Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden hattat ve ressam Refet Kavukçu vefat etti

Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden hattat ve ressam Refet Kavukçu vefat etti

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun

A+A-

RİSALEHABER

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile görüşen son şahitlerden, Risale-i Nur hareketinin "hattat ve ressamı" olarak bilinen Erzincan Nur talebelerinden Refet Kavukçu ağabey vefat etti.

Bir süredir rahatsız olan Refet ağabey bu sabah Hakkın rahmetine kavuştu.

Refet ağabeyin cenazesi 27 Ocak 2022 Perşembe günü (yarın) ikindi namazını müteakiben Erzincan Terzibaba Camii'nden kaldırılacak.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİYLE GÖRÜŞME

Refet Kavukçu ağabey, Bediüzzaman Hazretleriyle görüşmesini şöyle anlatmıştı:

“1959 senesinin Aralık ayı idi. Bir müddetten beri, Hazret-i Üstadımızın Konya, Ankara ve İstanbul’a ziyaretlerini, gazetelerden ve radyodan mühim havadisler meyanında, büyük büyük manşetler tahtında öğreniyorduk.

“Memleket sathında muhalifinden mutabıkına, küçüğünden büyüğüne kadar herkeste bir heyecan ve hatta bazı çevrelerde bir endişe var. Herkes merak içinde…

“Hazret-i Üstadımızın, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî, Hacı Bayram ve Hz. Ebâ Eyyub’u (r.a.) bizzat giderek ziyaret etmesi karşında, İnönü’nün gösterdiği şiddetli tepkiler ve radyo konuşmaları heyecan ve telaşı daha da artıyordu. 

“Ankara’daki toplantı”

“Bu sıralarda yapılması kararlaştıran bir toplantıdan haberdar edildik. Bir kardeşimizle Ankara’ya gittik. Ulus Meydanına yakın bir lokantanın üstündeki dershanede, yüz kadar Nur talebesi toplanmıştı. Yurdun muhtelif yerlerinden gelen bu büyük ve nuranî cemaati ilk defa seyrediyordum. Muhterem Mustafa Sungur, Merhum Ahmed Feyzi gibi ağabeylerimle ilk defa görüşüyordum. Nurun, haller ve kaller üzerindeki icra ettiği tesirin, yabancısı olduğum birçok nakşını hayret ve hasretle müşahede ederken pek çok mesrur olmuştum.

“O gece bir toplantı yapıldı. Karar alındı. Hazret-i Üstadımız Ankara’ya dâvet edilecekti. Bunun üzerine, bir pikabı götürecek şoför olmak üzere, üç kardeşimiz kura çekmek suretiyle seçildiler. Samsun’dan Ali Rıza Sağlamer, Adıyaman’dan Dursun Kutlu, Astsubay Fahri, şoför ise ismini hatırlamıyorum, Çorumlu bir kardeşimiz…

“Üstada gidecek kafileye ben de katılıyorum”

“Astsubay Fahri, ‘Ben Üstadımızı çok ziyaret ettim. Hakkımı Refet kardeşime veriyorum’ dedi. Ziyaret hakkını bu âciz de böylece kazanmış oldu. (Hazâ min fadlı Rabbî) Cenab-ı Hak Fahri kardeşimize rahmet eylesin.

“11 Ocak 1960 Pazar sabahı olacak, erken saatte yola çıktık. Saat on sıralarında Emirdağ’a ulaştık. Yol boyunca hep Üstadımı düşünüyordum. Ona doğru gittiğimi tahattur ettikçe içim neşe ile doluyor, sevinçle uçuyorum. Bu mukaddes ziyaretin heyecan ve sabırsızlığı içindeyim. Hazret-i Üstadımıza, altı vilâyete dâvet eden altı mektup götürüyorduk. O sıralarda çok sıkı bir kontrol ve takip vardı. Ziyarete gidenler tespit ediliyordu. Evin karşısındaki kahvede sivil polisler oturuyordu.

“Hüsnü Bayram bizi karşılıyor”

“Abdestlerimizi aldıktan sonra Emirdağ meydanından eve doğru yöneldik. Daha çok mesafe vardı ki, ismini sonradan öğrendiğim Hüsnü Bayram Ağabey bizi karşıladı. ‘Ne istiyorsunuz?’ dedi. Üstadımızı ziyaret edeceğimizi, emanet mektupların olduğunu söyledik. Zaten Üstadımız gelişimizi anlamış olacak ki, Hüsnü Ağabeyi göndermiş.

“Ben mektupları götürürüm. Üstadımız artık kimseyi kabul etmiyor. Etraftaki heyecanı görüyorsunuz’ dedi. Fakat biz, kabul etmeyerek bizzat Üstadımızla görüşeceğimizde ısrar ettik. Bunun üzerine Üstadımıza danışmak üzere gitti. Bizler ise meydanlığın ortasında kaldık. Biraz sonra Hüsnü Ağabeyimiz geldi. Kapıyı açar açmaz, Üstadımız, ‘Söyle gelsinler’ demiş.

“Büyük bir heyecanla ve merakla kapının önüne geldik. Hamza Emek Ağabeyimizin açtığı dış kapıdan avluya girdik. Bir kaç tahta basamaklı merdivenlerden salona çıkmıştık. Sergisiz tahta döşemeli koridordan geçerek, bir odanın kapısı önünde durduk. Yandaki tel dolaptaki bir küçük tas ile bir yumurta olduğunu hatırlıyorum. Bir başka odadan ağabeylerin sesi geliyordu. Hüsnü Ağabey kapıyı açtı. Arkadaşlarım,‘Biz Üstadla daha önce görüşmüştük. Sen ilk önce gir.’ diye beni ileri sürdüler.

“Hazret-i Üstad’ın huzurundayım”

“Açık kapının karşısına gelmiştim. Hazret-i Üstadımız, karyolanın üzerinde yastığa yaslanmış, yorganı göğsüne kadar çekmiş olduğu halde, elinde tuttuğu ciltli bir risaleyi mütalâa ile meşgul idi. Bizi görünce iki eli ile işaret ederek, çağırdı. ‘Esselâmü aleyküm Hazret-i Üstadım’dedim ve mübarek zayıf, nahif eline sarıldım, öpüp alnıma koydum. Alnım eline dayalı, her şeyi unutmuş, öylece kalmışım. Ne kadar bekledim, bilmiyorum. Şefkatli elinin itmesiyle ayrıldım. Karyolanın önünde ufak bir minder üzerine oturdum. Görüşme bitmişti.

“Mektuplar okunuyor”

“Mektuplar Üstadımıza verildi. Üstadımız, mektupları zarflı oldukları halde alt üst ederek bir sıraya koydu. Teker teker zarfları açıp, mektubu Hüsnü Bayram’a veriyor, o da seslice okuyordu. İlk mektup İslâm harfleriyle yazılmış. Son mektup ise Lâtin harfleriyle yazılan bu fakirin mektubu idi. Bütün Nur Talebelerinin Ankara’da toplandığını beyanla Üstadımızı Ankara’ya dâvet eden mektuptan sonra, Samsun ve Adıyaman’a dâvet eden mektuplar okundu. Erzurum, Erzincan ve Sivas’a dâveti muhtevi için bu âcizin mektubunu okunurken, hiçbir şey dinlemiyordum. Hatta Hazret-i Üstadımızın kaidesini de unutmuş, mübarek simasını ve o sakalsız zaif simadaki alâmet-i fârikaları seyrediyordum. Fakat Ali Rıza meseleyi sezmiş olacak ki, dizime dokununca aklım başıma geldi. Gözümü istemeyerek ayırırken, Üstadımızın ikazlı bakışlarıyla karşılaştım. Çünkü o yüzüne bakanlardan sıkılıyordu.

“Mektuplardan sonra yaptığı konuşma, bazen çok sessiz oluyordu. Hüsnü Ağabey çok yakın oturduğu için bize tekrar ediyordu. Bir aralık, o kadar bâriz ve düzgün bir şive ile konuştu ki, sesi hâlâ kulağımda çınlıyor:

“Ben çok hastayım. Bana 21 defa zehir verdiler. Fakat ölüm yatağında da olsam bu dâvetlere icabet edeceğim’ 

demişlerdi. Ne hikmetse Şarklı olduğu halde, Şark şivesi ile konuşmamıştı. Onun huzurunda, onun sohbetinde geçen o dakikalar, hakiki ömür onlarmış ve o kadarmış gibi geliyor bana…

“Bir aralık, eğik başımı yüzüne bakmak için tekrar kaldırdım. Eşsiz, keskin nazarlarını üzerime tevcih etmiş, âdeta aczimi, fakrımı ve naksımı süzüyordu. ‘Böyle bir bîçareden ne köy olur, ne kasaba’ der gibi sanki tartıyordu ruhumu. Korktum, başımı tekrar eğdim.

“Arabayı acele hazırlayın”

“Ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Başucunda asılı olan zile bastı. İçeriya zayıf, halsiz, uzun boylu, kalın bıyıklı, çatık kaşlı bir zat girdi. Son derece hürmet ve huşû içinde yatağa yaklaştı ve hafifçe eğildi ve dikkat kesildi… Beni bütün zerratımla ürperten ve sihirleyen, rahmetli Zübeyir Ağabeyimi o hürmet ve sadâkat ve ciddiyetin mümteziç olduğu bâriz hatlı ve eşsiz revnaktar tabloda ilk defa gördüm, temaşa ettim. Sonra ismini öğrendim.

“Üstad,
“Arabayı acele hazırlayın! Kardeşlerim Ankara’da beni bekliyorlar gideceğiz’ diye buyurdu. Hazret-i Üstadımız, bize hitaben, ‘Siz de dışarıda bekleyin, hep beraber gideriz’ dediler.

“Kalktık, tekrar elini öpmek istedim. ‘El bir kere öpülür’ diyerek vermedi.

“İfademizi almak üzere götürdüler”

“Meydanlığa çıkmıştık ki, bir bekçi bize yaklaştı, müdüriyetten çağırıldığımızı söyledi, gittik, ifademizi alıp, hüvviyetlerimizi tesbitten sonra:‘Herbiriniz bir vilâyetten nasıl bir araya geldiniz?’ diye sordular. Biz de Ankara’da otelde tanıştığımızı, bir araba tutarak Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret için geldiğimizi; fakat görüşmeden ayrıldığımızı söyledik.  Üstadımızı ziyaretten çıkarken, ‘Birbirimizle görüşemedik’deyin demişlerdi. Biz de o tenbihi hatırlayarak öyle ifade verdik. Polis memuru, ‘Demek görüşemediniz’ diyerek bizi serbest bıraktı.

“Yola çıkıyoruz”

“Emirdağlılarla kısa bir sohbetten sonra Üstadımızın yola çıktığı haberini alır almaz biz de geldiğimiz minibüsle ayrıldık. Hazret-i Üstad,‘Isparta 2001′ plâkalı takside, arka koltukta, yorgan göğsüne çekilmiş, dik ve vakur bir halde, nazarlarını araba istikametinde ufka dikmiş oturuyordu. Hüsnü Bayram arabayı kullanıyordu. Zübeyir Ağabeyimiz de şoför mahallinde bulunuyordu.

“Bir müddet Hz. Üstadımızın arzuları vechiyle bizim araba öne geçti; fakat içimiz rahat etmedi. Arabaya ters oturmuş, arkayı seyrediyorduk. Elhasıl, gidemedik, durduk. Onlar öne geçti. Kısa bir zaman sonra Zübeyir Ağabeyimiz, ‘Üstadımızın önde gitmemizi istediklerini’ söylediler. Tekrar geçtik, yine rahat edemedik, durduk. Böylece 3-4 defa aynı mübadeleli yolculuk devam etti. Yanımızdan geçerlerken doya doya Üstadımızı seyrediyorduk.

“Küfrün belini kırdık”

“Emirdağ – Ankara yolu, çok zaman ufukta kaybolan düz hatlara sahipti. Bizim araba 110 km. üzerinde seyrederken Üstad’ın arabasının ufukta tozunu dahi göremezdik.

“Durmuş bizi bekliyorlardı. Yaklaştık. Zübeyir Ağabeyimiz gelerek, ‘Üstadımız diyor ki: Kardeşlerime söyle korkmasınlar, küfrün belini kırdık. Beli kırılan yılan gibidir…’ dedi ve sonra yola devam ettik. Ben hakikaten endişeli idim. Bunun üzerine rahatladım.

“Emirdağ’dan çıkışımız her tarafa duyurulmuştu”

“Emirdağ’dan ayrılış, bir bakıma Ankara’da kiralanan eve yerleşmek içindi. Üstadımızın bütün eşyasını almıştık. Bir kısmı Chevrolet’in bagajına konmuş, bir kısım kitaplar da büyükçe bir paket halinde bir bavulla beraber bizim pikapta idi.

“Geçtiğimiz köy ve kasabalarda halkın çoğu, bahususus resmî memurlar, geçiş yoluna dizilmiş, Üstad’ın arabasını merakla karşılıyor ve seyrediyorlardı. Anladığımıza göre Emirdağ’dan çıkışımız yol güzergâhındaki yerlere, emniyet tarafından bildirmişti.

“Hükümet, Üstadı Emirdağ’da mecburi iskana tabi tutuyor”

“Öğle namazını, bir çeşme başında Üstadımız ayrı, bizler de Zübeyir Ağabeylerle beraber kıldık. Öğle haberlerini, arabasındaki radyodan dinleyen Üstadımız, Zübeyir Ağabeyimizi tekrar gönderdi.

“Şimdi radyodan öğrendik. Bakanlar Kurulu, Üstadımızı Emirdağ’da mecbûrî iskâna tâbi tutan bir karar almış. Fakat Üstadımız diyor ki: ‘Biz Ankara’ya gideceğiz. Kardeşlerim merak etmesinler.’

“Ankara’ya yaklaşırken, radyodan durumu öğrenen ağabeyler bir taksi ile Üstadımızı karşılamış, durdurmuşlardı. Biz de durduk. Chevrolet’teki eşyaları kendi arabasına aldılar, bizimkiler bizde kaldı.

“Aktarma esnasında, her gören arabasını durdurup, o günlerin meşhur ve maruf plâkalı arabasının içini araştırıyor, Üstadı hayretle seyrederken, büyük bir şefkat ve iki eliyle yapılan tebessümlü selâmına muhatap oluyordu.

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
8 Yorum