Erdem AKÇA

Erdem AKÇA

Anayasa Hukukunun Kendi İçinde Çelişkileri

A+A-

Hukuk adına yapılan zulümler-5

Beşerî hukuka dayanan Anayasa hukuku, bütüncül ve kuşatıcı bir bilgiye dayanmadığı için kendi içinde birçok hususta çelişen, temelden zıtlaşacak hükümler barındırmaktadır. Bu bölümde bazı sahalarda anayasal hükümlerin kendi içinde doğrudan çeliştiği durumları göstermeye çalışacağız:

  1. “Kanun Önünde Eşitlik” ve 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu Çelişkisi

Anayasanın “Kanun Önünde Eşitlik” hakkındaki 10. Maddesi şu şekildedir:

MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek fıkra: 7/5/2004-5170/1 md.) Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. (Ek cümle: 7/5/2010-5982/1 md.) Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.

(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/1 md.) Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde (…)(1) kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.(1)

Anayasanın 10. Maddesinin bu hükmüne mukabil bir devlet başkanı olan, 15 yıllık cumhurbaşkanlığı döneminde çok sayıda tartışmalı karara imza atan, Dersim faciası gibi bebeklerin ve çocukların uçaklarla bombalanarak öldürüldüğü bir hukuk katliamında etkin rol oynayan Mustafa Kemal Atatürk, 25.07.1951 tarih 7872 sayılı Resmi Gazete ile kabul edilen 5816 sayılı kanunla koruma altına alınmıştır. İlgili kanunun maddeleri şu şekildedir:

Madde 1 – Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Yukarki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.

Madde 2 – Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumi veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunacak ceza yarı nispetinde artırılır. Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.

Anayasa, halkın hakkını korumak ve halk arasındaki haksızlıkları gidermek için, halkın seçtiği, halka karşı mes’ul ve her kararı sorgulanabilir mahiyette olan bir meclis ve başkanı tarafından tanzim edilen maddelerden ibarettir. Bu noktada devlet memurları ve hiyerarşik üstleri, halkın hukukunu korumakla, halkın iradesine muhalif hareket etmemekle mükellef, anayasal hükümlere uymakla sorumlu kişilerdir. Aldıkları her karar, yaptıkları her eylemden dolayı hukuk karşısında sorgulanmak zorundadırlar. Mahkemeler hak sahibini belirleyerek mağduriyetlerini gidermekle mükellef olduğu gibi cürüm işleyen kişilerin de cürmü sabit olduğunda muhakeme etmek ve mahkumiyetine karar vermekle vazifelidirler. Bu noktada hakikat noktasında bir devlet memuru, Türk halkının muhtaç olduğu hizmetleri ifa etmekle mükellef bir hizmetçi olan Atatürk’ü koruma altına almak ve onu sorgulanamaz kılmak demek, Onun işlediği suçlar konusunda da onu koruma altına almak anlamına gelir ki, bu durum hukuk ve adalet hakikatine temelinden zıttır. Hiçbir kimse, anayasadan, kanundan ve haktan üstün değildir. Cürmüne göre, adalet divanında yargılanmak, karar ve eylemlerinin hesabını vermekle mükelleftir. Çünkü Anayasanın 6. Maddesinde vurgulandığı üzere “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.” Hiçbir kimse, zümre ve grubun tekelinde değildir.

  1. “İnanç Hürriyeti Hakkı” ile Türkçe Ezan Kanunu ve Genelgesi Arasındaki Çelişki

Anayasanın “Din ve Vicdan Hürriyeti” hakkındaki ilgili maddeleri şu şekildedir:

Madde 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Madde 15 – Savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde…  kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

Kişinin dinini yaşayabilmesi için, İslam dininin 1440 yıllık süregelen sabit uygulamalarını, dinin temel kaynakları olan Kur’an ve hadisi, sünnet-i seniyyeyi bilmesi şarttır. Hadiste bildirildiği üzere bu bilgiyi edinmek farzdır.[1] İslam dininin kaide ve kuralları, hiçbir dinde belirgin olamayacak derecede hayatın her sahasındaki hükümleriyle belirgin ve nettir. Bu noktada İslam’ın temel bir rüknü olan namazın nasıl kılınacağı, içinde nelerin okunacağı ve hangi dille okunabileceği, namaza davet olan ezanın keyfiyetinin nasıl olacağı ve hangi dille okunacağı İslam geleneğinde sabittir. Farklı dilden milletlerin İslam’a girmesi ibadet dilinin sabit yapısını İslam tarihi şahittir ki değiştirmemiştir. Tıp dili, Latince olduğu gibi; din dili de, dinin sahibi olan Allah ve elçisi Hz. Peygamber tarafından Arapça kılınmıştır.

Bu, tarihî ve sabit gerçeğe rağmen Diyanet İşleri Başkanlığının, siyasi baskıların gölgesinde kalarak yayınladığı, 18 Temmuz 1932 tarihli bir genelgeyle ezan Türkçeleştirildi ve tüm yurtta okunmaya başlandı. 2 Haziran 1941 tarihinde Türkçe ezan uygulaması kanunla koruma altına alındı. Ceza yasasının 526. Maddesine yapılan bir ilaveyle “Ezan ve kameti Arapça okuyanlara 3 aya kadar hapis ve 10 liradan 200 liraya kadar para cezası getirilir” hükmü eklendi. İlgili maddenin eklenmesinden sonra ezanı aslî haliyle okumak isteyen binlerce dindar kişi, anayasal manada “inanç hürriyeti hakkı” na sahip olmalarına rağmen, keyfî bir kararla hapis ve para cezası ile cezalandırılmışlardır.

Bu noktadaki çelişkiyi şu şekilde net olarak gösterebiliriz: Eğer İslamiyet, Kur’an, ezan ve namaz, Mustafa Kemal’in ve laik sistemin kabul ettiği gibi, Hz. Muhammed’in (asm) kendi fikrî mahsulü ise, bu durumda Telif Hakkı Yasası söz konusu olur. Çünkü bu durumda İslamiyet bütün her şeyiyle Hz. Muhammed’in patentinde olan bir düşünce ve uygulama sistemi olarak ortaya çıkmış ve bu şekilde kabul edilmiş oluyor. Eser sahibinin rızası haricinde eserine müdahalede bulunmak, Telif Hakkı Yasası uyarınca kanunen suçtur. Bu durumda Mustafa Kemal’in başlattığı Türkçe Ezan uygulaması ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hz. Peygamber’den izin almadan eseri üzerinde tasarrufta bulunması, hukuken bir zulümdür. Bu çerçevede sorumlular hukuk önünde hesap vermek zorundadır.

Eğer bütün Müslümanların kabul ettiği, dinler tarihinin de net olarak gördüğü üzere Kur’an, İslamiyet, namaz ve ezan bütün içerikleri ile Allah tarafından belirlenmiş bir sistemse, ki öyledir, bu durumda dinin sahibinin izni alınmadan O’nun dinine müdahale edilemez. Tek bir harfi, tek bir uygulaması dahi değiştirilemez. Mülkiyet hakikati gereği, din ve İslam ebediyen Allah’ın mülkiyetindedir. Allah’ın dininde değişiklik yapabilmenin yolu Ondan izin almaktır. O’ndan izin alabilme yolu ve imkânı ise, Allah ile insanlar arasındaki irtibat kanalı olan son peygamber Hz. Muhammed’in (asm) vefatıyla sona ermiştir. Bu çerçevede DİB’nın ezanın Türkçeleştirilmesine fetva vermesi ve genelge yayınlaması din hukuku çerçevesinde bir “bid’at”; Mustafa Kemal ve laik rejimin böyle bir uygulamaya kalkışması ise bir “din zulmü”dür.

Bu çerçevede gerek Telif Hakkı kanunu noktasından, gerekse Mülkiyet Kanunu noktasından İslam dininin temel rüknü olan namaza, içeriğine, namaza davet aracı olan ezana müdahale edilmesi bir hukuki zulümdür. Bu kararı alanlar ve eyleme koyanlar hukuk karşısında hesap vermekle mükellef olduğu gibi, bu kanunla mağdur edilen binlerce samimi dindarın da maddi ve manevi zararları bizzat bu suçu işleyen suçlulardan veyahut devlet tarafından tazmin edilmesi hukuken zorunludur.

  1. “Cumhuriyet İlkesi” ile Referandum’un 1961 yılında İlk Kez Yapılması Çelişkisi

Anayasanın “Giriş” kısmında şöyle denilmektedir:

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenin dışına çıkamayacağı

Hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin… karşısında korunma göremeyeceği…

Anayasanın “Devletin Şekli” hakkındaki 1. Maddesi şu şekildedir:

Madde 1 – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Anayasanın “Giriş” ve “1. Maddesi” beraber okunduğunda görülmektedir ki Türkiye, demokratik bir cumhuriyettir. Demokrasi ise, çoğunluğun hükmünün ve iradesinin kabul edildiği ve geçerli olduğu bir yönetim şeklidir. Bu çerçevede Türk halkının millî ve külli iradesine muhalif olabilecek herhangi bir kanun maddesi mecliste yasalaşamaz. Anayasaya konulamaz. Halkın iradesi ve isteğine muhalif bir karar cumhurbaşkanlığınca alınarak eylemine başlanılamaz. Çünkü yetki, halka aittir. Eğer alınacak bir karar, uygulamaya konulacak eylem, bütün Türkiye halkının veyahut çoğunluğunun dinî, millî, sosyal ve kişisel hayatına dair bir değişiklik yapacaksa ve bu değişiklik bin yıldan fazla bir sürede Türk milleti tarafından bilinen, yaşanan, benimsenen bir konudaysa elbette ve elbette halk oylamasına gidilmesi cumhuriyet ve demokrasi hakikatinin gereğidir. Fakat ne 1921 anayasasında ve ne de sonrasında kabul edilen 1924 anayasasında referandum (halk oylaması) yoktur. Meclis tarafından belirlenen ve menşei Türk halkının razı olmadığı ve istemediği kaynaklara dayanan sayısız kanun, halka danışılmadan alınmış ve halkın kişisel ve sosyal, hatta dinî ve geleneksel hayatına ve algısına müdahale edecek şekilde zorla uygulanmaya çalışılmıştır.

Zâhirde demokratik ve hürriyet-perver Türkiye Cumhuriyeti’nde halka, anayasal değişiklikler konusunda takdir yetkisi ilk kez 1961 yılında verilmiştir. 9 Temmuz 1961’de yapılan referandum ile 1961 anayasası oylanmıştır. 1924-1938 yılları arasında yürürlüğe konulan İnkılap Kanunları’nın halkta tepkilere, isyanlara, iç huzursuzluklara yol açtığı tarihen sabittir. Oysaki anayasanın “Devletin Temel Amaç ve Görevleri” hakkındaki 5. Maddesi şu şekildedir:

MADDE 5- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

Anayasanın ilgili temel maddelerinin bildirdiği cumhuriyet, demokrasi, kişisel hakların korunması, toplumun huzur ve mutluluğunun sağlanması, temel hak ve hürriyetleri engelleyen sınırların kaldırılması gibi iddiaların, içi boş vaatler olduğu veyahut toplumun belli bir azınlık kesimine hitaben alınmış kararlar olduğu yaşanan süreç tarafından milyonlarca vaka ile sabittir. Bu noktada milyonlarca Türk halkının şahitliği altında, tam manasıyla bir hukuk mağduru olan kişi olarak Bediüzzaman Said Nursi’yi örnek gösterebiliriz.

Kendisi, kişisel hayatında ömrü boyunca cumhuriyeti savunmuştur. Osmanlı devrinde dahi cumhuriyet-perver olduğunu etrafındaki insanlara anlatmıştır. Hatta İslamî idare şeklinin “cumhuriyet” olduğunu 4 râşid halifenin halk oylaması ile seçiminden istihraç etmiş olan[2] Said Nursi, Türkiye’deki bu içi boş anayasal vaatlerin karşılığını göremediği gibi, ömrü boyunca cumhuriyet rejimine muhalefet etmek gibi bir garabet ile de haksız yere suçlanmış ve idamla yargılanmıştır. Düşünce hürriyetinin anayasal bir hak olduğunun iddia edildiği bir cumhuriyette ferdî, sosyal ve siyasal hayata dair düşüncelerini beyan etmekten dolayı hayatının 28 yılını zindanlarda veyahut tarassut altında geçirmeye mahkum edilmiştir. Demek anayasanın 5. Maddesinin dava ettiği haklar belirli bir zümreye tanınan haklardır. Hatta Said Nursi, 1944 yılında 7. Şua isimli, tevhid hakikatine ve imana dair yazdığı bir risalesini matbaada bastırdığı için kendisi ve yüz küsur talebesi mahkemede idamla yargılanmıştır; kendisi hapishanede zehirlenmiş, önde gelen bir talebesi de hapishanede şehit olmuştur. Türkiye’de yaşanan süreci, kendisi ve talebelerine yapılan keyfî muameleyi dikkatle okuyarak mahkeme heyetine ilmî kanaatini şöyle ifade etmiş ve beraatini kazanmıştır.

“Efendiler, Reis Bey, dikkat ediniz! Risale-i Nur'u ve şakirtlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına, hakikat-i Kur'âniye ve hakaik-i imaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle, bin üç yüz seneden beri her senede üç yüz milyon onda yürümüş ve üç yüz milyar Müslümanların hakikate ve saadet-i dâreyne giden cadde-i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır. Ve onların nefretlerini ve itirazlarını kendinize celb etmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere dualar ve hasenatlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübarek vatanın başına bir kıyamet kopmaya vesile olmaktır. Acaba mahkeme-i kübrada, bu üç yüz milyar dâvâcıların karşısında sizden sorulsa ki, "Doktor Duzi'nin, baştan nihayete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe Tarih-i İslam namındaki eseri ki, zındıkların kütüphanelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şakirtleri, kanununuzca cemiyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize muhalif cemiyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız iman ve Kur'ân cadde-i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve haps-i münferitten kurtarmak için Kur'ân'ın hakikî tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cemiyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet nâmı verip ilişmişsiniz? Onları pek acip bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz?" dedikleri zaman ne cevap vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.

Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükümeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka "cumhuriyet" nâmı vermekle… irtidad-ı mutlakı[3] rejim altına almakla… sefahet-i mutlaka "medeniyet" ismi vermekle… cebr-i keyfî-i küfrîye "kanun" ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.”[4]

İslam hukukuna göre Hz. Peygamber (asm) dâhil hiçbir kimse “dokunulmazlık yasası” ile koruma altında değildir. Hakka suresinde 44-46. ayetlerdeki “Eğer kendi sözlerini bizim sözlerimiz diye söyleseydi onu yakalar şah damarını keserdik” ifadesi Hz. Peygamber’in risalet vazifesi noktasında eğer bir suç işlerse karşılaşacağı hiddeti ve tehdidi net olarak bildiriyor. Aynı şekilde “Bir peygambere -ganimete, devlet malına- hıyanet etmesi yakışmaz. Kim hıyanet ederse kıyamet günü hainlik ettiği şeyle birlikte -günahı boynuna asılı olduğu halde- gelir. Sonra herkese kazandığı tastamam verilir”[5] âyeti devlet mallarına yaklaşım konusunda Hz. Peygamber’in hür olmadığını ve sorumluluk altında olduğunu, eğer bu noktada bir hıyanet yaparsa cezalandırılacağını ifade eder. Aynı şekilde dinî temsil noktasında Hz. Peygamber’in eşlerine yönelik: “Ey peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer günahtan sakınmak istiyorsanız sözü edalı bir tavırla söylemeyin ki, kalbinde çürüklük olan kimse ümide kapılmasın. Ayrıca düzgün söz söyleyin. Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah sizi sadece günah kirlerinden arındırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”[6] Bu temsil makamının neticesi olarak “Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir fahşa (hayasızlık) yaparsa onun cezası ikiye katlanır[7] ve “Sizden kim de Allah’a ve resulüne itaat eder, güzel işler yaparsa ona hak ettiği karşılığı iki kere veririz”[8] der.

İslam hukuku ve semavi şariatta ise ne Allah’ın bizzat elçisi olan Hz. Peygamber, ne de onun aile efradı “dokunulmazlık” ve “kanuni koruma” altındadır. Bilakis yaptıkları hatalarda sıradan insanlardan daha şiddetli “özel bir hukuk ve şeriat” a tabidirler. Kendilerine has bu zorlu şeriata tabi olarak yaşadıklarında ise diğer insanların 2 katı mükafata hak kazanırlar. Bu muvacehede din dairesinde karar, işlem ve eylemleri sorgulanamayacak Allah’tan başka bir merci yoktur. Hz. Peygamber bu mantık üzere sahabelerini yetiştirdiği için sahabeler herhangi bir sahada Onun verdiği kararları “Vahiy mi, içtihadınız mı?” diye sorgulamaya tabi tutar; “Şahsî içtihadı” ise istişare mahiyetinde o konuda fikir beyanında bulunurlar ve daha doğrusunu göstermeye çalışırlardı. Bu durum Bedir Savaşı öncesinde ordunun konuşlanması gereken yer konusunda Hubâb bin Münzir ile arasında geçen diyalogda görebiliyoruz. Bedir Gazvesi’nde otuz üç yaşında iken Hazrec’in sancaktarlığını yapan Hubâb, İslâm ordusunun düşmana en uzak olan kuyunun çevresine yerleşmesini uygun görmediğinden Hz. Peygamber’e bu kararının ilâhî bir işarete dayanıp dayanmadığını sormuş, vahiyle ilgili olmadığını öğrenince de düşmanı susuz bırakmak için onlara en yakın su kuyusunun yanına yerleşilerek diğer kuyuların kapatılmasını teklif etmiş, Resûl-i Ekrem de onun bu görüşünü uygun bulmuştur.[9] Bu diyalog da göstermektedir ki, devlet başkanlarının karar ve tercihlerinin sorgulanabileceği, eleştirilebileceği, eğer kamu veya halka zarar verecek bir mahiyeti varsa mahkumiyetle cezalandırılabileceği İslam hukukuna göre nettir. Bundan dolayı 5816 sayılı gibi bir kanun İslam tarihinde çıkartılarak herhangi bir şahıs, hukukî bir mâsuniyet statüsüne eriştirilmemiştir.

İslam hukuku, İslam toplumu içinde yaşayan Müslümanlara fikir hürriyeti tanıdığı gibi Yahudi, Hıristiyan, Mecusi dinlerine sahip semavi din müntesiplerine de tam bir yaşama ve fikir hürriyeti tanımış, asla onları asimile etmemiştir. İslam şeriatının özgür ikliminde, İslamın güzelliğiyle birçok millet kendi hür iradesiyle Müslüman olmuştur. Buna mukabil Alevi Tunceli halkının, çocuk ve bebeklerinin Dersim faciasında uçaklarla bombalanarak öldürülmelerine rağmen, Hz. Ali’nin kahramancasına, pervasız, hasbî yolundan giden o masum Tunceli halkının şimdi koyu bir Kemalist olacak derecede bir ruh hali sergilemeleri nasıl bir asimilasyona uğradıklarını ortaya koymaktadır. Cellâdına âşık olmak gibi…

İslam hukuku, hiçbir dinin dini inancına müdahale etmemiş, tam bir serbestiyet içinde dinlerini ve sosyal hayatlarını yaşamalarına izin vermiştir. İslam kuralları içinde haram olmasına, alınması-üretilmesi-satılmasının yasaklamasına rağmen Hıristiyan halkın şarap üretimi-alım ve satımına karışmamıştır. Bu hakiki hürriyet ortamının yanında Cumhuriyet adı altında, çoğunluğu Müslüman olan halkın namaz ve ezanlarına kadar, giydikleri kıyafet, kullandıkları alfabe hatta konuştukları kelimelere kadar müdahale edilen bir ortamın ne kadar hürriyetten uzak bir aldatmaca ortamı olduğu gündüz vakti güneşin ışığının varlığı kadar bariz ve zahirdir.

Bütün bu hususlar göz önüne alındığında İslam hukuku ve şeriat düzeninin hakkın ta kendisi, adaletin müessisi, hürriyetin hâmisi, hakikatin ilancısı ve her şeyiyle bütüncül, kendi içinde asla çelişkisi olmayan mükemmel bir hukuk sistemi olduğu net olarak görünmektedir.[10] Beşerî hukukun hemen her sahada ya kendi içinde veya diğer hukuki düzenlemelerle arasında çelişkiler içinde bulunması semavi hukukun mucize, beşerî hukukun âcize bir yapıda olduğunun göstergesidir. Evet, evet semavi hukuk Mutlak İlim ve Hikmet Sahibi Allah tarafından vaz’ edildiği, beşerî hukuk ise âciz insan mahiyetinin bir ürünü olduğundan semavi hukukun hükümlerinin sabit olması onun her sahadaki hükmünün hakka ve hakikate dayandığının kat’î bir delili olduğu gibi beşerî kanunların değişkenliği içinde görünen âcizliği ise insan aklının o sahada henüz yolda olduğunu veya o sahada hiçbir şey bilmediğini gösteren apaçık birer şahiddir. Beşerî hukuk semavi hukuka karşı âcizliğinden, Alfred Adler’in tespit ettiği üzere, aşağılık kompleksine girerek tam bir hased ve çekememezlik duygusu içinde semavi, hakikatli hükümlere “dogma” diyerek kendisinin acz ve çaresizliğini ilan etmektedir.

[1] İbn Mace, Mukaddime, 17.

[2] Şualar, 12. Şua, İddianameye karşı itiraznamenin tetimmesidir.

[3] İrtidad, dinden geri dönmek demektir. Bu noktada Said Nursi, laikliğin din ve devlet işlerini ayırmak olmadığını, dinsiz bir devlet idaresi olduğunu vurguluyor. Çünkü bu mantık ile kurulan bir rejimin, Türkiye gibi dünya ve Ahiret işlerini mükemmelen düzenleyen İslam dinine mensup insanlara verdiği eğitim ve onlara yapacağı tatbikatın en nihayet insanların dinsizliğini netice vereceğini o zamandan bir öngörü ile görmüş ve beyan etmiştir. Binlerce vak’a da göstermektedir ki laik sistemi benimseyen, kemalizmin akıntısına kapılan kişiler önce deist sonrasında ise ateist olmaya doğru ilerliyorlar. Bunun sebebi ise laikliğin, İslam dininin insanın ferdî, sosyal ve siyasî hayatının tamamını içine alan hakikat ve hakka dayanan hükümlerini bölmesi, önce devlet idaresini sonra sosyal hayatı en nihayet ferdî hayatı dinden soyutlayacak alanlar açması ve bu şekilde bir eğitim-öğretim müfredatı vermesidir.

[4] Şualar, 12. Şua, Bu Gelen Kısım Çok Ehemmiyetlidir.

[5] Âl-i İmran, 161.

[6] Ahzab suresi, 32-33.

[7] Ahzab suresi, 30.

[8] Ahzab suresi, 31.

[9] DİA, Hubâb bin Munzir maddesi, c.18, s.264.

[10] Kehf suresi 1-3. Âyetler bu hususu şöyle anlatır: “Hamd Allah’a mahsustur. (O Allah ki, insanları) kendi tarafından gelecek çetin bir azap ile uyarmak, dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminlerin, içinde ebedî kalacakları güzel bir mükâfata (cennet) erişeceklerini müjdelemek için kuluna sağlam, çelişkisiz ve kusursuz kitabı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir.”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum