'Can sıkıntısı, dünyaya tembellikle birlikte gelmiş' diyorlar!
Diyorlar ki “can sıkıntısı, dünyaya tembellikle birlikte gelmiştir.” Bu doğru mudur?
İman öyle bir iksirdir ki, insanı bütün kâinatla dost ve ahbap yapar; her şeye karşı bir ülfet ve ünsiyet kazandırır. İmanı kuvvetli olan bir müminin nazarında her mahlûk Allah’ın vazifeli birer memuru ve hizmetkârıdır. Kâinatın her tarafı şuur sahibi melekler ve ruhaniler ile şenlenmiştir. Hal böyle olunca, müminin şu âlemde vahşet ve yalnızlık çekmemesi gerekir.
Lakin imanın bu kemal manaları her müminde tam tecelli etmediği için, bu ünsiyet ve dostlukları tam idrak edemiyor. Bu da imanın kuvvetsiz ve zayıflığından dolayıdır. Öyle ise en güzel ve en mühim yol, imanımızı tahkiki bir surete çevirip kuvvetlendirmektir. Bu zamanda Risale-i Nurlar bu imanı ve bu imandaki kemal halleri verebiliyor.
Manevî ve ruhi hastalıkların büyük bir kısmı iman zaafı ve ibadetlerin eksikliklerinden ortaya çıkıyor. Nasıl maddî beden gıdasız kalınca hastalanıyor ise, manevî cihaz ve duygularımız da zikirsiz ve ibadetsiz kalınca bir takım manevî hastalıklara ve can sıkıntılarına sebebiyet veriyor. Bütün manevî hastalıkların ve sıkıntıların reçetesi, tahkiki imanı elde etmek ve bunun gereği olan ibadetleri kemali ile ifa etmektir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin şu ifadeleri bu manayı çok güzel özetliyor:
"Diğer adam ise, mü'mindir. Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler-ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş'esinden neş'et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü'minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecellî eder, tezahür eder." (Sözler, İkinci Söz)
Can sıkıntısının diğer bir sebebi de atalet ve tembelliktir. Nefsin günaha ve sefahate en çok yol bulduğu ortamlardan birisi de atalettir. Yani kişi faydalı ve hayırlı bir meşguliyet içinde değilse, mutlaka harama meyleder. Öyle ise nefsimizi boş bırakmadan sürekli hayırlı bir meşguliyet içinde olmalıyız.
Bediüzzaman Hazretleri bu hususa şu ifadeleri ile işaret ediyor:
"Zaten sükûn ve sükûnet, atâlet, yeknesaklık, tevakkuf, bir nevi ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül vücuttur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemâlâtını bulur, beliyyat vasıtasıyla terakki eder. Hayat, cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffî eder, kuvvet bulur, inkişaf eder, inbisat eder, kendi mukadderâtını yazmasına müteharrik bir kalem olur, vazifesini ifa eder, ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkak eder." (Mektubat, On İkinci Mektup)
"En bedbaht, en muztarip, en sıkıntılı, işsiz adamdır. Zira, atâlet ademin biraderzadesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır." (Hakikat Çekirdekleri)
Kabz, el ile tutma, bast ise açma ve yayma manasına gelir. Mefhum olarak kabz, ruhen tutukluluk, içine kapanma, bir şey düşünmeye ve söylemeye isteksizlik demektir. Bast ise ümitle dolma, ruhen genişlik ve coşkunluk, anlama ve idrak etmede açılma halidir.
İnsan zaman zaman ruhen daralır veya ferahlık duyar. Kabz hali celâlî, bast hali ise cemalî bir tecellidir. Bunlar gece ve gündüz gibi birbirini takip eder. Bu iki hal, insanın manevî terakkisinde iki kanat gibidir.
Kabz ve bast halleri insanı korku ve ümit arasında dengede tutan bir durumdur. Kişi kabz halinde tövbe ve istiğfar ile Allah’a yönelir, manen terakki eder. Bast halinde ise şükrederek derecesini artırır. İnsan, devamlı kabz halinde yaşasa bütün bütün ümidini kaybedebilir. Sürekli bast hali yaşayan kimsede ise akıbetini garanti görme hastalığı ortaya çıkabilir.
Ayrıca bazen hiçbir neden yokken de can sıkıntısı yaşanabiliyor. Bu durum ise, insanın ruhunun tekâmülü için olduğu ifade edilmektedir, şöyle ki:
"Eğer sair teellümât-ı ruhaniye ise, sabra, mücahedeye alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır. Çünkü, emn ve ye’sin vartasına düşmemek hikmetiyle, havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde bulunmak için kabz—bast hâletleri celâl ve cemal tecellîsinden intibah ehline gelmesi, ehl-i hakikatçe medâr-ı terakki bir düstur-u meşhurdur." (Kastamonu Lahikası, 3.Mektup)
Cenab-ı Hakk'ın küllî manada iki çeşit tecelliyâtı ve tezahüratı vardır. Ve iki tarzda; isimlerinin, sıfatlarının ve şuunatının tesirâtı söz konusudur.
1. Celâlî manada tecelliyat, tezahürat ve tesirât
2. Cemalî manada tecelliyat, tezahürat ve tesirâttır.
Bu iki tarzdaki tezahürat ile bütün mahlûkat yaratılır, sevk ve idare edilir, geliştirilir ve kemale erdirilir. Ayrıca; bu iki tezahüratın olmadığı yer, zaman, mekân, eşya ve şahıs yoktur. Mesela:
Nev’ celalin, ferd cemalin tecelliyatıdır.
Kâinat celalin, insan ise fert olarak cemalin tecelliyatındandır.
Gece celâlîdir, gündüz cemâlîdir.
Kış mevsimi celale bakar, yaz mevsimi ise cemal ile alakalıdır.
Hastalıklar celaldendir, sıhhat ve afiyet cemaldendir.
Hayat cemalindir, memat celalindir.
Kazanç cemalin ilcaatıdır, kesat celalin ilcaatıdır.
Cennet cemalin tecelligâhıdır, cehennem ise celalin.
Melekler cemale bakarlar, şeytanlar ise celal ile alakalı.
Atomlarda ve sistemlerde cazibe cemâlîdir, dafia celâlîdir.
İnsanın kalbinde kabz celâlîdir, bast ise cemâlîdir.
Demek ki; âlemin her yerinde bu iki çeşit tecelliyat ve tasarrufat mevcuttur. Fakat tezahür ettikleri yer ve eşyaya göre isimleri değişebilir. Mesela, iyi-kötü, güzel-çirkin, med-cezir, kabz ve bast gibi.
Bu iki tasarrufat olmazsa, mahlûkat sevk ve idare edilemez, kemale eremezler. Âlem bu şekilde muhafaza edilir ve dengede tutulur.
Medler ve cezirler, kalplerdeki sıkma ve gevşemeler, kabz ve bast halleri vb. bütün birbirine zıt sistemler ve tarzlar tamamen, cemal ve celal dediğimiz iki çeşit tecelliyat ve tezahürün neticeleridir.
İnsan ise, kâinatın enmuzeci ve hülasası olduğundan aynı tezahürat bizlerde de cereyan edecektir. Ta ki; maddî ve manevî varlıklar ve hayatlar korunsun, dengeler sağlansın teali ve terakkiler olsun ve kemal noktalar yakalansın.
İşte bu hakikate binaen; Cenab-ı Hak, insanı her cihetle, celâlî ve cemalî tasarrufuna tabi tutuyor. İnsanın merkezi olan kalbin iki çeşit tecelliyâtı icabı; maddeten sıkıp gevşeterek maddî hayatın temeli olan kanı tahrik ettiği gibi; kabz ve bast halleriyle de manevî kalbi harekete geçirerek, ruhun maneviyat ve latifelerine medet veriyor. Ve bu şekilde insanı imtihana tabi tutup tekâmül ve terakkisini temin ediyor.
Celalin tecelliyâtı olan kabz haliyle imtihana tabi tutarak; sabrımızı, sebatımızı ve metanetimizi imtihan ettiği gibi; cemalin tecelliyâtı olarak da bast halini verip, hamdimizi, şükrümüzü, cehdimizi ve gayretimizi ölçer.
Bunlar biri birisiz olamaz. Her ikisi de mahlûkatın faydası ve maslahatı içindir. Bizlere düşen, ihlas ve samimiyetle bu iki tarz imtihandan muvaffakiyetle çıkmaktır.
Sorularla Risale

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.