Elif GÜNEŞTEKİN
İmtisal Sırrı
Bir suretin üzerine alınması, bir topluluğun kurulması
Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin 1339 senesinde Meclis-i Mebusan'a hitaben yazdığı hutbe üzerine bir tahlil. (Mesnevi-i Nuriye, Hubab)
Zafer kazanılmıştır; asıl mesele şimdi başlar
İstiklal Harbi kazanılmıştır. Üstadım Said Nursî hazretleri, zaferi kazanmış mücahidlere ve Meclis'e hitaben yazdığı hutbeye, Nisâ sûresinin namazı "mü'minler üzerine vakitleri belirlenmiş bir farz" olarak tanımlayan âyetiyle başlar; ardından seslenir: "Ey mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd!"
Bu açılış, hutbenin gayesini şifreler hâlde taşır. Hitap bir bireye değil, aynı vazifede beraber çalışan bir topluluğa yapılmıştır. Meclis-i Mebusan bir topluluktur ve böyle bir topluluğun fayda verebilmesi, üyelerinin ortak bir payda etrafında birleşmesine bağlıdır. Açılış âyetinin bizzat farz namazdan bahsetmesi de tesadüf değildir: namaz burada hem ilk nasihatin konusu hem de bu topluluğun birleşebileceği somut ortak paydadır.
Ve hutbenin ilk cümlesi, zaferin ardından söylenmesi beklenen bir tebrik değil, bir ihtardır:
"Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlahiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa nimet şükrü görmezse gider." (Mesnevi-i Nuriye)
Zafer bir eşiktir; asıl sınav o eşikten sonra başlar. Hutbenin on maddesi boyunca istenilen imtisal sırrı olarak bakabiliriz. En yüksek mertebeden (Meclis, mücahidler, âlem-i İslâm) en avam topluluğa (tabaka-i avam, bir aşiretin fertleri) kadar aynı şekilde işleyen bir imtisal sırrını ve neticelerini bu hutbe ile kavramaya çalışacaz.
İmtisal, lügat itibariyle "bir emre uymak" diye ifade edilebilir. Bu asıl mana için eksik bir ifade olarak kalabilir.
İmtisal, Arapçada م ث ل kökünden gelir. Misl (benzer), misal (örnek), temsil (bir şeyin yerine geçerek onu göstermek), timsal (suret) kelimeleriyle aynı kökten. Kökün merkezinde benzeşme vardır.
Buna göre imtisal, emri yerine getirmekten ziyade; emrin tarif ettiği sureti üzerine almak, o surete benzemektir. Emir keyfi bir dayatma değil, bir suretin tarifidir; imtisal ise o tarifi kendi üzerinde tahakkuk ettirmektir. Bu yüzden imtisal eden kişi bir emri yerine getirmekle aynı zamanda o emrin şekline bürünür, kendisi o emir için bir misal hâline gelir.
Hutbenin bütün nasihatleri, imtisalin şu altı yüzünden birine dayanır: sureti üzerine almak, o suretle benzeşenlere bağlanmak, benzenilen bir misal hâline gelmek, ne yaptığının şuurunda olmak, emrin kudretine bağlanarak kendi acziyle yapamayacağını yapmak ve bütün bunları külfetle değil şevkle taşımak.
Meseleye girmeden önce, imtisalin ne kadar geniş bir zemine oturduğunu görmek gerekir. Üstadım hazretleri, Sözler'de eşyanın fıtratındaki meyelanları; tohumun büyümeye, ateşin yakmaya, suyun akmaya olan meylini, evamir-i Rabbaniyeye imtisal olarak okur. Her mahlûkun fıtratına yerleştirilmiş eğilim, aslında ona verilmiş emre uymasının ifadesidir.
Bu okuma, imtisali insana mahsus bir dinî vecibe olmaktan çıkarıp varlığın işleyiş kanunu hâline getirir. Kâinatta her şey, farkında olmaksızın, kendi fıtratındaki emre imtisal etmektedir; "düzen" dediğimiz şey bu imtisalin toplamıdır. Tohum kendi fıtratındaki emre uymasa filiz vermez.
İnsanı ayıran nokta tam buradadır: insan, imtisali geri çekebilen varlıktır. Bu yüzden hutbe boyunca bir rica ve bir ihtar dili kullanılır; taşa, tohuma, orduya emir verilir, insana ise nasihat edilir. Ve bu yüzden ihmalin ağırlığı da başkadır: ihmal eden insan yalnız bir kuralı çiğnemiş olmaz, kâinatın bütününün içinde bulunduğu hâlden ayrı düşmüş olur.
İfadeler dışarıdan konmuş bir ceza-mükâfat kuralı gibi okunabilir. Lakin değildir. Her işin kendi fıtratı vardır ve o fıtrat, hangi davranışın onu ayakta tutacağını kendiliğinden belirler.
Meseleyi en yalın hâliyle şöyle görebiliriz: bir elektrik santralinin ihtiyacı mühendistir; oraya doktor getiremezsiniz. Doktor yetkin, hayat kurtaran biridir. Lakin santralin sureti onun suretiyle örtüşmez. Burada bir yasak, bir ceza ya da bir haksızlık yoktur; işin kendi mahiyeti, hangi surete benzeyenin ona dokunabileceğini kendiliğinden belirlemiştir. Doktoru santralde çalıştırmamak onu küçültmez; onu yanlış surete zorlamak küçültür.
İmtisal, bu uygunluğun adıdır. Emir "şunu yap yoksa cezalandırılırsın" demez; "bu işin sureti budur, ona benze" der. Uymamanın neticesi de bir yaptırım değil, fıtri bir çözülmedir. Mühendis getirmezseniz santral çalışmaz; kimse onu cezalandırmış olmaz.
Üstadın âlem-i İslâm hakkındaki Hubab taki ifadesi:
"Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılabvari bir iş görmek, İslâmiyet'in desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp sönmüş."
Son cümledeki hakikat kendi suretine yabancı hareketler yasaklandıkları için değil, o bünyeye benzemedikleri için sönmüştür. Santrale getirilen doktor gibi. Aynı sebeple, "lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez": yapıcı olmanın sureti özendir, ihmalle benzeşmez.
Böylece şu hüküm çıkar: imtisal, fıtrattaki gayeleri izhar eder. Her şeyin fıtratına yerleştirilmiş bir gaye vardır; o gayeye yönelen meyelan, kendisine verilmiş emre imtisaldir. Ama insanda bu gaye kendiliğinden zuhur etmez, imtisalle açığa çıkar. İmtisal edilmezse gaye yok olmaz; gizli kalır, meyvesini vermez. Ekilmeyen tohumun içindeki ağaç gibi.
Hutbenin ilk maddesindeki mantık tersine çevrilebilir; dikkat gerekir.
Cümle "bir şey devam ediyorsa ondan hoşnut olunmuş demektir" demiyor. Tersini söylüyor: şükür gösterilirse devam eder. Devam bir kanıt değil, bir sonuçtur. Bir şey atalet, alışkanlık ya da çaresizlikle de sürebilir; sürmesi ona rıza gösterildiğinin delili olmaz. Buradaki iddia bir kanıt önermesi değil, bir şart önermesidir.
Şükrün karşılığı olarak namaz gösterilir. Çünkü nimetin kendi sureti vardır: nimet, verenle alan arasındaki bir bağın adıdır ve bu bağın insan tarafındaki sureti şükürdür. Namaz, o suretin somut, vakitli, tekrarlanan biçimidir. Şükürsüz nimet, artık o sureti taşımayan, kopmuş bir kazançtır. Nimet şükür ister.
Aynı yapı sevgi için de tekrarlanır:
"Âlem-i İslâm'ı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler." (Mesnevî- i Nuriye-Hubab)
Sevgi şahsa değil, temsil edilen surete verilmiştir. Temsil edilen suret bırakılırsa sevginin dayanağı kalmaz; kişi aynı kişidir, ama artık aynı misal değildir. Sevgi sadakat ister.
Nimet de sevgi de elde edildiği anda değil, elde edildikten sonra sınanır.
İmtisal yalnız kişiyi bir suret giydirmekle kalmaz. Aynı sureti üzerine alan herkes, farkında olmadan birbirine benzer hâle gelir ve benzeşme, bağı oluşturur... Hutbenin dokuzuncu maddesi bunu açıkça kurar:
Tâsian:"Sizin bu 'İstiklal Harbi'ndeki muzafferiyetinizi ve âlî hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhur-u mü'minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avamdır ki sağlam Müslümanlardır... Siz dahi evamir-i Kur'aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslâm namına zarurîdir."
İttisal (bağlanma) ve istinad (dayanma), imtisalin doğrudan neticesi olarak sunulur. Çünkü aynı emre imtisal edenler aynı sureti taşırlar; ortak suret ise ortak paydadır. Meclis'i millete bağlayan şey ortak bir menfaat hesabı değil, ortak bir suretle benzeşmeleridir.
Üstadın burada özellikle "tabaka-i avam" demesi, sırrın ince noktasıdır. Takdiri gösterenler mertebece en yüksekte olanlar değil, en sade tabakadır. Sebebi şudur: bir vasfı tanıyabilmek, o vasıftan bir payı kendinde taşımayı gerektirir. Benzer benzeri tanır.
Fedakârlığın mertebeleri vardır; herkes en yüksek mertebede gösteremeyebilir. Ama tabaka-i avam, aynı ulvî seciyeyi kendi ölçüsünde, sabrında, sadakatinde, gündelik bağlılığında yaşadığı için, o seciyenin büyük çaptaki tezahürünü tanıyabilir ve hakkını verebilir. Takdir, uzaktan seyretmek değil; kendinde küçük çapta bulunan şeyin büyük çaptaki hâlini teşhis etmektir.
İşte imtisalin ürettiği bu benzerlik, bir topluluğun üç temel işlevinin zeminidir: birbiriyle meşveret etmek, birbirini tanımak, birbirine hakkını vermek. Meclis-i Mebusan gibi aynı vazifede beraber çalışan bir topluluk, ancak böyle bir ortak payda üzerinde fayda verebilir. Hutbenin açılış âyetinin doğrudan farz namazdan bahsetmesi de bu yüzdendir: namaz, bu topluluğun birleşebileceği somut ortak surettir.
Ortak suret kaybolunca ne olduğunu ise Beytüşşebab temsili gösterir. İsyanın sebebi sorulduğunda cevap şudur:
“Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: "Sebep nedir?" Dediler ki: "Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?" Bu sözü söyleyenler de namazsız hem de eşkıya idiler.” (Mesnevi-i Nuriye-Hubab)
Üstelik bunu söyleyenler kendileri de namazsız ve eşkıyadır. Talep karşılıklı değildir, ama yine de yapılır; çünkü itaat ancak bir benzerlik zemini üzerinde kurulabilir. Üstad hazretleri bunu genelleştirir: "Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler, kılmazsa ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir." Yeterlilik tek başına meşruiyet üretmez; temsil edilen suret ortaklığı üretir.
İmtisal ile; bir sureti üzerine alan, bir süre sonra kendisi o suretin misali hâline gelir ve artık başkaları ona bakarak benzeşir. Hutbenin ifadesi:
"Bâhusus bu güruh-u mücahidîn ve bu yüksek meclisin ef'ali taklit edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek, ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da tazammun ediyor." (Mesnevî-i Nuriye- Hubab)
Dikkat edilirse buradaki taklit kelimesi de benzeşme ailesindendir. Bir topluluk misal hâline geldiğinde, fiilleri artık kendi sınırında kalmaz; suret olarak çoğalır. Bu yüzden kişisel bir ibadet sorumluluğu (hukukullah), örnek alınan bir topluluk için halkın hakkını (hukuk-u ibad) da içine alır.
Sebebi ise her şey herşeyle bağlıdır. Bir kusur ya taklit yoluyla yayılır ya tenkit yoluyla güveni sarsar, ikisi de tek bir kişide durmaz. Demek bir sorumluluk ciddiye alınmadığında, neticesi kişinin kendi hukuku olarak kalmaz; toplumsal bir yargıya dönüşür.
Hutbe bu fikri daha da ileri götürür: "şeair-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhte etmek." Burada imtisal, bizzat yapmakla kalmayıp ettirmeye, sureti yaymaya uzanır ve doğrudan bir temsil görevine dönüşür. Temsil kelimesinin de aynı kökten gelir; temsil eden, temsil ettiğinin misali olandır.
Bu yükün taşınmadığında ne olduğunu İttihatçılar misali gösterir:
"İttihatçıların o kadar hârika azim ve sebat ve fedakârlıklarıyla, hattâ İslâm'ın şu intibahına da bir sebep oldukları halde, bir derece dinde lâübalilik tavrını gösterdikleri için dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler." (Mesnevî-i Nuriye -Hubab)
Azim ve fedakârlık gerçekti; yetmedi. Çünkü misal olmak, bir alanda üstün olmayı değil, suretin bütününü taşımayı gerektirir. Ve hürmeti geri çeken uzaktakiler değil, en yakındakiler oldu. Yani sureti bütün ayrıntısıyla görebilen topluluk. Seni yakından tanıyan topluluk, sorumluluğunu en sıkı denetleyendir.
Üstadım hazretleri aynı mehazda başka bir ifadesi: "hasmınız kadar İslâm'a zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır."
Evet diyebiliriz ki; İhmal, düşmana malzeme sağladığı ölçüde düşmanın kendisi kadar zararlı hâle gelir.
Misal olmanın neden bu kadar ağır bir yük olduğunu anlamak için Üstad hazretlerinin Sözlerdeki ifadesiyle bakabiliriz:
“Ümmetteki cumhuru, avamın umumunu, burhandan ziyade me'hazdaki kudsiyet harekete geçirir; itaati veren ve imtisale sevk eden odur.” (Sözler)
Bu, insanın fıtratına dair bir gözlemdir. Delil, ancak onu tartabilecek olana tesir eder; kudsiyet ise doğrudan kalbe temas eder. Cumhur bir hükmü kabul ederken çoğu zaman onun ispatını değil, geldiği kaynağın mukaddesliğini ve o kaynağı taşıyanın hâlini görür. Bu yüzden bir toplulukta imtisali yayan şey, kurulan deliller değil, gösterilen misaldir.
Mücahidlerin ve Meclis'in namazı, şeaire bağlılığı, dinde ihmalsizliği, mühimdir. Bir cihetle onlar me’hazdır, millet hükmü onlardan alır. Kaynaktaki kudsiyet zedelendiğinde en sağlam deliller bile cumhuru harekete geçiremez; kudsiyet korunduğunda ise delil aranmadan imtisal edilir. Beytüşşebab'daki isyancıların kaymakamdan delil değil namaz istemeleri de tam olarak budur: onlar burhan talep etmiyor, me'hazda kudsiyet arıyorlardı.
Hutbenin cümlesi, sırrın bir yüzünü daha açar:
"Bilirsiniz ki ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız, İslâm'ın şeairini tahrip ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise düşmanı tevkif etmez, teşci eder." (Mesnevî-i Nuriye- Hubab)
Anahtar kelime "şuursuz"dur. Bu pasaj da şeairi ihmal edeni hain ilan etmiyor, şuursuz ifade ediyor. Yani ihmalin asıl kusuru kötü niyet değil, ne yaptığını bilmemektir. Karşı taraf şuurludur, neyi neden tahrip ettiğini bilir; ihmal eden ise kimin işine yaradığını görmeden hareket eder. İki taraf aynı yönde çalışır: biri bilerek, öteki bilmeden.
Bu, imtisal sırrının fıtri sonucudur. Suret, kişinin iddiasının görünür hâlidir; imtisal ise iddia ile fiilin örtüşmesidir. Örtüşme sağlandığında kişi ne yaptığının, neye benzediğinin, kiminle aynı safta durduğunun farkındadır, yani şuurludur. Örtüşme bozulduğunda ise kişi iddiasını taşımaya devam eder ama fiili başka yöne akar; kendi niyetiyle kendi neticesi arasındaki bağı göremez hâle gelir. Şuursuzluk tam olarak budur: iddian ile fiilinin ayrı yerlere bakması.
Buradan bir topluluk için de ölçü çıkar: bir birlikteliğin faydası, üyelerinin ortak seciyeye sadakatinden doğar; o sadakat da imtisalle, yani seciyenin şeairine benzemekle tahakkuk eder. Şeairde tehavün gösteren topluluk yalnız zayıflamaz, kendi durduğu yeri göremez hâle gelir. Şuursuz bir topluluk kalabalıktır; kalabalık ise fayda değil, ancak fırsat verir.
Üstadım hazretlerinin Sözler’de imtisal sırrı için verdiği iki misal.
Birincisi, Hz. Musa'nın asâsıdır: cansız bir değnek, emre imtisal ettiği için taşları şakkeder. Değneğin kendinde bir kuvvet yoktur; kuvvet, imtisal ettiği emirdedir.
İkincisi: bir kumandan, tek bir neferi bir "arş" emriyle nasıl hareket ettiriyorsa, koca bir orduyu da aynı kelimeyle hareket ettirir.
Birinci misal, imtisalin en çok gözden kaçan yüzünü açar: imtisal yalnız bir uygunluk ya da benzeşme değil, aynı zamanda bir intisaptır. Kişinin kendi acziyle yapamayacağı işi, bağlandığı emrin kudretiyle görmesidir. Değnek taşı kendi kuvvetiyle yarmaz.
İkinci misal ise ölçek meselesini çözer. Emir aynı olduğu için, tek nefer ile koca ordu arasında sırrın işleyişi bakımından fark yoktur. Kuvvet neferde olsaydı, ordu için başka bir kuvvet gerekirdi; kuvvet emirde olduğu için aynı kelime her ikisini de tahrik eder. İşte bu yüzden imtisal sırrı mertebeye göre bölünmez: Meclis'te de bir aşiretin en sade ferdinde de aynı şekilde işler. Yüksek mertebe daha ağır bir yük taşır, ama daha başka bir sır değil, aynı sırrı taşır.
Hutbe ile bu hakikat görülür. Mehazda zaferi mücahidlerin başarısı olarak değil, "nimet-i İlahiye" olarak adlandırır. Kuvvetin kaynağını kendilerinde değil, bağlandıkları yerde gösterir. "Evamir-i Kur'aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz" derken de aynı şeyi söyler: dayanılacak yer, imtisalle kurulan bağdır. Bağ koptuğunda kaybedilen yalnız bir ilke değil, kuvvetin ta kendisidir; nitekim hutbe bu ihtimali "başkasından istimdad edecek" diye tarif eder.
Evet imtisal: bir suret taşımak, bir topluluğa karşı sorumlu olmak, misal olmanın yükünü kaldırmak gibi ağır bir yük gibi görünebilir. Oysa imtisalin bir yüzü daha vardır ki bütün bunları hafifletir. İmtisalde şevk vardır.
Sebebi sırrın kendisinden çıkar. Eğer imtisal dışarıdan konmuş keyfi bir dayatma olsaydı, neticesi külfet olurdu; insan sevmediği bir şekle zorla girmiş olurdu. Ama imtisal fıtrata uygunluk, fıtrattaki gayenin izharı ise, neticesi külfet değil şevktir. İnsan kendi fıtratının gaye edindiği şeyi yaparken zorlanmaz; hakikatte kendine dönmüş olur. Emre imtisal eden değnek taşı yararken bir yük altında değildir. Kendi acziyle asla erişemeyeceği bir gayeye erişmenin içindedir.
Hutbenin dilinde de bu şevk görünür. Tabaka-i avam mücahidleri "can u dilden" sever; bu soğuk bir onay değil, şevkli bir bağlılıktır. Ve hutbe, nasihatlarını bir tehditle değil bir soruyla kapatır: "Hamiyet nasıl müsaade eder?" Hamiyet bir kurala değil bir gayrete işaret eder; bu hutbenin sözleri korkuya değil, şevke yapılmış bir çağrıdır.
Burada şevk ile heyecanı ayırmak gerekir. Heyecan ani ve dalgalıdır; bir olayla yükselir, sönebilir. Şevk ise bir gayeye yönelmiş, süreklilik taşıyan bir istektir. Hutbenin bütün meselesi devam olduğu için, buraya oturan şevktir. Nitekim uyardığı tehlike de budur: İttihatçılarda azim, sebat, fedakârlık, heyecan da vardı; ama imtisal olmadığı için kalıcı bir şey üretmedi. "Olmuş ise de çabuk ölüp sönmüş" hükmü, heyecanla başlayıp gayeye bağlanmayan hareketlerin tarifidir. Heyecan ateş gibidir, şevk kandil gibi.
Şevkin ikinci bir tarafı da vardır: bulaşıcıdır. Aynı sureti üzerine alan topluluk, birbirine yalnız benzemekle kalmaz, birbirinin şevkini de artırır. "Arş" emriyle hareket eden koca ordunun tek neferden farkı da budur. Kuvvet aynı emirden gelir, ama şevk çoğalarak yayılır. Tersi de doğrudur: "zaaf ise düşmanı tevkif etmez, teşci eder" ihtarında olduğu gibi, tehavün de yayılır. Bir toplulukta ya şevk çoğalır ya gevşeklik.
"Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi yirmi dört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var... Halbuki feraizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var... Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?" (Mesnevî-i Nuriye- Hubab)
Hutbe boyunca imtisal; bir suret meselesi, bir kudsiyet meselesi, bir birliktelik gereği olarak görülebilir. Cumhuru harekete geçiren me'hazdaki kudsiyettir, bürhan, ihmal edene kalan son bahaneyi kapatır. Böylece geriye ne dinî ne dünyevî bir mazeret kalır.
Bu sıralama ile Cumhuru harekete geçiren, burhan değil me'hazdaki kudsiyettir; bu yüzden hutbenin baştan sona kudsiyet, şeair ve misal üzerinedir. Ama kudsiyete kapalı kalan, meseleyi yalnız hesapla ölçmek isteyen birileri de olabilir. Son madde tam onlara konuşur ve o kapıyı da kapatır: bir saatlik farzda doksan dokuz necat ihtimali, terkinde doksan dokuz zarar ihtimali varken, hesap dahi imtisali gerektirir.
Böylece geriye ne dinî ne dünyevî bir mazeret kalır ve hutbe, bir tehditle değil, hamiyete yapılmış bir çağrıyla kapanır.
İmtisal sırrı, kelimenin kökünde saklıdır: emre uymak, emrin tarif ettiği surete benzemektir. Bu tek sır, hutbenin bütün nasihatlerini birbirine bağlar.
Sureti üzerine alan, işin fıtratına uygun hâle gelir nimet şükürle, sevgi sadakatle, yapıcı iş özenle benzeşir; benzemezse kazanım kendiliğinden çözülür, çünkü artık o suret yoktur.
Aynı sureti üzerine alanlar birbirine benzer, benzedikleri için birbirini tanır, tanıdıkları için meşveret eder ve birbirine hakkını verir; ortak suret gidince topluluk oluşur.
Görünür hâle gelen bir topluluk artık kendisi bir misal olur o noktadan sonra kişisel hiçbir davranışı kişisel kalmaz; hukukullah hukuk-u ibadı da içine alır, çünkü herşey herşeyle bağlıdır.
İmtisal aynı zamanda bir şuur hâlidir: iddian ile fiilin örtüştüğünde ne yaptığını, neye benzediğini, kiminle aynı safta durduğunu bilirsin; örtüşmediğinde şuursuz olarak şuurlu olanın işine yararsın.
Ve imtisal bir kuvvet kaynağıdır: değneğin taşı yarması gibi, kişi kendi acziyle yapamayacağını bağlandığı emrin kudretiyle yapar. Aynı emir tek neferi de orduyu da tahrik ettiği için, bu sır mertebeye göre bölünmez. Meclis'te de bir aşiretin en sade ferdinde de aynı şekilde işler. Yüksek mertebe daha ağır bir yük taşır; avam mertebe aynı sırrı kendi ölçeğinde yaşar ve tanır.
Nihayet imtisal külfet değil şevktir, çünkü insanı kendi fıtratının gayesine ulaştırır. Ve o şevk, bir toplulukta çoğalarak yayılır.
Zafer bir eşiktir. O eşikten sonra soru yankılanır. Şimdi sen neye benziyorsun, hangi hakikatin suretini taşıyorsun?
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.