Elif GÜNEŞTEKİN
Düşünce Hafıza ve Ruh Bir Renkler ve Nurlar Yolculuğu
Bismillah
"Bugün düşündüm, düşünmemle birlikte hafızam da çalışıyor mu?"
Düşünmek nedir? Zihnimizin içinde oluşan bir faaliyet mi, yoksa beynimizde fiziksel izler bırakan, ruhumuzda yankılar uyandıran çok katmanlı bir süreç mi?
Ve Düşünürken hafızamız ne yapar? Bir depo gibi kenarda mı durur, yoksa her düşünceyle birlikte o da mı işler, yeniden şekillenip, büyür mü?
Hafıza, sadece beynimizin içinde midir? Yoksa kâinattaki her zerre, her canlı, her tohum kendi ölçeğinde bir "hafıza" ile donatılmış mıdır? Bal arısının gözündeki küçücük noktacıklar, incir nüvesindeki program çekirdekleri, bir ağacın tohumundaki şifreler... Bunların hepsi de "hafıza" kelimesinin farklı yüzleri midir?
Ve Eğer düşünce değişince renk değişiyorsa, zihin olgunlaştıkça tüm renklerin birleşimi olan nur surette belirir mi? Ruh, renk ile görünür mü?
İşte düşündüğüm bu soruların peşine düşüyorum. Üç pencereden bakmaya çalışacam. Fen penceresi, Risale-i Nur penceresi ve "Noktalar" penceresi. Bu üç pencereden bakarak, insanın kıymetli bir varlık olduğu müşahede edeceğiz.
Nörobilim, düşünmeyi beynimizdeki yaklaşık 86 milyar sinir hücresi yani nöron arasında gerçekleşen elektro-kimyasal bir fırtına olarak tanımlar. Bir düşünce oluştuğunda, belirli nöron grupları aynı anda ateşlenir ve aralarındaki bağlantılar güçlenir.
Bu bağlantıların güçlenmesi ile birlikte ateşlenen nöronlar, birlikte bağlanır. Yani bir düşünce ne kadar sık tekrarlanırsa, o düşünceye ait nöronal devre o kadar güçlü ve kalıcı hale gelir.
Hafızanın birinci basamağı çok tekrar.
Düşünce ile hafıza arasındaki bağlantı noktası, bir anının veya öğrenmenin beyinde bıraktığı fiziksel ve kimyasal izdir. Bu iz, tıpkı kuma çizilen bir çizgi gibidir. Başlangıçta hafif ve silik olan bu çizgi, her tekrarlandığında biraz daha derinleşir, biraz daha kalıcı hale gelir.
İşte bu cihetle; Bir ezberi bir kere okuyup geçmek, kuma hafif bir çizgi atmak gibidir; hemen silinir.
Lakin aynı ezberi defalarca tekrar etmek, o çizgiyi derinleştirir, kalıcılaştırır.
Her düşündüğünüzde, bu izler yeniden aktif hale gelir ve bu aktivasyon, o devreyi daha da güçlendirir.
Demek ki düşünmek, hafızayı yeniden yazmak ve güçlendirmektir.
Beynimizdeki milyarlarca nöron, birbirleriyle bağlantı kurarak muazzam bir ağ oluşturur. Her bir nöron, binlerce başka nörona bağlanabilir. Bu bağlantı noktalarına sinaps diye adlandırılır. İnsan beyninde yaklaşık 100 trilyon sinaps bulunur.
Bu sinapslar, bal arısının gözündeki, küçük noktacıklardır. Her bir sinaps, bir bilgi parçasını, bir duyguyu, bir anıyı depolar. Ve her bir sinaps, tıpkı incir nüvesindeki program çekirdeği gibi, gelecekteki düşüncelerimizin, duygularımızın ve davranışlarımızın programını taşır.
Fen der; Beyniniz, milyarlarca noktadan oluşan bir ağdır. Düşündüğünüz her an, bu noktalar arasında yeni bağlantılar kurulur, eski bağlantılar güçlenir veya zayıflar. İşte bu "noktalar ağı", hafızamızdır.
Şimdi penceremizi değiştirelim ve aynı konuya Risale-i Nur'un nazarı ile tetkik etmeye çalışalım.
Risale-i Nur'da hafıza, sadece biyolojik bir organ olarak değil, "kuvve-i hâfıza" olarak ele alınır ve zahr-ı kalb olarak ta tanımlanır.
"O cüz'î meyvenin kalbi, hem hadîsçe zahr-ı kalb denilen insanın hâfızası..." (Şualar 22.sh)
Bu ifade, hafızanın kalbin derinliklerine bağlı, onun mahrem katmanı olduğunu gösterir. Düşünce, bu kalp-hafıza bağlantısının en canlı köprüsüdür. İnsan düşündüğünde, kalbindeki manevi çekirdek harekete geçer ve bu düşünce, hafıza levhasına kazınır.
Risale-i Nur, kâinatı bir ağaca benzeterek; insanın kâinat içindeki yerini ve önemini gözler önüne sermektir:
Dalları; Unsurlar olan hava, su, ateş, toprak
Çiçekler ve yapraklarını Nebatat ve hayvanat
En yukarıdaki meyvesi olan İnsan
Ve bu meyvenin çekirdeğini ise Kalp ve hafıza olarak temsillendirir.
Bu ağacın meyvesi olan insanın içinde ne vardır? Tıpkı bir meyvenin çekirdeğinde, ağacın tüm programı olan; kök, gövde, dal, yaprak, çiçek, meyve sırlı olduğu gibi, insanın da kalbi ve hafızası, içinde bulunduğu kâinat ağacının manevi programını taşır.
Nasıl ki bir incir çekirdeğine bakarak, o çekirdeğin nasıl bir incir ağacına dönüşeceğini anlayabiliriz; aynen öyle de insanın kalbi ve hafızası da; içinde yaşadığı kâinatın manevi hakikatlerini, Esma-i ilahiyenin tecellilerini mazhariyetini gösterir.
"Ekser enva'ın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük nümune haritası ve şecere-i kâinatın bir manevî çekirdeği ve ekser esma-i İlahiyenin incecik bir âyinesi olduğu..." (Şualar 22.sh)
Şualar’daki mehaza göre hafıza:
Muhtasar Fihriste olarak Kâinattaki her şeyin özet kataloğu. Küçük Nümune Haritası olarak kâinatın minyatür bir haritası, Manevî Çekirdek olarak da Kâinat ağacının programı...
İnsan samimi ve hakiki bir şey düşündüğünde, bu sadece kendi beyninde kalmaz. Risale-i Nur'a göre bu düşünceler, Levh-i Mahfuz'a ve diğer elvah-ı mahfuzalara da kaydedilir.
"Rıza-i İlahîye mazhar ise Levh-i Mahfuz'da ve elvah-ı mahfuzada irtisam ederek sevab meyveleriyle tezeyyün eder..." (Şualar 63.sh)
Bir bilgisayar dosyası sadece hard disk de değil, aynı zamanda bulut sisteminde de yedeklenir. Levh-i Mahfuz, ilahi bulut gibidir teşbihte hata olmasın. Dünyadan gittiğimizde dahi, samimi düşünceleriniz ve iman hakikatleri o bulutta korunur, hafızalarda muhafaza edilir.
Fen, zihin ile ruh arasındaki bağlantıyı doğrudan ispat edemez. Lakin Fen, zihin ile beden arasındaki bağlantıyı gösterebilmektedir.
Beyin, düşünce ve duygulara göre fiziksel olarak yeniden şekillenebilir. Yani zihninizdeki her değişim, beyninizdeki sinapsları yani noktaları yeniden düzenler.
Zihindeki bir düşünce mesela stres, bedende fiziksel hastalıklara yol açabilir. Zihin, bedeni doğrudan etkiler.
Zihnimizin büyük kısmı bilinçdışıdır. Travmalar, anılar, duygular bilinçdışında saklanır ve ruh halimizi, davranışlarımızı şekillendirir.
Fen burada şunu der: Zihin, ruhun doğrudan kendisi değil, ama ruhun bu dünyadaki "aracı" dır. Ruh, zihin vasıtasıyla bedene hükmeder, düşünür, hisseder ve karar verir.
Risale-i Nur, zihin ve ruh arasındaki bağlantıyı çok daha derin bir şekilde ele alır. Burada ruh, bedenin ve zihnin ötesinde, insanın asıl cevheridir. Zihin ise, ruhun bu dünyadaki "tezgâhı" veya "âleti" dir.
“Gayet kat'î bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir. Öyle ise ruh, onun ile kaim değildir. Belki ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılıp toplansın, ruhun istiklaliyetine halel vermez. Belki cesed, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil.” (Sözler 517.sh - Risale-i Nur)
Evet İnsan, bir ruh ve cesedden mürekkeptir. Ruh, cesedin sultanı; cesed, ruhun memleketi gibi.
Zihin de bu memleketteki "hükûmet konağı" dır. Ruh, zihin vasıtasıyla bedene emirler gönderir, düşünür, plan yapar, hatırlar ve unutur.
Risale-i Nur, hafızayı sadece biyolojik bir depo değil, ruhun amel defteri olarak görür. İnsan ne düşünürse, ne yaparsa, ne hissederse, bunlar hafızaya kazınır ve bu kazınma, ruhun ebediyete taşıyacağı bir kayıttır. Yani hafıza, ruhun bu dünyadaki "defter-i a'mali" dir.
Risale-i Nur'da zikir ve fikir ruhun zihne nüfuz etmesinin en güçlü yolları olarak gösterilir. Zikir ve fikir yapıldığında, zihin sadece biyolojik olarak değil, manevi olarak da yeniden şekillenir; ruh, zihne güç verir, zihin ise ruhun ışığını yansıtır.
"Evet aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında tarih-i hayatını taallukatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemîn'e mahsus bir hâtemdir." (Mesnevi-i Nuriye 12.sh - Risale-i Nur)
Bal arısına baktığımızda, onun gözlerinin ne kadar farklı olduğunu görürüz. Arının gözü, her biri ayrı birer mercek olan yaklaşık 6000 küçük "ommatidia"dan oluşur. Bu noktacıklar, arının etrafındaki çiçeklerin yerini, rengini, hatta hangi çiçekte ne kadar polen olduğunu dahi kaydeden birer algılayıcıdır.
Arı, bu noktalar sayesinde bir "fihriste" tutar; çiçeklerin özelliklerini hafızasına işler. Her bir nokta, arının hafızaları hükmünde gibidir. Bu, aciz bir hayvanın kendi küçük dünyasında, kâinatın bir parçasını nasıl bir hassasiyetle kaydettiğini gösterir.
Metinde geçen "bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan" ifadesi, tam da bu hakikate işaret eder. Arının gözündeki 6000 nokta, onun kâinattaki çiçekler âleminin fihristesidir.
Arının gözündeki her bir ommatidium, bir sensör gibi çalışır. Beyin, bu sensörlerden gelen verileri anlık olarak işler ve hafızaya alır. Bu sistem, tıpkı insan beynindeki sinapslar gibi, noktalar üzerine kuruludur.
Şimdi de incire bakalım. İncir, aslında görünmeyen, içine kapanmış bir çiçek kümesidir. İncirin içindeki küçük noktacıklar, onun çiçekleridir. Her bir nokta, toprakla buluştuğunda kocaman bir incir ağacına dönüşme potansiyeline sahip, geleceğin programını taşıyan birer "çekirdek" hükmündedir.
Bir nüvenin içine, o ağacın şifresi yazılmıştır. Bu nokta, onu var edenin sonsuz ilmini ve kudretini gösteren, maddi bir programdır.
Mehazda. "incir nüvesinde incir ağacının programını derceden" ifadesi, bu hakikati net bir şekilde ortaya koyar. Küçücük bir noktanın içine kocaman bir ağacın programını sığdırmak, ancak her şeyi yaratan Hâlık'ın eseridir.
Fen, bir tohumun içinde bir ağacın tüm DNA şifresinin yazılı olduğunu kanıtlamıştır. Bu program, uygun şartlarda devreye girer ve ağaç, bir inşaatın plana göre yükselmesi gibi, o programa göre büyür.
Her iki örnekte de noktalar, Esma-i ilahiyenin El-Hafîz isminin tecellileridir. Bu isim, her şeyi koruyup kollayan, hiçbir detayı zayi etmeden muhafaza eden, zerrelerden kâinat sistemlerine kadar her şeyi "hafıza" ile donatandır.
Arının gözündeki nokta, çiçeğin kaydını tutar; incirin içindeki nokta, ağacın programını muhafaza eder; insanın beynindeki nöronlar ise onun tüm hayat hikâyesini, duygularını ve düşüncelerini, kaydeder. Bu, kâinattaki her şeyin, kendi ölçeğinde bir hafıza ile donatıldığını ve bu hafızanın, her şeyi kuşatan bir ilahi ilmin tecellisi olduğunu gösterir.
"Öyle ihatalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok suretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esma-i İlahiyeye karşı lisan-ı hal ile tesbihatına dair sahife-i a'malini misalî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh-i mahfuzun nümunecikleri olan kuva-yı hâfızalarında ve bilhâssa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhanesi olan kuvve-i hâfızasında ve sair maddî ve manevî in'ikas âyinelerinde kaydeder, yazdırır; zabtederek muhafaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misaller ve deliller ve nümuneler kuvvetiyle
وَ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
âyetindeki en acib bir hakikat-ı haşriyeyi, kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek-i ekberinde milyarlar dil ile kâinata ilân eder." (Şualar 215.sh - Risale-i Nur)
Mehazda "Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip..."
Hafızaya kaydedilen bu programlar, mevsimi geldiğinde tekrar maddi âleme çıkarılıyor. Misal her bahar kışın ölmüş gibi görünen toprak, içindeki tohumlara ve çekirdeklere kaydedilmiş programları maddî olarak yeniden çıkarır. Milyarlarca çiçek, yaprak ve meyve; bir önceki bahardaki gibi değil ama kendi programlarına uygun olarak yeniden vücuda gönderilir.
Bahar, bu büyük haşrin; Küçük bir nümunesi, delili, müjdecisi olarak gösterilir.
Her bahar, milyarlarca dil olan ağaçları çiçekleri, böcekleri ile kâinata şunu dile getirir.
Ey insanlar! Beni dirilten Allah, sizi de diriltecektir. Benim tohumumdaki programı koruyan Hafız, sizin ruhunuzdaki ve amellerinizdeki programı da koruyor.
Eğer düşünce değişince renk değişiyorsa, bu, zihin-ruh bağlantısının en somut delilidir.
Evet, düşünceleriniz bedeninizdeki renkleri doğrudan etkiler.
Misal verirsek;
Ten Rengimizin Kızarma veya Solması; Utanç veya Heyecan oluşması ile görülebilir. Bunun nedeni, utandıran veya heyecanlandıran düşünce beynimizdeki sempatik sinir sistemini aktive etmesi, damarlarınızın genişlemesi ve kan akışının artmasıdır. Ve bu düzen ile Düşünce, ten rengimizi değiştirir.
Korktuğumuzda veya öfkelendiğimizde, yüzümüz solar veya kızarır. Yine düşünce, kan akışını ve dolayısıyla rengini değiştirir.
Başka bir cihetle misal gözlerimiz, düşüncelerimize göre parlar veya sönük görünebilir. Mutlu, umutlu veya imanlı bir düşünce gözlerimizi parlatabilir. Üzgün, kederli veya endişeli bir düşünce ise gözlerimizi sönükleştirebilir
İnsanların "gözlerinin içi parlıyor" veya "gözleri sönmüş" demesi, bu hakikatin günlük hayattaki yansımasıdır.
Uzun süreli stres, kaygı ve korku düşünceleri, saçların erken beyazlamasına yol açabilir. Bu, düşüncenin, hücrelerinizdeki melanin üretimini doğrudan etkilediğini gösterir.
İnsanın etrafında, ruh haline ve düşüncelerine göre değişen bir enerji alanı olduğu düşünülür. Aura diye isimlendirilir.
Yani Aura denilen şey, aslında ruhun ve kalbin o anki durumunun bedene ve etrafa sızan dalgalarıdır.
Sakin, huzurlu, imanlı düşüncelerle Auramız mavi, mor, beyaz veya altın sarısı gibi parlak ve berrak renklere bürünür.
Öfke, kıskançlık, nefret düşünceleri: Aura kırmızı, koyu kahverengi veya siyah gibi koyu ve bulutlu renklere bürünür. Korku, endişe düşüncelerindede farklı renk alır.
Risale-i Nur penceresinden bakarsak bu, insanın kalbinin, düşüncelerine göre bir "âyine" olmasıyla bağlantılıdır. Kalp, hangi düşünceyle meşgulse, o düşüncenin rengini yansıtır. İman, kalbi nurlandırır; gaflet ise kalbi karartır.
Nasıl?
Fen penceresinden; Canlı hücreler, özellikle de beynimizdeki nöronlar, fotonlar yayar. Düşüncelerimiz berraklaştıkça, zihnimiz şüphe ve kaygının getirdiği dalgalanmalardan kurtulup derin bir tefekkür ve sükûnet anına geçer. İşte o an, hücrelerin yaydığı o dağınık renkli sinyaller, tek bir faza, yani adeta odaklanmış beyaz bir ışığa dönüşür. Fen dilinde bu kaostan düzene geçiştir; manevi dilde ise zihnin nurlaşmasıdır.
Risale-i Nur penceresinden baktığımızda, Esma-i Hüsnadan her bir isim kâinatta ve insanda farklı bir nakışla, farklı bir renkle tecelli eder. Celal tecellileri daha haşmetli renkleri; Cemal tecellileri ise şefkatli ve berrak renkleri ruhumuza giydirir. İnsan zihni ve kalbi olgunlaştıkça, her şeyde İlahi bir sanat görmeye başladıkça bu renkler birbiri içinde erir. Tıpkı temel renklerin hızlıca döndürüldüğünde saf beyaza dönüşmesi gibi, Esma tecellilerinin bütününe ayna olan bir ruh da tüm renklerin birleşimi olan "Nur" suretini kazanır. İman hem nurdur, insanı nurlandırır. sırrıyla, kalbin derinliklerindeki yani zahr-ı kalb o mana haritası, bedenin sınırlarını aşarak dışarıya vurur.
Bahsettiğimiz o arının gözündeki 6000 nokta ve beynimizdeki 100 trilyon sinaps noktası... Bunların hepsi aslında birer penceredir. Zihin olgunlaşmamışken bu pencereler isli, kirli camlar gibidir; arkasındaki ruhun ışığını yansıtamaz. Ancak insan tefekkürle, iman hakikatleriyle o noktaları parlatırsa, madde aradan çekilir ve cam şeffaflaşır. Simada beliren huzur, gözlerdeki derin parıltı ve etrafa yayılan enerji, ruhun renkler perdesini yırtıp Nur olarak aşikâr olmasıdır.
İnsanı kâinat ağacının en kıymetli meyvesi, hafızasını da o ağacın şifreli çekirdeği yapan bu sırdır. Maddeden başlayıp, göklere uzanan ve nurani bir meyve veren program.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.