Muhammed Numan ÖZEL
İki Pakt Bir Ruh
Sâdâbat’tan Mekke’ye İslâm Kardeşliğinin Savunma Dili
Dünya âhirzamanın artık ahir demlerini yaşıyor diye düşünüyorum. Hem insan hayatı hem de beşeriyet almış başını âhiret girdabı için de artan hayat akışıyla ya sürükleniyor ya direniyor hâdiselere.
Tarih bazen aynı cümleyi farklı yüzyıllarda tekrar eder. 8 Temmuz 1937’de Tahran’daki Sadabat Sarayı’nda atılan imzalarla Türkiye, İran, Irak ve Afganistan bir araya gelmişti. 89 yıl sonra, 7 Ağustos 2026’da bu kez Mekke’deki El-Safa Sarayı’nda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan aynı masada buluştu.
İki anlaşmanın isimleri, coğrafyaları ve dönemleri farklı olsa da taşıdıkları ruh dikkat çekici biçimde ortaktır: Müslüman ülkelerin kendi aralarında güven inşa etme iradesi. Uhuvvet-i İslâmiye ve İttihâd-ı İslâm mânâları. [1]
Sâdâbat Paktı, sömürgecilik sonrası dönemde yeni bağımsızlığını pekiştiren dört Müslüman ülkenin “birbirimize saldırmayacağız, sınırlarımıza saygı göstereceğiz, iç işlerimize karışmayacağız” taahhüdüydü.
O dönemin koşullarında “İslâm kardeşliği” kavramı bugünkü kadar açık bir ideolojik dilde kullanılmasa da, fiiliyatta aynı dinden ve kaderden gelen ülkelerin dışarıya karşı omuz omuza durma çabasıydı. Âdetâ kan banyosundan çıkan Avrupa devletlerinin diğer toplumları manipüle etmesi sonrası “biz naptık” şeklindeki hem bir teyakkuz hem de nedâmeti ve bu çukura tekrar düşmeme dekorasyonu diyebiliriz.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise, bir adım daha ileri gidiyor. “Birimize yapılan silahlı saldırı hepimize yapılmış sayılır” ilkesi, Sâdâbat’ın pasif saldırmazlık anlayışını aktif kolektif savunmaya dönüştürüyor. Resmi açıklamalarda “İslam dayanışması”, “kardeşlik bağları” ve “tarihî ortaklık” ifadelerinin açıkça yer alması da elbetteki tesadüf değil. Anlaşmanın İslâmiyet’in en kutsal üç şehirlerinden birisinde imzâlanması, bu vurguyu sembolik olarak da taçlandırıyor.
Risale-i Nur’un ısrarla üzerinde durduğu uhuvvet ve tesânüt hakikati, bu iki anlaşmanın da ruhunda yer alıyor.
Bediüzzaman Said Nursî, müminlerin birbirine karşı olan vazifesini uhuvvet yani kardeşlik esâsına bağlamaktadır.
Müminler bir vücudun azaları gibidir; bir uzva gelen elem, diğer uzuvları da rahatsız eder. Bu hakikat, sadece fertler arasında değil, milletler ve devletler arasında da geçerlidir. En asgari dairede insan esasken en âzâmî mana da devletler de bir insan vücudu gibidir.
Bir Müslüman ülkeye yönelen saldırının diğerlerini de ilgilendirmesi, bu uhuvvet anlayışının siyâsî ve askerî alandaki bir neticesidir.
Risale-i Nur’da sıkça vurgulanan “ittihad-ı İslam” ideâli, dağınık kuvvelerin birleşmesiyle ortaya çıkan kuvveti hatırlatır. Zayıf halkaların tek tek kırılması yerine, birbirine kenetlenmiş bir zincir haline gelmesi, hem içte selâmeti hem dışta izzeti temin eder. Ve hem insana hem de Müslüman’a yakışır vakuru gisterir.
Sâdâbat’taki “birbirimize saldırmayalım” iradesi ile Mekke’deki “saldırıya uğrayanı yalnız bırakmayalım” taahhüdü, aslında aynı hakikatin iki farklı zamandaki tezahürüdür. Müslümanlar birbirine karşı emin olursa, dışarıya karşı daha dimdik durur.
Elbette farklar da vardır. 1937’nin dünyası ile 2026’nın dünyası aynı değildir. Sâdâbat daha çok iç istikrar ve sınır güvenliğine odaklanırken, Mekke Anlaşması savunma sanayiinden ortak tatbikatlara, istihbarat paylaşımından terörle mücadeleye kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Ancak ruh aynıdır: “Kardeş ülkeler olarak birbirimize güvenebiliriz.”
Bu süreklilik önemlidir. Çünkü İslam dünyasının en büyük zaafı, çoğu zaman dışarıdan dayatılan güvenlik mimarilerine mahkûm kalması olmuştur.
Sâdâbat ve Mekke, bu mahkûmiyete karşı iki farklı dönemde verilen iki cevaptır. Biri “saldırmayalım” diyor, diğeri “saldırıya uğrayanı yalnız bırakmayalım” diyor. Ama ikisi de aynı kapıya çıkıyor: Kendi aramızda güven varsa, dışarıya karşı daha dimdik dururuz. 19. yüzyılın totaliter ve üniter ayrışımcı anlayışına karşı 20-21. Yüzyıllarda birlik ve beraberlik manasına gelen paktlar, siyâsî birlikler, İttihâd-ı İslam'a zemin teşkil edecektir. Yani bu manada düşünüldüğünde “Müslümanın müslümandan başka dostu yoktur” kavramı ile ayrıştırıcı ve karıştırıcı fikirler ortadan kalkacak yerine ümmetçi bir anlayışla tekrar Osmanlı rûhu ile hareket edilecektir.
Tarih tekerrür etmez; ama bazı iradeler devam eder. Sâdâbat’tan Mekke’ye uzanan çizgi, Müslüman ülkelerin kendi güvenliklerini kendi irâdeleriyle şekillendirme çabasının kesintisiz bir hikâyesidir.
Risale-i Nur’un uhuvvet ve ittihad düsturlarıyla da örtüşen bu çizgi, dün Mekke’de atılan imzâlarla bir kez daha teyit edilmiştir. Bu hikâye tamamlanmış değildir. İttihâd-ı İslâm ile inşaallah bu süreç zirve yapıp kendini geliştirmeye devam etmesini temennî ve arzuluyorum. Bu arada bu hikâyenin yazılmaya devam ettiği açıktır.
Gündelik haberlerden bîhaber birisi olarak bir çok yerden gelen mesajlara bakıp bu yazıyı kaleme aldım. Lehül hamdü vel-minne.
Selâm ve duâ ile.
[1] Üstâd Bediüzzaman hazretleri’nin en büyük ideallerinden birisi de İttihâd-ı İslâm mânâlarıdır. Bu mânâda Emirdağ Lâhikası’nda mektuplar ehemmiyetlidir. Misal olarak mazide imzâlanan Sâdâbat Paktı münasebetiyle kaleme alınan dört sayfa olan mektuba bakabilirsiniz. (Bkz. Emirdağ Lâhikası 2 (223)
İlgili mektubun ders kaydı
https://youtu.be/adgp6nNUn-A
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.