Salahattin ALTUNDAĞ

Salahattin ALTUNDAĞ

Cevşen’de Dört Nefes: 'Tenzih', 'Tevhid', 'İlticâ' ve 'Necât'

“Yazıyı sesli olarak dinlemek ve görseller eşliğinde izlemek için buraya tıklayınız.”

Bazı duâlar vardır; yalnız dil ile okunmaz, insanın bütün varlığıyla söylenir. Bazı kelimeler vardır; ağızdan çıkar, fakat kalbin en mahrem odalarına iner. Bazı cümleler vardır; kısa görünür, ama içinde bir ömürlük münâcât, bir kâinatlık tefekkür, bir mahşerlik feryât saklar.

Cevşenü’l-Kebîr’de yüz defa tekrar edilen şu mübârek cümle de böyledir:

İlk bakışta tek bir duâ cümlesi gibi görünür. Fakat dikkatle bakıldığında, bu cümlenin içinde dört ayrı nefes, dört ayrı makam, dört ayrı ruh hâli vardır:

Bu dört bölüm, yalnız sesin durakları değildir; kalbin de duraklarıdır. Dil burada durur, kalp yürür. Nefes burada kesilir, mânâ derinleşir. İnsan bu duâyı yalnız okumaz; tenzih eder (), tevhid eder (), sığınır () ve kurtuluş ister

().

BİRİNCİ NEFES:

Duânın ilk kelimesi kelimesidir.

Yâni: “Yâ Rabbi! Sen her türlü noksandan, kusurdan, aczden, şerîkten, zulümden, hikmetsizlikten münezzehsin.”

Bu kelime, kulun önce kendi zannını temizlemesidir. Çünkü insan musîbet gördüğünde, karanlıkla karşılaştığında, gelecekten korktuğunda, nefsinin baskısı altında ezildiğinde bâzen hadsiz acziyle yanlış düşünür. Hâdiseleri karanlık zanneder. Dünyâyı boğucu bilir. Nefsini aşılmaz bir düşmân sanır.

İşte , bu bulanık bakışı temizleyen ilk nûrdur.

Kul der ki: “Yâ Rabbi! Ben anlamasam da Senin işinde hikmetsizlik yoktur. Ben göremesem de Senin rahmetinde noksanlık yoktur. Ben daralsam da Senin kudretin daralmaz. Ben karanlıkta kalsam da Senin nûrun sönmez.”

Bu bakımdan , yalnız bir tesbih değil; aynı zamânda dünyâya bakışı tashih eden bir îmân terbiyesidir.

İKİNCİ NEFES:

Duânın ikinci makamı tevhiddir:

Burada kelimesi, doğrudan cümlesinin içindedir. Mânâ şudur: “Ey kendisinden başka ilâh olmayan Zât!

Bu ifâde, insanı sebeplerin dağınıklığından alıp doğrudan Müsebbibü’l-Esbâb’a götürür. Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, kurtuluşu sebeplerden beklemesidir. Hâlbuki bâzı anlar vardır ki bütün sebepler susar. Gece yardım edemez. Deniz yardım edemez. Balık yardım edemez. İnsan yardım edemez. Akıl yetmez. Güç yetmez. Tedbir yetmez. Dünyâ yetmez.

Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın hâli bu hakikatin en parlak misâlidir. Gece karanlık, deniz fırtınalı, balık yani hût dehşetli, sebepler tamamen sukût etmişti. O anda kurtuluş, ancak geceye, denize, balığa ve semâya hükmü geçen Zât’tan gelebilirdi.

Üstâd Bediüzzamân Hazretlerinin Birinci Lem’a’da Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın münâcâtı üzerinden açtığı sır, Cevşen’de yüz defa tekrar edilen bu cümleyi anlamamız için de kuvvetli bir mânâ anahtarı sunmaktadır. Çünkü Üstâd Hazretleri, o münâcâtın sırrını izâh ederken bizim hâlimizin de Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın hâlinden daha dehşetli olduğunu beyan eder. Bizim gecemiz istikbâldir. Denizimiz şu sergerdan dünyâdır. Hûtumuz ise heva-yı nefsimizdir.

İşte bu üç dehşet karşısında insanın tutunacağı en sağlam hakikat hakikatidir.

Yâni kul bu nefeste şöyle der:

“Yâ Rabbi! İstikbâl Senin emrindedir. Dünyâ Senin hükmündedir. Nefsim Senin idaren altındadır. Sebepler sussa da Sen varsın. Kapılar kapansa da Senin rahmet kapın açıktır. Öyleyse benim melceim de, menceim de, halaskârım da yalnız Sensin.”

ÜÇÜNCÜ NEFES:

Sonra duâ bir feryâda dönüşür:

Bu ifâde, gramer bakımından önceki kelimesine bağlanarak aceleyle geçilecek bir unsur değildir. Burada müstakil bir ilticâ vardır. Bu, kalbin “Aman yâ Rabbi!” deyişidir.

“Emân” kelimesi, sâdece korkudan kaçmak değildir; emniyet aramaktır. Sâdece cezâdan ürkmek değildir; rahmete sığınmaktır. Sâdece tehlikeyi görmek değildir; tehlikenin karşısında Allâh’ın kapısından başka kapı olmadığını bilmektir.

Üstâd Hazretlerinin On Yedinci Lem’a’daki “El-Amân el-Amân!” feryâdı da bu mânâyı kuvvetle hissettirir. Orada insan, kabre doğru giden bir yolcu gibi kendi günâhlarının hacâletinden, nefsinin kusurlarından, mâsiyetin vahşi şeklinden Allâh’ın rahmetine sığınır. “Senden başka melce ve mence yok” hakikatini bütün benliğiyle hisseder.

İşte Cevşen’deki ifâdesinin de bir geçiş kelimesi gibi değil, bir sığınış feryâdı gibi okunması mânâya daha muvâfık görünmektedir.

Çünkü duâ bâzen talep değildir; önce teslimiyettir. Bâzen istemek değildir; önce kapıya yüz sürmektir. Bâzen cümle kurmak değildir; “Amân!” diyebilmektir.

DÖRDÜNCÜ NEFES:

Duânın son makamı açık bir taleptir:

“Bizi ateşten kurtar!”

Burada duâ, nihâi tehlikeyi gösterir. İnsanın korktuğu nice şey vardır: fakirlik, hastalık, yalnızlık, ölüm, kabir, gelecek, ayrılık, zillet… Fakat bütün korkuların en büyüğü, Allâh’ın rahmetinden uzak kalma ve ateşe düşme korkusudur.

Bu yüzden Cevşen’deki bu cümle, yalnız “Cehennemden kurtar” mânâsına münhasır değildir; aynı zamânda insanı ateşe götüren bütün yollardan, bütün günâhlardan, bütün gafletlerden, bütün nefsânî bağlardan, bütün zulmetlerden kurtar mânâsını da taşır.

Yâni kul şöyle demiş olur:

“Yâ Rabbi! Seni tenzih ederim. Senden başka ilâh yoktur. Sana sığınırım. Beni ateşten, ateşe götüren yollardan, nefsimin yangınından, günâhlarımın karanlığından, gafletimin zehrinden, istikbâlimin dehşetinden, dünyânın boğucu dalgalarından kurtar.”

DÖRT BÖLÜM, DÖRT MÂNÂ TABAKASI

Bu bakımdan Cevşen’deki bu cümleyi dört bölüm hâlinde okumak, mânâya daha uygun görünmektedir:


Tenzih makamı.


Tevhid makamı.

İlticâ ve istimdâd makamı.

Necât ve halâs talebi.

Bu okuyuş, sâdece telaffuz meselesi değildir; duâ terbiyesidir. Çünkü insan bâzen kelimeleri okur, fakat mânâların kapısında durmaz. Hâlbuki bâzı duâlar, duraklarıyla açılır. “Durmak”, burada kesilmek değil; derinleşmektir.

Elbette Cevşen hızlı okunduğunda da sevâp ve feyz umulur. Fakat hızlı okunsa bile, bu dört mânâ zihinde ve kalpte canlı tutulmalıdır. Zira duâ yalnız dudaktan çıkarsa “ses” olur; kalbe inerse “münâcât” olur.

YUNÛSÎ SIR VE CEVŞENÎ FERYÂT

Üstâd Bediüzzamân Hazretlerinin Birinci Lem’a’da “Biz dahi o münâcâtın sırrıyla…” buyurması son derece dikkat çekicidir. Demek ki mesele sâdece bir lafzı tekrar etmek değildir; o lafzın sırrına girmektir.

Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’ın münâcâtında üç dehşet vardı: gece, deniz ve hût (balık). Üstâd Hazretleri bu üç dehşeti bizim hayatımıza taşır: istikbâl, dünyâ ve nefis.

Cevşen’deki bu cümlede de benzer bir ruh vardır. İnsan önce Rabbini tenzih eder: . Sonra tevhidin kapısına yönelir: . Sonra bütün acziyle O’na sığınır: . En sonunda da ebedî helâketten kurtuluş ister: .

Bu sıra, kulun mânevî yürüyüşüdür:

Tenzih ( ) ile zannını temizler.

Tevhid ( ) ile yönünü bulur.

İlticâ ( ) ile kapıya dayanır.

Necât ( ) talebiyle rahmeti ister.

İşte duâ bu hâle gelince, sâdece tekrar edilen bir metin olmaktan çıkar; insanın varoluşunu kuşatan bir münâcâta dönüşür.

OKUYUŞTA MÂNÂ HASSÂSİYETİ

Bu sebeple, Cevşen okurken şu duraklara dikkat etmek, mânâyı kuvvetlendiren bir okuyuş hassâsiyeti olarak görülebilir:

| | |

(Sübhânek | Yâ lâ ilâhe illâ ent | el-emân el-emân | hallisnâ mine’n-nâr)

Böyle okunduğunda kelimesi yerli yerine oturur; cümlesinin tevhid mânâsını tamamlar. ise ayrı bir ilticâ feryâdı olarak kalbe iner. de bu ilticânın açık talebi olur.

Bu okuyuş, ne başkalarını itham etmek için söylenmelidir ne de alışılmış okuyuşları değersiz görmek için. Maksat, duânın mânâsını daha derinden hissetmek ve hissettirmektir. Zira duâ adabında asıl olan; lafzı zedelemeden, mânâyı incitmeden, kalbi uyandırarak okumaktır.

Cevşen’in bu cümlesi bize şunu öğretir: İnsan önce Rabbini noksandan tenzih etmeli, sonra tevhidin kapısına yönelmeli, sonra aczini itiraf ederek emân dilemeli, sonra da ebedî kurtuluşu istemelidir.

ESMÂ YALNIZ SAYILMAZ; ESMÂ İLE ALLÂH’A SIĞINILIR

Cevşenü’l-Kebîr’de dikkat edilmesi gereken bir başka mânâ inceliği daha vardır. Cevşen, yalnız bu yüz tekrar edilen cümleden ibâret değildir. Onun içinde Cenâb-ı Hakk’ın bin bir mukaddes ismi, sıfatı, unvânı ve rahmet kapısı hükmündeki esmâ-i kudsiyesi zikredilir. Fakat bu zikrin mahiyeti, sâdece ilâhî isimleri arka arkaya saymak değildir. Cevşen, bir esmâ listesi değil; esmâ ile yapılan büyük bir münâcâttır.

Bu sebeple her ismin başındaki nidâsı son derece önemlidir.

Çünkü , Arapçada “harf-i nidâ”dır; Türkçedeki “ey” hitâbının karşılığıdır. Latin harfleriyle “” şeklinde gösterilen bu nidâ, kısa ve silik biçimde geçilmemeli; “yâ”daki “â” sesi hafifçe uzatılarak kalbe duyurulmalıdır. Tecvid ilminde bu ölçüye “medd-i tabiî” denilir. Fakat Cevşen’de bu nidâ, sıradan bir sesleniş değil; kulun bütün acziyle Rabbine yönelişidir. Kul, “Rahmân” ismini sâdece söylemez; (Yâ Rahmân) diyerek Rahmân olan Rabbine sığınır. “Kerîm” ismini sâdece zikretmez; (Yâ Kerîm) diyerek keremine ilticâ eder. “Latîf” ismini sâdece telaffuz etmez; (Yâ Latîf) diyerek lütfuna kapı açar.

Bu bakımdan Cevşen’deki her , kalbin kapısını esmâya açan bir anahtar gibidir.

Eğer bu nidâsı hızlı okuyuş içinde duyulmadan, hissedilmeden, âdeta kelimenin önünden silinmiş gibi geçilirse, okunan şey yine elbette zikirdir, elbette istifâdeden hâlî değildir; fakat duâ makamının derinliği zayıflayabilir. Çünkü kalp, ruh, his ve sâir latîfeler bâzen kelimenin yalnız lafzından değil, o lafzın taşıdığı yönelişten, nidâ hâlinden, sığınma edâsından ve münâcât ikliminden hisselerini alırlar.

İşte bu yönelişin sesidir.

Bir insan “Rahmân, Rahîm, Kerîm, Latîf…” diye okuduğunda Allâh’ın isimlerini anar. Fakat (Yâ Rahmân, Yâ Rahîm, Yâ Kerîm, Yâ Latîf) dediğinde artık yalnız anmakla kalmaz; o isimlerin kapısında durur, o isimlerin tecellisine yönelir, o isimlerle Rabbine arz-ı hâl eder.

Burada fark ince görünür; fakat kalp için büyüktür.

Zirâ zikirde bilgi vardır, tefekkür vardır, hatırlama vardır. Münâcâtta ise bunlara ilâveten yöneliş, niyâz, ilticâ ve sığınma vardır. Cevşen ise sâdece zikir değil; zikir içinde duâ, duâ içinde tevhid, tevhid içinde ilticâ, ilticâ içinde necât talebidir.

Bu sebeple Cevşen okunurken esmâ-i ilâhiyenin başındaki nidâsının yutulmaması, “yâ” sadâsının hafifçe duyurulması ve kalbin de işiteceği bir açıklıkla okunması mânâya daha muvâfık görünmektedir. Bu, sâdece ses güzelliği meselesi değildir; mânâ terbiyesidir. Çünkü kul her dediğinde âdeta şöyle demiş olur:

“Ey Rabbim! Bu isminle Sana yöneliyorum. Bu isminle Sana sığınıyorum. Bu isminle derdime derman, karanlığıma nûr, aczime kuvvet, fakrıma rahmet istiyorum.”

O zamân Cevşen’deki esmâ, yalnız dilde dolaşan mukaddes kelimeler olmaktan çıkar; kalbi kuşatan bir rahmet halkasına dönüşür.

“İSTİFÂDE” İLE “İSTİFÂZA” ARASINDAKİ İNCE FARK

Burada belki şöyle bir ayrım yapmak mümkündür: Hızlı okuyuşta da insan istifâde eder. Çünkü Allâh’ın isimlerini zikretmek başlı başına nûrdur, sevâptır, feyîzdir. Fakat kalbin, ruhun ve latîfelerin o esmâdan derin bir şekilde nasiplenmesi için sâdece telaffuz yetmez; mânâ ile irtibat, nidâ ile yöneliş, ilticâ ile içtenlik gerekir.

Bu noktada “istifâde” ile “istifâza” arasında ince bir fark vardır.

İstifâde, bir hayırdan faydalanmaktır.
İstifâza ise o hayrın kalbe akması, ruha sirâyet etmesi, latîfeleri ihtizaza getirmesi, insanın iç dünyâsında bir feyîz hâline dönüşmesidir.

Cevşen hızlı okunduğunda da elbette istifâde umulur; fakat nidâsı hissedilerek, esmâ duâ makamında okunarak, kalp her isimde Rabbine yönelerek okunduğunda istifâza kapısı daha geniş açılır.

Çünkü Cevşen, sâdece okunacak bir metin değil; içine girilecek bir münâcât iklimidir.

Her , o iklimin kapısıdır.
Her isim, o kapıdan açılan bir rahmet penceresidir.
Her tekrar, kulun aczini rahmete, fakrını kereme, korkusunu emâna, günâhını mağfirete arz edişidir.

Bu sebeple Cevşen okuyan kimse, yalnız kelimeleri yetiştirmeye değil; kalbini o kelimelere yetiştirmeye de gayret etmelidir. Çünkü bâzen dil hızlı gider, kalp geride kalır. Hâlbuki duâ, dilin kalbi sürüklemesi değil; dil ile kalbin birlikte huzûra çıkmasıdır.

Cevşen’deki nidâsı işte bu huzûra çıkışın ilk adımıdır.

Kul her defasında derken, sanki bütün sebeplerden yüzünü çevirip doğrudan Rabbine yönelir:

“Ey Rahmân! Ey Rahîm! Ey Kerîm! Ey Latîf! Ey Hafîz! Ey Gafûr! Ey Settâr! Ey Vedûd! Ey Mucîb! Ey Halîm!”

Bu okuyuşta esmâ artık sâdece sayılmaz; esmâ ile Allâh’a sığınılır. İsimler yalnız akılda bilinmez; kalpte duyulur. Lafız yalnız dilden çıkmaz; ruhun kapılarını da çalar.

İşte Cevşen’i münâcât yapan sır da biraz burada aranmalıdır:
Her isim bir kapı, her o kapıya vuran bir el, her tekrar rahmete uzanan bir niyâzdır.

Bu noktadan sonra tekrar Cevşen’de yüz defa tekrar edilen o mübârek cümleye dönersek, görürüz ki onun her bir parçası kulun bütün varlığını içine alan bir duâ terbiyesi sunar. Çünkü insanın asıl kurtuluşu, yalnız ateşten uzak kalmak değil; ateşe götüren her şeyden Allâh’ın rahmetiyle halas olmaktır.

Bu yüzden her tekrarında bu cümle, kalbimize şöyle seslenir:


Rabbini noksandan tenzih et.


Sebepleri bırak, tevhidin kapısına dön.

Aczini bil, emân dile.


Ebedî necâtı iste.

Ve belki de Cevşen’in yüz defa tekrar edilen bu cümlesi, her defasında bize aynı hakikati yeniden fısıldar:

Dünyâ dalgalı, istikbâl karanlık, nefis tehlikeli olabilir. Fakat kul, tenzih ile bakar, tevhid ile yönelir, ilticâ ile sığınır ve rahmet kapısından necât isterse; karanlık gece mehtaplanır, deniz sahra olur, nefis de insanı yutan bir hût (balık) olmaktan çıkıp ebedî hayat yolunda bir merkûba (bineğe) dönüşür.

ÖRNEK OKUMALAR:[1]

1. ÖRNEK ()

2. ÖRNEK ()

3. ÖRNEK ()

[1] Seslendiren: Abdullah OKUR, Diyarbakır Salahaddin-i Eyyûbî Camii İmâmı

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
10 Yorum