Ben kimim?
İnsanız, belki de şu koca kainatın en garip ve zavallı varlığıyız.
Serdar Aktaş'ın yazısı
Size; aciz insanın korku ve ümit arasında gidip gelen hassas kalbini azap ateşiyle dağlayan, onun kuruntulu aklına akıl almaz sorular sorduran, nazik ve kırılgan duygularını rencide eden ve dehşete salan, vücudundaki ince damarlarında cevelan eden kanını çeken, ağlamaktan şişen gözlerine her sonbaharda sararıp yere düşen yapraklar misali toprağa düşen canları gösteren, her an kötü bir haberi intizar eden kulaklarını insanların feryat ve figanlarıyla çınlatan dünya seyrangahından sesleniyorum.
İnsanız, belki de şu koca kainatın en garip ve zavallı varlığıyız. Dehşet denizinin ortasında tek başımıza bir tahta parçasına tutunmuşuz da yüzüyoruz. Tek başımıza diyorum, çünkü herkes birbirini görüyor lakin yardım edemiyor, herkes birbirinin çığlığına aşina ama bir o kadar da bigane. Birisini dalgalar mı yutar, diğer birisini deniz canavarı mı parçalar, yahut gökten birisinin başına yıldırım mı düşer bilemiyorum. Herkes kendisinin derdine düşmüş, debelenip duruyor. Benim ise kendime bile pek faydam yok, çaresizce susuyorum.
Bu hikaye ne zaman başladı, nasıl düştüm bu karanlıklı denize hatırlamıyorum. Sönük aklıma peş peşe müşkül sorular takılıyor: Ben kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum? Cevap veremiyorum. Acaba bu denize düşerken kafamı bir yerlere mi çarptım, geçici bir hafıza kaybımı yaşadım bilemiyorum. Ama eminim ki diğerlerinin aklını da bu sorular kurcalıyor, sorun benim hafızamda değilmiş anlıyorum. Belki benden daha zeki, daha ferasetli birisi çıkar da, bu sorularıma ikna edici cevaplar verir diye düşünüyorum. “İmdat!” diye bağırıyorum, haykırıyorum dört bir yana ama ses veren yok, bekliyorum.
Bu çaresizce bekleyiş beni bitirdi, mecalim kalmadı, şuurumu kaybetmek üzereyim. Zira suyun dondurucu soğuğu iliklerime kadar işledi, şimdiden ayaklarımı hissetmiyorum desem yeridir. Yeis ve korkularım içimi kemiriyor, feryadım artık ayyuka çıkıyor. “Kainattan Halıkını soran seyyah” gibi Ayetü’l Kübra’mı bekliyorum. Derken hayal meyal uzaktan bir ışık görünüyor. Karanlıkları delerek benim gözüme kadar gelen bir nur. Bu nur acaba; yolunu şaşırmışlara sırat-ı mustakimi gösteren bir deniz fenerinden mi, yoksa dehşetli girdaplarda boğulmak üzere olan biçarelere can simiti atmak için yardıma gelen bir hikmet gemisinden mi geliyor? Belki ikisinin de ışığıdır, öyle zannediyorum. Sorular artık eskisi kadar korkutucu değil, bu defa hayretimden soruyorum.
Işık gittikçe yaklaşıyor, yaklaşıyor ve serapa nur kaplıyor her yanı, aynelyakin görüyorum. Gece de Onun, deniz de Onun, balık ta Onun biliyorum. Her şey bana aşina ve her şey bize musahhar kılınmış, demek yalnız değilim seviniyorum. Kainat ihata ettiği her nesne ile birlikte O’nu zikrediyor, birliğini haykırıyor duyuyorum. Ve adeta İsrafilmisal kullukta yüce bir makama oturmuş acaip bir yaratık gibi “Allah’ım hayretimi artır” yalvarıyorum. Böylece ruhumun korku, telaş, hüzün, yeis ve ızdırapları iman nuruyla yerini teselli, sükunet, neşe, ümit ve keyfe bıraktı, rahata eriyorum.
Kusuruma bakmayın hasbıhalimize devam etmek arzu ederdim, lakin burada nihayet vermek zorundayım. Neden mi, dedim ya denizin ortasındayım diye, konuştukça su yutuyorum.
