Bediüzzaman'dan Türkmenoğlu'na: Kur’an'a taarruz var, niçin kendimizi feda etmeyelim?

Bediüzzaman'dan Türkmenoğlu'na: Kur’an'a taarruz var, niçin kendimizi feda etmeyelim?

Isparta’ya gittim, arkadaşlar kapıyı açtılar, Üstad “gelsin” demiş

A+A-

RİSALEHABER

Mustafa Cahid Türkmenoğlu ağabeyi vefatının 13. yılında rahmet ve dualarımızla anıyoruz...

1930 İstanbul doğumlu Türkmenoğlu ağabey Hukuk Fakültesi mezunudur. 1956 senesinden itibaren Bediüzzaman Said Nursi’nin emriyle üç sene içinde Ankara’da; Atıf Ural, M. Said Özdemir, Mehmed Emin Birinci, Ahmed Kalgay Ural ve diğer ağabeylerle beraber yeni harflerle Risalelerin ilk basımını yapmıştır. Toplam 54 ay olmak üzere arak en çok hapis yatan nur talebesidir. Türkmenoğlu ağabey, 12 Temmuz 2007 tarihinde 77 yaşında iken Konya’da vefat etmiştir.

Matbaada yalnız kaldım

Türkmenoğlu ağabey'in Ömer Özcan'a anlattıkları:

"Matbaa iki-üç katlı bir yerdi, en üst katta bize bir oda vermişlerdi. Ama karanlık bir oda idi, gündüz bile elektrik yakardık, namazları da orada kılardık. Sabah namazından sonra doğru matbaaya gider, ekseriye yatsı namazına kadar çalışır, namazı orada kılıp çıkardık. Yemekleri de orada yerdik, yemek dediğim de aparatif, zeytin ekmek, peynir ekmek gibi, lokantaya gidecek paramız olmazdı. 

Bazen ilâhiyatlı talebeler gelir tashihata yardım ederlerdi. Onlar yazın tatile memleketlerine gittiler, bir arkadaşımızın da dünyevî işi çıktı evine gitti, bir arkadaş da üç aylar girdi diye mecbûren muhtelif yerlere vaaz etmeye gitti, o zaman ben matbaada yalnız kaldım bir müddet. Gerçi sağdan soldan yardıma gelenler oluyordu, ama hem acemiler, hem de fazla tutamıyorsun ki. İşler çok zorlaşmıştı. Ben de, “vâlidemi on-onbeş gün ziyaret edeyim, hem de arkadaşlar yavaş yavaş gelmeye başlarlar, sonra hep beraber devam ederiz” diye düşündüm. Memleketim İstanbul Pendik.

Yâ Rabbi! ben hürriyetime sâhip değil miyim?

Matbaa tren istasyonuna yakındı, o zamanlar otobüs yoktu. Fakat tam gitmeye karar veriyorum İstanbul’a, tren istasyonuna giderken bir kuvvet beni zorla matbaaya çeviriyor, bir türlü gidemiyorum. Ertesi gün kat’i gideceğim diyorum, fakat yine yönümü bir kuvvet çeviriyor. Sonra düşündüm “ben niye gidemiyorum acaba” birinci, ikinci, üçüncü gün aynı. Düşünüyorum “ben niye vâlideme gidemiyorum, halbuki biraz kalsam ne olur, 20 gün geç bitse ne olur” diye düşünüyorum. 

Böyle bir gün yine o karanlık odada yalnız başıma tashihatla meşgûl iken dedim: “Yâ Rabbi! ben hürriyetime sâhip değil miyim? Benim hürriyetim elimde değil mi? Ben niçin istediğim yere gidemiyorum? Yâ Rabbi! ben hürriyetime sâhip değil miyim?” diye odanın içinde kendi kendime bağırmaya başladım. Bir müddet geçtiği hâlde yine gidemiyorum, ben de “Hürriyetim yok mu?” diye hep söyleniyorum, ama kendi başımayım hiç kimse yok, kimse duymuyor. Odadaki masalar sandalyeler, kapılar duyuyordu yalnız.(!) 

Ne hürriyeti, ne hürriyeti, ne hürriyeti!!

Neyse arkadaşlar geldiler, ben de bari şimdi üç beş gün gideyim vâlideyi ziyaret edeyim dedim. Üstad Isparta’da, benim memleketim İstanbul Pendik. Üstad’ı ziyaret edeyim de öyle gideyim vâlideme diye düşündüm. 

Isparta’ya gittim, arkadaşlar kapıyı açtılar, Üstad “gelsin” demiş, merdivenlerden üst kata çıkıyorum, merdivenlerden çıkar çıkmaz sol tarafta oda vardır biliyorsunuz orası şimdi müze oldu. Arkadaşlar “sen gir” dediler, ben girdim, Üstad yatağın üstünde oturmuş, arkadaşlar kapıyı açık bıraktılar, Üstad’ın elini öpmeğe gidiyorum ben. 

Üstad şöyle hafifçe doğruldu: “Ne hürriyeti!!!” diye şiddetle bağırdı bana. “Ne hürriyeti!!. Ne hürriyeti!!” çok şiddetli bağırdı bana. Ben şaşırdım kaldım. (Türkmenoğlu ağabey bu hâdiseyi anlatırken Üstadımızın sesini taklid ediyor, sanki aynı heyecanı yaşıyor ve bizlere de yaşatıyordu. Ömer Özcan) Halbuki ben ne Üstad’ın yanında, ne de hiç kimsenin yanında dememiştim, hatta dersanede bile değil, matbaadaki karanlık odada kendi kendime demiştim. Hiç kimsenin yanında “hürriyetim yok mu?” demedim. Ama Üstad duymuştu, artık nasıl duymuştu?... 

Kur’anın bütününe taarruz var, biz niçin kendimizi feda etmiyelim?

O zaman Üstad çok güzel bir ders verdi bize, hayatım boyunca unutamam o dersi. Elini öptüm, yanına oturdum. Diğer kardeşler de geldi. Çok net bir şekilde: “Kardeşim” dedi “Öyle kimseler gelmiş ki Kur’anın bir tek harfinin mânasına kendini feda etmiş. Bize ne oluyor ki, şimdi Kur’anın bütününe taarruz var, biz niçin kendimizi feda etmiyelim? ilh...” Bir ders verdi biz hiç ses çıkarmadan öylece dinledik, sonra “haydi dön” dedi bana. Ben de İstanbul’a falan gitmeden doğru tekrar Ankara’ya döndüm, vâlideye gidememiştim. Vâlidem yaşlıydı, ben yedinci çocuğu idim, dört sene ziyaretine gidememiştim, dile kolay dört sene, Allah rahmet etsin..

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum