Abdurrahman İRAZ
Zindan-ı Ataletten İttifak ve Uhuvvete
Risale-i Nur Cemaatleri İçin Bir Muhasebe ve Gelecek Tasavvuru
Uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir konu var:
Risale-i Nur cemaatleri arasında zaman zaman yaşanan ihtilafları, kırgınlıkları, birbirinden uzaklaşmaları, ümitsizlikleri ve yıllarca ertelenmiş meseleleri; Bediüzzaman Hazretleri’nin atalet, yeis, ihtilaf ve ittihad hakkındaki teşhisleriyle en baştan ve tekrar okuma ve anlama gayretini gösterebilir miyiz?
Bunu yaparken maksadımız geçmişin defterlerini yeniden açıp “Kim haklıydı, kim haksızdı?” hesabına girişmek olmamalıdır.
Bilakis asıl sorumuz şu olmalıdır:
Yaşadıklarımızdan ne öğrendik ve gelecek nesillere ne bırakacağız?
Çünkü Risale-i Nur bize yalnız iman hakikatlerini anlatmıyor. Aynı zamanda o hakikatlere hizmet eden insanların birbirleriyle münasebetlerinin nasıl olması gerektiğine dair de çok ciddi ölçüler ortaya koyuyor.
İttifak, Herkesi Aynılaştırmak Değildir
Öncelikle şu hususun altını çizmek gerekiyor:
Risale-i Nur cemaatleri arasında ittifak demek, bütün cemaatlerin aynı hizmet tarzına, aynı meşrebe veya aynı organizasyon yapısına girmesi demek değildir.
Hatta Bediüzzaman bu konuda son derece açık bir ölçü koyuyor:
“Dinî cemaatler maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir.”
Demek ki mesele meşrepleri ortadan kaldırmak değil; maksatta ittihad edebilmektir.
Bir cemaat medrese hizmetlerinde inkişaf etmiş olabilir.
Bir diğeri neşriyata ağırlık verebilir.
Bir başkası akademik çalışmalar, gençlik hizmetleri, tercüme, araştırma, sempozyumlar veya dijital mecralarda hizmet edebilir.
Bütün bunları birbirinin rakibi veya alternatifi olarak görmek yerine, Risale-i Nur'un farklı insanlara ve farklı zamanların ihtiyaçlarına ulaşan ayrı hizmet kanalları olarak görebilir miyiz?
Kanaatimce meselenin düğüm noktalarından biri buradadır.
“İttihad, İmtizac-ı Efkârdır”
Münazarat'ta geçen şu ölçü meselemize başka bir ufuk açıyor:
“Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır.”
Demek ki gerçek ittihad, birbirimizi tanımadan yan yana durmak değildir.
Birbirimizi tanımamız, dinlememiz, konuşmamız, anlamamız gerekir.
Belki bugün Risale-i Nur cemaatleri arasındaki en önemli ihtiyaçlardan biri de budur: Muarefe; yani birbirimizi yeniden tanımak.
- Birbirimiz hakkında başkalarından duyduklarımızla değil, doğrudan birbirimizle konuşmak...
- Birbirimizin hizmetlerini uzaktan değerlendirmek yerine gidip görmek...
- Birbirimizin derslerine, neşriyatına, akademik çalışmalarına, gençlik faaliyetlerine ve hizmet tecrübelerine ilgi göstermek...
Çünkü birbirimizi tanıdıkça birçok vehmin ortadan kalktığını, bazı ihtilafların hakikî ihtilaflardan ziyade birbirimizi yeterince tanımamaktan kaynaklandığını görebiliriz.
Mesleğimizin Esası Uhuvvettir
İhlâs Risalesi'nin bu konudaki hükmü ise çok daha açıktır:
"Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir."
Bediüzzaman bunun hemen arkasından meşrebimizi "hıllet" olarak tarif eder. Hıllet; en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmayı gerektirir.
Buradaki "en güzel takdir edici yoldaş" ifadesi üzerinde özellikle durmak gerektiğini düşünüyorum.
Acaba kardeşimizin yaptığı güzel bir hizmeti gerçekten takdir edebiliyor muyuz?
Başka bir Nur cemaatinin yaptığı başarılı bir faaliyetten kendi hizmetimiz başarılı olmuş gibi memnun olabiliyor muyuz?
İhlâs Risalesi bunun daha ileri bir mertebesini de gösteriyor:
"Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir."
Üstad buna "tefânî", yani "fenâ fi'l-ihvân" diyor.
İşte bu düsturu fertlerden cemaatlere taşıyabilsek...
- Bir medresenin muvaffakiyetini bütün Nur hizmetinin muvaffakiyeti...
- Bir tercümenin başka bir millete ulaşmasını hepimizin sevinci...
- Başarılı bir akademik çalışmayı Risale-i Nur'un ilim dünyasında daha fazla tanınmasının vesilesi...
- Bir gençlik faaliyetini hepimizin evlatlarına yapılan bir hizmet...
- Bir yayınevinin güzel bir neşriyatını hepimizin kazancı olarak görebilsek...
Belki ittifakın en sağlam zemini burada kurulacaktır.
Birimizin Kuvveti Diğerimizin Zaafı Değildir
Cemaatler arasında zaman zaman farkında olmadan şöyle bir psikoloji gelişebilir:
"Onların hizmeti büyürse bizimki küçülür."
Oysa Risale-i Nur'un şahs-ı mânevî anlayışı bunun tam aksini gerektiriyor.
Bediüzzaman bir mektubunda çok dikkat çekici bir ölçü veriyor:
"Hususan bir tek maksad için bir tek vazifede bulunanlar, birbirinin aynı hükmündedirler."
O hâlde aynı iman ve Kur'ân hakikatlerinin neşrine çalışan insanların muvaffakiyetleri neden bir birinden ayrı görülsün?
Bir kardeşimizin kuvvetlenmesi bizi zayıflatmaz.
Bir başka hizmet dairesinin gelişmesi bizim hizmetimizden bir şey eksiltmez.
Tam tersine, aynı büyük maksada hizmet ediliyorsa birimizin kuvveti diğerimizin de kuvvetidir.
Şahs-ı mânevî şuuru biraz da bunu gerektirir.
Tenkit Olmalı; Fakat Kardeşlik Hukuku İçinde
İttifak demek herkesin birbirine “evet” demesi de değildir.
Yanlış gördüğümüz bir hususu söylemeyecek miyiz?
Elbette söyleyeceğiz.
Risale-i Nur körü körüne bir taraftarlık değil, hak ve hakikat ölçüsü verir.
Fakat mesele, tenkidin niyeti ve üslubudur.
Tenkit kardeşimizi düzeltmek için mi yapılıyor, yoksa onu mağlup etmek için mi?
Bir yanlışı tashih etmek için mi konuşuyoruz, yoksa kendi cemaatimizin haklılığını ispatlamak için mi?
Hakkı müdafaa ederken kardeşimizin hukukunu da koruyabiliyor muyuz?
Çünkü kardeşlik, yanlışları görmemek değildir. Yanlışı düzeltirken kardeşi kaybetmemektir.
Bediüzzaman'ın son derslerinden birinde bıraktığı ölçü burada da önümüzü aydınlatıyor:
“Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.”
Müsbet hareket, pasif kalmak değildir.
Müsbet hareket; yıkmak yerine yapmak, dağıtmak yerine toplamak, şahıslarla uğraşmak yerine hakikate hizmet etmek, ihtilafı büyütmek yerine çözüm üretmektir.
Dışarıdan Gelen Tenkitler Karşısında
Risale-i Nur'a, Nur talebelerine veya herhangi bir hizmet tarzına tenkitler gelecektir.
Bunların tamamını engellemek mümkün değildir.
Tenkit etmek isteyen bir insan her zaman bir sebep bulabilir.
Fakat bizim yapabileceğimiz bir şey vardır:
Kendi aramızdaki dağınıklığın dışarıdaki tenkitlere malzeme hâline gelmesini önlemek.
Bir cemaat haksız bir ithama uğradığında, diğerlerinin “Bizi ilgilendirmez” demesi yerine hak ve adalet ölçüsünde yanında durabilmesi...
Fakat aynı cemaat açık bir hata yaptığında da sırf “bizdendir” diyerek hatayı savunmak yerine kardeşçe ikaz edebilmesi...
İşte kanaatimce gerçek tesanüd budur.
Ne körü körüne müdafaa... Ne de kardeşini ilk fırsatta yalnız bırakmak...
Ölçümüz şahıslar ve cemaatler değil, hak ve adalet olmalıdır.
"Biz Muhabbet Fedaileriyiz"
Bediüzzaman'ın sosyal hayata bıraktığı en güzel ölçülerden biri de şudur:
"Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur."
Bu cümleyi yalnız dışarıya karşı değil, kendi aramızdaki münasebetlerde de yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü yıllar geçiyor.
Üstadımızı gören, sohbetinde bulunan ve hizmet tarzını doğrudan kendisinden dinleyen ağabeylerimizin nesli gittikçe azalıyor.
Bir müddet sonra yeni nesiller geçmişteki hadiseleri yalnız kitaplardan, hatıralardan veya kendilerine anlatılanlardan öğrenecekler.
Öyleyse önümüzde çok ciddi bir mesuliyet bulunmaktadır:
Gelecek nesle ne bırakacağız?
Eski ihtilaflarımızı mı?
Kırgınlıklarımızı mı?
"Falanca cemaat şöyle yaptı, filanca ağabey böyle yaptı" şeklindeki hesapları mı?
Yoksa o hadiselerden süzülmüş hikmeti mi?
Kanaatimce bizim neslimizin yapabileceği en büyük hizmetlerden biri, geçmişin ihtilaflarını yeni nesillere miras bırakmak yerine, o ihtilaflardan çıkarılan dersleri bırakmaktır.
"Kim Haklıydı?" Yerine "Ne Öğrendik?"
Belki artık bazı meselelerde soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
"Kim haklıydı?" yerine: "Biz bundan ne öğrendik?"
"Kim kimi kırdı?" yerine: "Bundan sonra birbirimizi kırmamak için hangi usulleri geliştirebiliriz?"
"Niçin ayrıldık?" yerine: "Farklı kaldığımız hâlde hangi müştereklerde beraber olabiliriz?"
Bu sorular bizi geçmişten geleceğe taşıyabilir.
Çünkü geçmişi değiştiremeyiz.
Fakat geçmişten çıkaracağımız hikmetle geleceğin istikametini değiştirebiliriz.
Zindan-ı Ataletten Çıkmak
Bediüzzaman'ın üzerinde ısrarla durduğu hastalıklardan biri atalettir.
Ataleti yalnız hiçbir şey yapmamak şeklinde anlamamak gerektiğini düşünüyorum.
Bazen herkes kendi sahasında çok çalışır; fakat müşterek meselelerde hiç kimse adım atmaz.
- Yıllardır konuşulan fakat ertelenen buluşmalar...
- “İnşallah bir gün görüşürüz” denilerek geçiştirilen meseleler...
- Eski kırgınlıklar yüzünden kurulamayan temaslar...
- Birbirimizin hizmetlerinden habersiz oluşumuz...
Bunlar da üzerinde düşünülmesi gereken bir çeşit içtimaî atalet değil midir?
Bediüzzaman'ın şu ikazı ne kadar düşündürücüdür:
“Yeis, mâni-i her kemâldir. ‘Neme lâzım, başkası düşünsün’ istibdadın yadigârıdır.”
Öyleyse birilerinin başlamasını beklemek yerine herkes bulunduğu yerden küçük bir adım atabilir.
Peki Somut Olarak Ne Yapabiliriz?
Belki büyük organizasyonlarla başlamamız gerekmiyor.
- Önce birbirimizi ziyaret edebiliriz.
- Birbirimizin hizmetlerini tanıyabiliriz.
- Farklı cemaatlerin yaptığı güzel çalışmaları kendi çevremizde de duyurabiliriz.
- Medrese hizmetleri, neşriyat, tercüme, akademik çalışmalar, gençlik faaliyetleri, dijital yayıncılık ve araştırma gibi alanlarda tecrübe paylaşabiliriz.
- Müşterek meselelerde zaman zaman bir araya gelip meşveret zeminleri oluşturabiliriz.
- Bir hizmet dairesinin sahip olduğu imkânı diğerinin tecrübesiyle buluşturabiliriz.
Ve belki hepsinden önemlisi:
Birbirimizin muvaffakiyetinden samimiyetle sevinebiliriz.
Çünkü uhuvvet yalnız aynı masada oturmak değildir.
Uhuvvet, kardeşinin başarısından kendi başarınmış gibi memnun olabilmektir.
Aynı Olmak Zorunda Değiliz
Netice olarak:
Aynı olmak zorunda değiliz.
Farklı meşreplerimiz olabilir.
Farklı hizmet tarzlarımız olabilir.
Bazı meselelerde farklı kanaatler taşıyabiliriz.
Bütün bunlar mümkündür.
Fakat aynı iman hakikatlerine hizmet ettiğimizi unutmadan aynı maksada doğru yürüyebiliriz.
- Birbirimizin yolunu kapatmadan...
- Birbirimizin hizmetini küçümsemeden... Birimizin muvaffakiyetini diğerimizin mağlubiyeti saymadan...
- Gerektiğinde birbirimizi tashih ederek fakat tahkir etmeden...
- Farklılıklarımızı muhafaza ederek fakat uhuvvetimizi kaybetmeden...
Belki bugün Risale-i Nur hizmetlerinin önündeki en önemli meselelerden biri budur.
Üstadımızı gören nesiller aramizdan çekilirken, gelecek nesillere şöyle bir hatıra bırakabilsek ne güzel olur:
“Biz farklıydık; fakat kardeştik.
Ayrı hizmet dairelerinde çalışıyorduk; fakat birbirimizin hizmetinden memnun oluyorduk.
Aynı değildik; fakat aynı Kur'ân'a, aynı iman hakikatlerine ve aynı büyük maksada hizmet ettiğimizi hiçbir zaman unutmadık.”
İşte o zaman Bediüzzaman'ın işaret ettiği atalet, yeis ve ihtilaf girdaplarından; uhuvvet, ihlâs, meşveret, tesanüd ve şahs-ı mânevî ufkuna doğru yeni bir kapı açılabilir.
Ben kendi penceremden küçük bir pencere açmaya çalıştım.
Bu satırları geçmişi yargılamak veya herhangi bir hizmet dairesini tenkit etmek için değil; evvela kendi nefsime, sonra bütün Nur kardeşlerime bir muhasebe ve uhuvvet daveti olarak kaleme aldım.
Eksik ve hatalı gördüğüm hususları, muhterem hocalarımın, ağabeylerimin ve Risale-i Nur'a yıllarını vermiş kardeşlerimin tashih ve tenkitlerine arz ederim.
Çünkü kanaatimce bugün yapmamız gereken şey açıktır:
Önce kendi aramızdaki ittifak zeminini sağlamlaştırmak; farklılıklarımızı muhafaza ederek birbirimizin güzel hizmetlerine omuz vermek.
Zira Risale-i Nur'un bize öğrettiği kardeşlik, yalnız beraber bulunmak değil;
kardeşinin meziyetiyle iftihar edebilecek kadar onunla beraber olabilmektir.
Saadet ve muhabbetle kalınız.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.