Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Mesut ENDER-ARAŞTIRMALARIN DİLİ

Ekonomiyi bir bebeğin gülüşü, dünyayı bir bebeğin kıkırdaması kurtarabilir!

A+A-

Her ne kadar bebekler, dünyaya ağlayarak gelseler de bu geçici bir durumdur ve akciğerlerinin açılması için Rabbin insan türüne verdiği bir lütuftur.

Ancak daha sonraki ağlamaları, bir yetişkin gibi, acıdan, açlıktan, diğer insanların kötülüklerinden veya altının kirlenmesinden olabilir.

Bebek karakterinde “asıl” olan ağlamak değil, “gülmektir.”

Gülüş ve gülücükler bebeğe yakışır. Yetişkin insanlar gibi, bebekler de gülümsediklerinde, bu gülümsemesi etraftaki insanlara sirayet eder. Bunun nedeni beyindeki ayna nöronların devreye girmesi ve bebeğin etrafındaki insanların algılarını olumlu olarak etkilemesi; sonunda hep birlikte gülümseme veya kahkaha ortamının doğmasıdır.

“Bebeğin tebessümü, Rahmetten tevellüd eden mâsumâne bir tebessümdür.” (Bediüzzaman)

Genellikle olumlu durumlarda attığımız bir kahkaha, gülümsemek, neşeli olmak gibi mutlu edici davranışlar çevremizdekileri kolayca etkiler; onlar da bize katılır. Sevinç gözyaşı döken bir annenin evladına sarılmasını çoğu kez biz de sulu gözlerle takip ederiz.

Tabii bu konularda kimse Yeşilçam filmlerinin eline su dökmez.

Bebekler daha yürümeden önce gülmeye başlar. Bebekler neden yürümeyi öğrenmeden önce, gülümsemeyi biliyorlar ve kıkırdıyorlar? (Eminim hayalinizde bu durumda olan bebekler canlanmıştır!)

O halde aşağıdaki bebekleri izleyin; gülmek serbest; tutmayın kendinizi!

Burada gülümsemeyi veya tebessümü anlamak gerekir.

“Tebessümün bir sadaka” olduğuna dair Hz. Muhammed (sav) hadisleri vardır. Demek ki, bir tebessüm toplumsal bir dalgaya dönüşebiliyor.

Zaten tebessümün doğasında, doğru ve normal bir yayılma özelliği vardır. Buna “gülmek bulaşıcıdır” diyorlar.

Gülmenin bulaşıcı olduğuna dair sosyal deneyler vardır. Bunlardan birini aşağıdaki 1 dakikalık videoda izleyebilirsiniz:

Bu yazıyı okuduktan sonra iş yerinde mesai arkadaşınızla veya komşunuzla karşılaştığınızda, selam verirken yüz ifadeniz gülümser olsun; %100 garanti veriyorum; o da size cevap verirken yüz ifadesini neşeli hale çevirecektir. Çünkü bu tavırda bir güven kokusu ve itimad dokusu vardır.

Gülümsemenin Kaynağı: Güven…

Güven, Allah’ın Mü’min isminden O’na inanan insanlara da verilen ortak bir isim-sıfattır ve anlamı da “Güvenilen” demektir.

Öyle ya, şu hayatta Allah’tan başka kime güveneceksin ki?

Her gün  “Bugün de güneş doğacak mı?” diye sormuyoruz bile.

Sonra en önemlisi, seni Yaratan Rezzak, meşru rızkını da taahhüt etmiş.

Güneşin doğacağından %100 eminiz. Çünkü Rabbimize güveniyoruz. Hatta sadece yarın değil, 100 yıl sonra da güneşin bu mevsimde, ayda ve günde, güneşin saat kaçta doğacağını bilebiliyoruz. Bu garantiler nedeniyle takvimleri çok önceden hazırlıyoruz.

Bu hayatın bu kadar garantisi var işte; çünkü Rabbin tüm bunları taahhüt etmiş.

Bazen ben kendi dünyamda bu düşününce titriyorum. Allah’tan başka dostum olmadığını tek güvencemin de O olduğunu anlıyorum; bu sebeple hayata gülümsüyorum. Ben güldükçe o da bana gülüyor. Hatta gençliğimde büyük dert edindiğim musibetlere 60’ına dayandığım bu yaşta artık gülümsüyorum; ben güldükçe o da küçülüp zararsız hale geliyor; tebeddül ediyor.

Benim bebeklerin neden güldüğüne dair bulduğum cevap da tam budur.

Gülmek veya tebessüm etmek bir güven göstergesidir. İnsanlar güven inşa etmek için gülümsemeyi kullanırlar. Güven, insanı insan yapan temel bir sıfattır.

Hani hatırlarsanız, ders kitaplarında “Turşu satan adamın yüzü güldüğü için turşularını kolayca satarken, bal satan adamın yüzü gülmediği için kimse almıyormuş.” metni vardı; hatırladınız mı?

Çünkü mütebessim yüz daha güvenilir bir yüzdür.

Çocuklar üzerine yapılan “güvenilirlik” deneylerinde, kendilerine gösterilen 40 erkek yüzü içinden en güvenilir olarak seçtikleri yüzlerin tamamı gülümser yüzlerdi.

Dikkat ettiniz mi; tüm reklamlarda insanların yüzleri hep gülüyordur.

Tüm bunlar neden? İzleyiciye, müşteriye, ötekine güven vermek içindir.

Ani şeylere de güleriz.

Bir bebek, bir kişinin artık yüzünü göremediği zaman orada olduğunu unutur ve böylece anne ya da baba tekrar ortaya çıktığı anda beklenmedik bir zevkle güler. “ceee!” oyunlarının dünya çapında aynı olması da ilginç değil mi?

Beklentilere meydan okuyan şeylere de güleriz.

Ortak normları ihlal eden aykırı şakalara gülüyoruz. Ünlü komedyenler bunu yapıyorlar. Yürürlükte olan neler varsa, ona karşı aykırı bir şeyi muzip bir şekilde sunuyorsa ona güleriz.

Bu nedenle, yaptığımız şeylere gülen biriyle karşılaştığımızda, muhtemelen aynı kültürel beklentilere sahip olduklarını ve aynı normları paylaştıklarını biliyoruz, ama alınmıyoruz. Çünkü aramızdaki ilişkide bir “güven” gizlidir.

En içten gelen hoş bir gülüş ise güvenilirlik katsayısı daha fazla olan insanlara karşı gösterdiğimiz gülüştür. Hatta kendimizi frenleyemeyip boynuna da sarılırız.

Kısacası kahkaha, tebessüm, gülücük, kıkırdamak vb. adı ne olursa olsun tüm bu davranışlar, insan toplumlarında güvenli bağ oluşturan önemli, fıtri, sünnet olan davranışlardır.

Güven, işbirliği için çok önemlidir. Güvenli ortam ve güvenli insanlarla birlikte, çalışmaktan çok daha fazlasını başarırız. Ancak işbirliği risk gerektirir ve riskin üstesinden gelmek güven gerektirir.

Kahkaha gibi mekanizmalar, birbirleriyle tanışan ve bilişen insanların oluşturduğu küçük topluluklarda daha fazla işe yarıyor. Ekonomik deneyler, sosyal açıdan daha uzak olan başkalarıyla etkileşime girdiğimizde güvenimizin azaldığını gösteriyor.

Güveni daha büyük insan kitlelerine, hatta küresel gruplara yaymak için insanlar dinlere, pazarlara ve hukukun üstünlüğüne dayalı yeni kurumlar inşa etmişlerdir.

Güvenilir kurumlara, özellikle adalet ve hukuk mekanizmalarını işleten kurumlara güven duymak en iyi demokrasi göstergesidir. Demokrasi güler yüzlü insanların rejimidir. Bir ülkede silaha olan güven daha fazlaysa güven ortamı zayıftır; insanlar asık suratlıdır.

Bir gülümseme (güven oluşturur; güven de) enflasyonu bitirebilir!

Günümüzde güven, paramızı tutan bankalardan işyerindeki ilişkilerimize, satın aldığımız markalara kadar ekonomiye yön veriyor.

Paylaşım ekonomisi, e-ticaret ve blok zinciri gibi en önemli yeniliklerden bazıları güven etrafında inşa edilmiş fikirlere dayanıyordu.

Bir zamanlar bir yabancının arabasını veya hatta evini paylaşma fikriyle alay etmiştik, ancak bugün her şey satılarak çok sayıda ortağınız olabiliyor. Çünkü o kâğıt parçaları kâğıt olduğu için değil, insanları birbirine güvenle bağladığı için değer kazanıyor.

Güven, itibara dayanır.

Kişisel fedakârlığı içeren maliyetli eylemler yoluyla itibar oluştururuz ve bir kez kazandığında bu itibar, ağızdan ağıza başkalarıyla paylaşılan bir meta haline gelir.

Pazar öncesi kabilelerde, atalarımız kime güveneceklerini takip etmek için gayri resmi dedikodu ağlarını kullandılar. Zamanla, bu gayri resmi güvenin yerini parayla oynayan kurumlar aldı, ancak güven ihtiyacı her zaman olduğu kadar bugün de devam ediyor.

Markaları kime güveneceğimizi bilmek için bir kısaltma olarak kullandığımız için markalar, “güvendiğiniz marka” olmak için yarışıyor. Amazon gibi çevrimiçi pazarlardan başlayarak, bu güvenin gittikçe daha fazlası çevrimiçi hale geldi ve bir zamanlar dedikoduyla iletilen algoritmaların yerini aldı.

Güven, başarmanın enerjisidir.

Adam Smith 1776’da ulusların zenginliğinin uzmanlaşma ve işbölümünden kaynaklandığını savundu. Bu analojiyi Bediüzzaman Said Nursi manevi iştiraklere bir örnek olarak gösterdiği İhlas Risalesi isimli kitabında işler. Adam Smith’in “İğne yapan adamlar analojisi” özel görevler yapan 18 kişilik bir fabrikanın, iğneleri tek bir kişiden çok daha fazla ve çok daha hızlı yapabildiğiydi.

Bugün, kitap satın almak gibi en basit iş, ağaçları kesen oduncudan sayfaları dolduran yazara, işlemi gerçekleştiren bankalara, kitabı kapınıza getiren teslimat hizmetine kadar binlerce kişiden oluşan bir tedarik zincirine dayanmaktadır. Bu adımların her biri güven gerektirir.

Tüm dünyaya şöyle yukarıdan bir yerden baktığınızda insanın bozduğu ve bozulduğu sistemden çok çektiğini, şimdi yeniden güven inşa etmesi gerektiğini bir bebeğin gülümsemesinden anlamak mümkün olacak.

Salgından küresel iklim değişikliğine kadar dünyamızın karşılaştığı en büyük sorunların tümü, küresel ölçekte işbirliği ve güven gerektiriyor.

Güven, insan olmanın daha da merkezi hale gelecektir; tabii ki bebekleri, çocukları, yetişkinleri, kısacası herkesin içinde doyasıya gülümsediği bir dünya olursa…

Güvensiz Ortamlar ve Somurtkanlık

Somurtkan Toplumun Mütebessim İnsanları Olunabilir mi?

Öğrencilik yıllarımda ABD’de Asyalıları küçük gören bir bayan istatistik hocamızdan sınıfta iki söz duymuştum:

Biri, “mütebessim ol, somurtma, kaşlarını çatma.”

Diğeri, “sesini yükselt!”

Bir gün Asyalıları (bizi de Asyalı olarak kabule ediyordu ki, öyleyiz) topladı ve ABD’nin özgürlükler ülkesi olduğunu, ülkelerimizdeki baskılardan uzak olduğumuz; bu nedenle “neşelenin, mutlu olun; böyle çatık kaşlarla dolaşmayın” demişti. Hatta Çinli bir öğrenci kısık sesi ile soru sorduğunda, onu sınıfın en arkasına gönderip, soruyu oradan yüksek sesle sormasını sağlayarak, güya cesaretlenmesi için terapi uygulaması bile yapmıştı.

ABD’li hocanın bu dediklerinde elbette hakikat payı vardı; ama kültür farkını göz ardı ediyordu. Amerikalılar güler yüzlüler, ama birbirlerine ne kadar güven duyuyorlar; bu konuyu şimdilik açmayalım.

Tebessüm Hakikati - Tabiata bak, her varlık ne kadar mütebessim!

Mütebessim olmak elbette İlahi olana aittir. Başta peygamber efendimiz (sav) olmak üzere, mübarek insanlar hal dillerinde tebessümü eksik etmemişlerdir. İnsanlar onların yüzlerine bakarak bile onlardaki güveni hissediyorlardı.

Sadece insanlar mı mütebessimdir?

Hayır, Bediüzzaman’ın kâinattaki “tebessüm hakikati”ne, daha doğrusu İlahi güveni sağlayan el-Mü’min isminin tecellilerine dair bakın neler söylüyor:

“Şimdi çiçeklere, meyvelere bak: Bunların gülümsemeleri ve tatları ve güzellikleri ve nakışları ve koku vermeleri bir Sâni-i Kerîmin, bir Mün'im-i Rahîmin sofrasında birer tarife, birer davetname hükmünde olarak, muhtelif renk ve koku ve tadlarla her nev'e ayrı ayrı tarife ve davetname olarak verilmiştir.” (Otuzüçüncü Söz, Yirminci Pencere)

“Ve keza, mânevî asansörlerle lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı acip bir vaziyete ve hayattar, antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu bedihî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.” (Mesnevi-i Nuriye, Zeylül Hubab)

***

Yaşlılar neden çoğunlukla mütebessim olamıyorlar?

Çünkü yaşlıların beynindeki nöronlar arasındaki geçişi sağlayan nörostransmitterlerin sayısı gençlerden daha azdır ve yaş ilerledikçe daha da azalacaktır.

Bir istisnası, gençliğinden itibaren hiç bırakmaksızın fikri mütalaalar yapan, düşünsel eylemelerine devam eden, kültürel ve ilmi meselelerle meşgul olan, kısacası Tefekkür içre olan insanların beyin hücreleri, yaşlansalar bile, ölmeyecektir.

Bu nedenle gençler şen şakrak iken, ihtiyarlar somurtkan ve en gülünecek şeye bile gülemiyorlar. Çünkü beyin hücrelerini kullanmadıkları için veya uzun süredir pasif kaldığı için o hücreler ölüyor; hücreler arası ilişkiler kurulamıyor.

Tabii ki, ölen hücrelerden kahkaha sesi duyamazsınız!

O halde, şen şakrak olmalı; kâinata şen şakrak bir gözle bakmalı ve tabiat kitabını bir tefekkürname olarak okumalı. Bakın Bediüzzaman’a:

“O vakit gayet geniş bir perde daha açıldı; kalb semâvat âlemine girdi. Gördüm ki, o nuranî, tebessüm eden suretinde görülen yıldızlar, küre-i arzdan daha büyük ve ondan daha sür'atli bir surette birbiri içinde geziyorlar, dönüyorlar.” (29. Mektup. 5.Risale Olan 5. Kısım.)

***

Tebessümün çeşitleri de vardır. Bediüzzaman tebessüm çeşitleri olarak şunları sayar:

Tebessüm Çeşitleri:

  1. Nurani tebessüm (29. Mektup. 5.Risale Olan 5. Kısım.)
  2. Masumane Tebessüm (Rumuz Bir insi tarafından soruldu.)
  3. Rahmetle tebessüm (15. Şua, Elhüccetüzzehra, Birinci makam)
  4. Neş'e-i lütufla tebessüm  (19. pencere)
  5. Ünsiyetkârâne tebessüm (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım, Üçüncü Telvih)
  6. Cilve-i merhametinden tebessüm (Şuâlar/Üçüncü Şuâ/Münâcât/ (s:82)

Musibetlerdeki İlahi iradeye de güvenilmesi gerektiğini söz eden Said Nursi, musibetleri de tebessümle karşılamak gereğinden söz eder:

“Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli. Geçmiş lezâiz, ah vah dedirtir. “Ah”, müstetir bir elemin tercümanıdır. Geçmiş âlâm, “oh” dedirtir. O “oh”, muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.

“Rahmet-i İlâhiyeyi tebessüme getirmek” (Meyve 11. Mesele)  ise bu tebessümün en tatlı meyvesi değil midir?

Bizi Yıkan Aldatıcı Tebessümlerdir.

Bu arada yalancı gülücüklere de dikkat çekmek gerekir.

Bu konudaki kavramları yine Risale-i Nur’dan alalım:

“Öyle de, insan, eğer kesrete dalıp, kâinat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer.” (23. Söz İkinci Makam Birinci Mebhas ve Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal  Beşinci Meyve)

Bıyık Altı (istihzâkârâne) Gülümsemek

“Eğer o mübarek camiye ve o muazzam cemaat içine o adam girdiği vakit, süflî ve edepsizcesine fuhşa ait şarkıları bağırıp çağırsa, raksedip zıplasa, o vakit o haylâz çocukları güldürecek, o serseri ahlâksızları fuhşiyâta teşvik ettiği için hoşlarına gidecek ve İslâmiyetin kusurunu görmekle mütelezziz olan ecnebilerin istihzâkârâne tebessümlerini celb edecek.”

“Fakat umum o muazzam ve mübarek cemaatin bütün efradından bir nazar-ı nefret ve tahkir celb edecektir. Esfel-i sâfilîne sukut derecesinde nazarlarında alçak görünecektir.” (Tarihçe-i hayat, İfade-i Meram)

***

Bazen bir tebessüm savaşı başlamadan bitirebilir.

“Nasıl ki mübarezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musalâhaya, husumet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur, tevekkül ile musibete karşı çıkmak dahi öyledir.” (2. Lema, 5. nükte 3. mesele)

Sonuç:  Aynaya bakan yüzünüz, bir sadakalık da olsa mütebessim mi?

Kâinatı kendi endam ayinenizde görüyorsanız, endamınızı değiştirin; aynaları değiştirmenin bir faydası yoktur. Çünkü aynalar masumdur; sonuç değişmeyecektir.

Gelin, yüzünüzü mütebessim yapın; nedir o çatık kaşlar, şahin bakışlar? Derdin nedir kardeşim?

Hiçbir şey, seni bebekliğinden tevarüs eden o masumane tebessümden vazgeçirmemelidir.

Bebekler, tıpkı senin bebekliğin gibi, yürümeden önce altın bir kalbe sahip olduklarından gülerler, çığlık atarlar, kıkırdarlar, mini kahkaha atarlar; çünkü insanlar kahkahayı güven inşa etmek için geliştirmişler ve Rahmet-i İlahiye’nin bir lütfu olarak fıtratlarına kabil yapmışlardır.

Bebekler, fıtri olarak kendilerini besleyip büyütecek olan anne ve babalarının doğrudan kalbine; altın kalbine hitap ederler.

Toplumsal güven bir gülücük gibi altın kalpleri harekete geçirir. Güven tebessümü; tebessüm güveni inşa eder.

Güven, işbirliğinin, işbirliği de medeniyetin temelidir.

Günümüzde, hemen hemen tüm ekonomik kurumlarımız hala yatırım aracı olarak “altına” güveniyor; oysa altın, Rahmanın, bebeğin altın kalbine koyduğu o masumane kahkahasından geliyor.

Bunu da en iyisini bebekler bilir; çünkü onlar “sarraf bebeklerdir.”

Demek ki bir gülücük bir güven kurtarır, bir güven bir ekonomiyi kurtarır, bir ekonomi insanlığı kurtarır, savaşları durdur, dünya barışını sağlar.

Buna inanın!

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
6 Yorum