Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

Yazarın Tüm Yazıları >

Zirvelerdeki buz heykeller!

A+A-

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

“Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir...” (Nisa, 4/79)

Hadis-i Şerifte, "Kendi aybını gören, Allah'ın hayır dilediği kimsedir" buyurulur.

"Kendi kusurlarıyla uğraşıp başkalarının kusurlarını kurcalamaktan kendisini alıkoyan kimseye müjdeler olsun" (Münâvî, Acluni) hadisini rehber etme gerekir.

"Şu üç huy kişiye ayıp olarak yeter:

1. Kendi utanç verici halini görmeyip, başkasındaki aynı kusuru görmesi.

2. Kendi utanç verici halini görmeyip, başkalarının aynı durumundan utanç duyması.

3. Oturup kalktığı kimselere sıkıntı vermesidir." (Münâvî, age. 3/76; Taberâni, Mucemü'l- Kebir 2/16

Şeytanın mühim bir desisesi insana kusurunu itiraf ettirmemesidir. Ta ki günaha tövbe yolunu ve Allah’a sığınma kapısını kapasın.

Şeytan bu desisesi ile kişinin nefs-i emmaresini ve enaniyetini tahrik eder. Bu desiseye düşen kişi avukat gibi kendini müdafaaya başlar. Âdeta bütün kusurlardan kendini takdis eder.

Evet, şeytanı dinleyen bir nefis kusurunu görmek istemez. Görse de yüz izah ile tevil eder.

Nefsine rıza nazarıyla baktığından ayıbını görmez ve göremez.

Ayıbını görmediği için de itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez.

Zira insan, tabiatı itibariyle nefsini sever. Belki evvela ve bizzat yalnız kendini sever. Başka her şeyi nefsine feda eder.

Allah’a layık bir tarzda kendini metheder. Kendini bütün ayıplardan temize çıkarır. Elinden geldiği kadar kusurlarını kendine layık görmez.

Kendine güvenir, kendini beğenir. Âdeta şeytana maskara olur.

Şeytanın bu vesvesesinden kurtuluş çaresi, “Nefislerinizi temize çıkarmayın” (Necm S, 32)
ayetinin işaret ettiği üzere tezkiye-i nefs etmemek yani nefsi temize çıkarmaya çalışmamaktır.

Hz. Yusuf (a.s.) gibi bir peygamber, “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, muhakkak ki Rabb’imin merhamet ettiği müstesna nefis kötülüğü emreder” diyerek nefsini tezkiye etmezken nasıl olur da biz nefsimize itimat edebiliriz!

Nefsini itham eden, kusurunu görür, hatasını itiraf eder. Yanlışlarından dolayı Allah’a tövbe eder. Şeytanın desiselerinden Allah’a sığınır.

Bu sayede şeytanın şerrinden kurtulur.

Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır.

Eğer kusurunu görse o, kusur olmaktan çıkar; itiraf etse affa müstahak olur. (13. Lema)

***

Geçen gün bir partinin il başkanı; "Gazi M. Kemal dedi, Atatürk demedi" diye linçe uğradı, hain ilan edildi.

Atatürk; Türk'ün atası demek.
Kelime olarak ve idrak olarak, Türkün atasını biricik yapıp tekele almak.

Ama bu çok yönlü ve yüzyıllık bir çıkmaz. İl başkanı bu labirenti aşıp normalleştirmek istiyor. Ama...

Mesela İnönü, Karabekir, Cebesoy ata mı değil mi?
Sorunların anasının Kemalizm olduğu bir kere daha görüldü.

Hz. Peygamber'e (asm) Muhammed denen bir ülkede Gazi M. Kemal diyemiyorsun.

Tarihi bir ünvan bir milletin önünde nasıl aşılmaz takoz yapılır? 

Var mı ki dünyada eşi?

Türkiye, müslümanlar, siyasetçi ve düşünürler; Atatürk/çülük takıntısından kurtulmadan 21. yüzyıla bakan bir icraat yapabilir mi?

Bu ülkede birçok aydın düşünür Abdulhamid Han'ı kusursuz hakikat kutbu gibi görüyor. Karşısında fikren yer alanları bile hain, işbirlikçi ve sapık gibi biliyor.

Bir gazetede yer alan bir yorumda yine bu takıntı tekrarlandı.

Elmalılı Hamdi Yazır'ı hal fetvası komisyon üyesi olduğu için yerden yere vuruyor.

İnsanın aklına geliyor; H. Karaman Cumhurbaşkanımıza görevden el çektirmek için aracılık edebilir mi?
Saçma ötesi gibi duruyor değil mi?

Merhum Elmalı'ın hal fetvası heyetindeki durumu da buna benzer? Mecburiyet insana neler yaptırır? Merhum Yazır görev almasa da yerine imza atacak birini rahat bulabilirlerdi.

Ama Abdulhamid Han'ın hiç mi günahı, kusuru yoktu?

Millet yoksul perişanken mason derneğine yüklü bağışlar yapmak, Yıldız tiyatro salonunda Fransa'dan getirilen pahalı oyunculara, tiyatro oynattırıp ailece seyretmek ve pahalı hediye ve bağışlara boğmak?

-Yüce Osmanlı için yaptı bunları?

-Allah'ın emrinde bu var mı? Hayali bir itibar kazanmak için değer mi?

İslam'a ters değil mi?

- ..tıssss!.

-İşte bu davranışlar İslamı, devlete/siyasete alet etmedir.

Bugün bu siyasete siyasi İslam diyorlar.

Sultan Abdulhamit, M. Kemal ve Erdoğan; olmuş veya olmayacak şeyler üzerinden savunulup vazgeçilmez gösterilebiliyor.

Mesela; Abdulhamid tahttan indirilmese Osmanlı yıkılmaz, Cumhuriyet kurulmaz, İslam ayakta dipdiri kalırdı.

Yine M.Kemal olmasaydı; adımız Yorgo-morgo olur gavur olurduk.

Bunlar gibi; "Erdoğan Arap ülkelerinde seçime girse başkanlığı kazanır. O olmasa İslamiyet ayak altına alınır!" gibi iddialar.

Tüm bunlara; ehli sünnet kader anlayışına iman edenlerin vereceği tek doğru cevap "bilmiyoruz" olmalı.
(Bknz: Tüfek atmasaydı ölür müydü? 26.Söz)

Gavur olurdunuz diyene; "bilemeyiz" dedikten sonra; "5 bin yıldır her mağlubuyetten sonra gavur mu olduk? Terkettiğimiz topraklarda gavur içinde kalanlarımız gavur mu oldu?" demek şarttır.

Olsaydı, bulsaydı ile tarih yazanlar ya mutezili veya cebri düşünüp inanarak; insanların kadere imanını sakatlıyor bir.

Olsaydı/ olmasaydı sanal hükmü üzerinden düşünce üretenler; baştaki ilk düğmeyi yanlış ilikliyor ki sonuçta yanlışla bitiyor iki.

Bu olmasaydı olmazdı (mutezili) veya olmasaydı yine olurdu (cebri) düşüncesi; fikirdeki sıratı müstakimi, yanlış-alt yollara yöneltiyor.

Üstad Bediüzzaman bu durumu "insanın fikren dalalete yuvarlanması/ tekerlenmesi" olarak niteliyor. (Menevi-i Nuriye)

Bu şekilde; olsaydı/ olmasaydı sapık fikir/inanç üzerinden liderler; "mecburi istikamet treninin lokomotifi" konumuna çıkarılıyor, ölse de; "ölmedi yaşıyor" sloganı ile sanal tanrılığa yükseltiliyor.

Hiç kimse bunlara haklı da olsa; söz söylemiyor, eleştirip değerlendirme yapamıyor.

Bu önderler; dağ zirvelerinde yaşayan "buzdan adam" haline getiriliyor

buz.jpgUzaktan ve aşağıdan bakanlar buz tutmuş heykeli yaşayan adam zannediyor.
Sihirbaz propagandacılar ise; bu zannı inanç/kült yapmak için her şeyini ortaya koyuyor.

Uzaktan bakanlar korku ve ürpertiyle önlerinde eğiliyor.

Yakınında bulunanlar ise; ölmüş buzadamı gördüğü halde çıkarları için; bu buzdan ölüyü/saklayıp buz heykel üzerinden kazanmayı sürdürüyor.

Gerçeği farkedip normali görmek uzun süre; çok zahmetli, pahalı hatta imkansız hale gelebiliyor.

Bu mutezili/cebri zihin/algı sapması tüm farklı hatta zıt insanları aynı sakat inanç ekseninde buluşturabiliyor:

Kadir Mısıroğlu; "Yunan kazansaydı şöyle olmazdı (mutezili)" diyerek, İlber Ortaylı, "Rumeli muhacirleri olmasaydı Anadolu halkı bağımsızlığını kazanamazdı (cebri) diyerek, Nurcu tarihçi prof ise, "Medresetüzzehra olsaydı kesin şöyle olurdu" (cebri) veya olmasaydı kesin şöyle olmazdı (mutezili) diyerek ehlisünnet kader anlayışının dışında birleşebiliyor.

***

Artık kişilerin enaniyet vadilerinde at yarışları yaptığı bir zamanda yaşıyoruz. At izinin it izine, sanalın gerçek izine karıştığı, zulmün adalet, yalanın doğruluk sarığı sardığı, riyakarın sebatkar davulu çaldığı günleri yaşıyoruz.

En başta alim, hacı, hoca, evliya, şıh, şakirt, mücahid alametleri birbirine karışınca kalpler ve kafalar da  bozuştu, karıştı.

İmanlı, takvalı olmak avucunda kor tutmak; doğru yolda yürümek ip üstünde cambazlıktan zor duruma geldi.

"Allah için; sizden hiçbir şey beklemeyenlere uyun" emri farz ötesi farz oldu.

Dikkat çekmek istediğim şey; kendi kusurunu görüp itiraf eden müminlere zaruret derecesinde ihtiyaç duyulmasıdır.

Elzem vaziyet buyken gerçek tam tersi bir hakikatı işaretlemektedir.

Hele bu insanlar; alim, hoca, veli, şeyh, rehber, kılavuz sıfatlıysa; eksiğini, kusurunu belirtmesi imkansız hale geldi, kusursuzluk zırhına büründüler.

İşte bu ortam ve şartlarda Üstad Said Nursi ahirzaman karanlıklarını 360 derecelik bir projektör gibi ışıtıyor.

Tüm yanıltıcı önder ve görüntülere karşın mümin ve müminata dosdoğru yolu işaret edip kılavuzluk yapıyor.

Üstad Bediüzzaman; müfsit olabileceğini, kendini beğenmediğini, gizli çok kusurlarını kardeşlerini kaçırmamak için söylemediğini söyleyerek, yeryüzünde meydan okuyor!

Diyor ki; "kimse beni kusursuz eksiksiz görmesin!"

Kimse beni; yanlışsız yanılmaz görmesin!

Ben eksik ve kusurumu itiraf ederek, bazılarını sizi kaçırmamak için itiraf etmeyerek karşınızda ve dünya meydanındayım!

Kimse sadakat, sebat, muhabbet adına; tevazu ve mahviyet adına bunları söylediğimi iddia etmesin!

Ben gerçi bir serçe gibiyim kartallara meydan okudum.

Yeryüzünde korku nedir bilmedim, en büyük zalimlere boyun eğmedim.

Hiç kimseye minnet ve zillet içinde olmadım. Geçim derdi hayalimden geçmedi.

Tek dünyalılar karşıma çıkmasın, onlarla hesabım olmaz dedim.

... Amma tüm bunları beşer, aciz, fakir Said olarak yaptım Allah'ın izniyle.

Hiçbir kutsallık ve dokunulmazlık zırhına tenezzül etmedim. Bir bekçi ve askere itaat ettim.

Kahramanım, evliyayım diye onları ikna ve kendime acındırmaya tenezzül etmedim.

Veli, şeyh, büyük adam, kamil adam, dua alalım diye gelenleri kapıma koymadım. Bunları yanıma koymayın diye evimin kapısına da yazı astım.

Elimde ve dilimde Celcelutiyem vardı. 

Sizleri, talebelerimi de; ister evliya, kutup, ister adi, sıradan müminler olarak görünün, değerinizi hiçbir şeylere değişmedim.

Çünkü gerçekler isim ve resimlerle değişmez. Aynası hizmettir talebemin; lafa, etikete bakılmaz dedim.

Hatta tam yeri geldi; Kur'an davasının sarsılmaz bürhanı olan Sözler hizmetinde sadakat (doğrulukta sebat etmek) göstereni öbür tarafta sırtımda taşırım dedim Rabbime sığınarak.

İnandırıcı olmak adına bu niyaz/sığınma tavrını da açıklamak bazen şart oldu.

Bu ne, ola ki; Hak yolda mücadele ederken cehenneme savrulmak bile ihtimal dahilindeydi.
Bunu da 1952'de dostum Eşref Edib'e açıkladım.

Çoğu insan bu lafımı yadırgasa ve doğru bulmasa da gerçek halen bu merkezde.

İşte 1910'da doğuda hemşerilerimle ne konuştuysam, 1944/1953 arasında ölümüme yakın batıdaki kardeşlerimle de aynısını konuştum ve de yazdım.

Bugün hayatta olsam aynısını söyler ve yazarım.

Söz ve hizmetimle dünyaya meydan okudum, talebelerim de benim gibi yapar inşaallah.

Kardeşlerim beni dondurmayın, buz adam yapmayın.

Altın toza bansa da değerini yitirmez. Ben sorgusuz (layüsel) ve layuhta (hatasız) değilim.

Bundan korkmayın, çekinmeyin!

Bu eksikler; gerçeğimin rende ve cilasıdır unutmayın.

Atalarımızın düştüğü kutsal adam, donmuş adam tuzağına düşmeyin beni de düşürmeyin.

Ben söylediğim ve söylemediğim kusurlarımla bir asrı saadet müslümanı, bir ahirzaman mücahid ve müceddidiyim.

Kusurlarımı yüzüme vursanız memnun olup teşekkür edeceğim.

ustad-002.jpgİşte şu sözlerimle herkese hodri meydan diyorum:

"Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.

Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor.

Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz..." (Münazarat)

"Ben de bu ders-i Kur’âniyede sizin bir ders arkadaşınızım, en ziyade muhtaç olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsan edilmiştir.

Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum.

Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum. (Emirdağ Lahikası)

"Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslahatçının mahiyet ve hakîkatini, sadakat ve samîmiyetini gösteren en gerçek miyar, davasını ilana başladığı ilk günlerle muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimai, uzvî ve rûhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler. Mesela, o adam ilk günlerde mütevazı, alicenap, feragat ve mahviyetkar; hülâsa, bütün ahlak ve fazîlet bakımından cidden örnek olan gâyet temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup, hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi?

Yoksa, zafer neşesiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi, yere göğe sığmaz mı olmuş? İşte, büyük küçük herhangi bir dava ve gâye sahibinin mahiyet ve hakîkatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakîki çehresiyle aksettirecek olan en berrak ayna budur. Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misalini, evvela peygamberler ve bilhassa Sultanü’l-Enbiya Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, sonra onun halîfe ve Sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.

Peygamber Efendimiz, şu, yani “Alimler peygamberlerin varisleridirler” hadîs-i şerifleriyle, alim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i’cazkar belagatları ile beyan buyuruyorlar. Zîra, madem ki bir alim, peygamberlerin varisidir; o halde, hak ve hakîkatin tebliğ ve neşri husûsunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takip etmesi lazımdır. (her ne kadar bu yol, bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum; daha beteri takip, tevkif, muhakeme, hapis, zindan, sürgün, tecrit, zehirlenme, îdam sehpaları ve daha akıl ve hayale gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa…)

İşte, Bediüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım süratiyle aşan ve peygamberlerin varisi olan bir alim olduğunu amelî bir sûrette ispat eden bir zattır. "

(Ali Ulvi Kurucu-Takdim/Tarihçei Hayat)

NOT: Eyüp Otman abi, şifan için hatim, tahmidiye ve Yasinler okuyoruz. Hadi kalk gel bekliyoruz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum