secdedir. Yani “Ben, Sensiz hiçim, yokum! Sensiz hayatım yokluk karanlıkları, hiçlik ızdırapları ile dolu” şeklinde bir hissedişle Allah’ın huzurunda silinme ve sönmedir. O secde ânı hadiste bildirildiği üzere “Kulun, Rabbine en yakın olduğu andır.”[3] Hem o an “Biz insana şah damarından daha yakınız” hakikatinin âcizlik ve çaresizlik içinde inkişaf edeceği andır. Bu secde, nura eriştirir. Nur ise, Allah’ın insan ruhundaki tecellisidir. O nur, o ruha hâkim olur; onu yönetimi altına alır. Ki buna, velâyet denilir. “Allah müminlerin velisi ve yöneticisidir; onları karanlıklardan nura çıkarır”[4] âyeti bunu bildirdiği gibi; o İlâhî hâkimiyetin eserini ise Kur’an şöyle ifade eder: “İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker”[5] (Hak namaz, hiçlikle kılınıp nura erdiren namaz, fuhşun ateşini söndürür; belirsizliklerin karanlıklarını ise giderir.) Fahşâ, aşırı şehvet arzusudur ki bir alev gibi insanı yakar. Nûr-u İlâhî, ruhtan fışkırıp nefsin alevlerini söndürür. Münker ise, belirsiz ve karanlık kılınmış şey demektir. İlâhî nur namaz çeşmesinden akıp ruh için belirsiz ve karanlık görünen gelecek zamanı, o ruha muayyen ve Allah’ın takdir avucunda gösteren bir göz olur.
Geleceği karanlık ve belirsiz görmek, ene’nin âcizliği ve çaresizliğindendir. Allah, benlik yapana gelecek zamanı, karanlık ve belirsiz kılarak onun câhil kafasını sayısız endişe ve ihtimal çekiçleriyle dövüyor, onun hırçın ruhunu da korkular balyozuyla eziyor. Secde edene ve “Hüve, Hüve” diyene ise, geleceği aydınlık ve parlak kılıyor. Namazdaki bu nur, İbn-i Arabi’ye bütün gelecek ömrünü gösterir; hem Üstad Bediüzzaman’a kendi hücre ve zerrelerinden tut, bütün âleme ve bütün mâzi-müstakbele hükmeden İlâhî saltanatın inkişafını gösterir; hem Hz. Pîr-i Mutlak’a (ASM) eşsiz bir ruhani lezzet ve manevi zevkin menbaı olur.
Namaz kulun Allah’ı hissedişidir. Bu nurlu ruh hali, ferah ve sevinçle ışıl ışıl parlayan bir simayı kişiye hediye eder. Bu saadetli yüzü Kur’an “Sîmahum fî vücûhihim min eseri’s-sücûd”[6] (Onların secdelerinden gelen bir iz, bir belirti, bir parıltı onların yüzlerinde, simalarında görünür.) Hz. Peygamber (ASM), İslamiyet denilen dinin amel kısmının nura kavuşturuculuğunu şöyle anlatır ve Allah’a seslenir: “Yâ men şeraha bi’l-İslâmi sudûra’l-mü’minîn”[7] (Ey müminlerin, iman hissini taşıyan ve yaşayanların sadırlarının, manevi merkezlerinin kapılarını İslamiyetle açan, onların imanlarının hakikatini âleme gösteren Zât-ı Müşerrih!) İman nasıl ki insanı çekirdek, habbe yapıyor; İslamiyet ise, onu ağaç haline getiriyor. Bu kâinat bostanında ve bahçesinde hakikatin zeminine kök salmış bir ağaç, bir sarmaşık kılıyor. Bu çekirdeklikten ağaç olmaya yönelişin adı, “tekemmül” dür.
Allah bu çekirdekleri 2 şekilde çatlatır: Cihad ve Sabır…[8] Evet, Onun bir ismi de, Fâlıku’l-Habbi ve’n-Nevâ’dır (tohum ve çekirdekleri çatlatan).[9] En hızlı çatlama, cihadladır. Cihad, çekirdeğin kendi isteğiyle filizlenme çabasıdır. Bu noktadan cihad esnasındaki kulda bir çatlama çabası, bir inşirah ve şerh-i sadra erme gayreti ve kendi kabuğundan çıkma uğraşı ve debelenmesi vardır. Sabır ise, tembel ve gayretsizleri, Allah’ın hadiselerle zorla çatlatmasıdır. Sabır ehlinin başına, belalar yağar; cihad ehli ise, kendisi belaya atılır. Bu belâlar sabır ehlini, manevi şehadete ve hakkı müşahedeye eriştirir. Cihad ehli ise, atılganlığı ile maddi-manevi şehadete, hakkı şuhuda ve müşahedeye kendileri erişirler. Kur’anın genelinden ve özellikle Kehf sûresi, Hz. Musa (AS) kıssası ve En’am suresi Hz. İbrahim (AS) kıssasından anlaşıldığı üzere bela ve sabır, Hz. Musa-meşreplere (AS), Hz. Yâkub (AS) gibilere; cihad ise, Hz. İbrahim-meşreplere (AS), Hz. Yûsuf (AS) gibilere düşen bir haldir. O Hz. Yûsuf-meşrep (ASM)’a emredilir ki: “De ki: ‘Ben sizi basiret üzere kurulu bir yola çağırıyorum.’ ”[10]
Bu cehd, cihad ve gayret tembel kedileri, hak ve hakikat meydanlarının arslanları ve kaplanları haline getirir. Öyle ki Kur’anın remzen işaret ettiği üzere, her bir dünya âşığı eşekleşmiş nefisler, onları ölüm aslanı olarak görüp onlardan kaçarlar.[11] Bu sırrı anlayan Cizreli âlim İbnü’l-Esîr 7.000 sahabenin hayatını tek tek ele aldığı ve anlattığı 5 ciltlik kitabına “Üsdü’l-Ğâbe” (Ormanın Arslanları) adını vermiştir.
[1] Ra’d sûresi, 28.
[2] Nûr sûresi, 40.
[3] Müslim, Salât 207,215.
[4] Bakara sûresi, 257.
[5] Ankebût sûresi, 45.
[6] Fetih sûresi, 29.
[7] Cevşenü’l-Kebîr, 96. Bâb, 6. Ukde.
[8] Bakara sûresi, 153-157; Âl-i İmran sûresi, 141-142; Muhammed sûresi, 31.
[9] En’am sûresi, 95.
[10] Yûsuf sûresi, 108.
[11] Cuma sûresi, 5; Müddessir sûresi, 49-51.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.