Mehmet Abidin KARTAL

Mehmet Abidin KARTAL

Yazarın Tüm Yazıları >

Zenginliğin doğru kullanılması sosyal barış ve refahın temelidir

A+A-

Zenginliğin kaynağı doğru, meşru olmalıdır

Münimi Hakiki (bütün nimetleri yaratan ve veren Allah) olan Rabbimiz Kainatın sofrası olan dünyada yarattığı bütün canlıların rızıklarını da yaratmıştır. İnsan rızkını meşru, helal yollarla araması doğru zenginliğin kaynağıdır. Dünyanın halifesi olan insan, bilgi, kültür, çalışma, ticaret, ziraat, emek faaliyetleri sonucunda rızkını kazanması meşru alanlardır. Sömürgecilik, kumar, çeşitli şans oyunları, çalma, hırsızlık,  gasp, hileli ticaret, faiz, rüşvet gibi haram yollarla elde edilen zenginlik ise meşru değildir.

En meşru kazanç yollarının başında kişinin el emeğiyle rızkını kazanmasıdır. İnsan için gerçek zenginlik ve meşru kazanç ter dökülerek, emek sarf edilerek, riske girilerek elde edilen kazançtır. Elinin emeğiyle geçinip kimseden bir şey istemeden iffetli yaşama konusunda söylenecek en güzel ve son söz, “Kimse, kendi kazancından daha hayırlı bir rızık asla yememiştir.” Hadisi şerifidir. Asr-ı Saadette Peygamberimizin (sav) yanına biri geliyor “İhtiyacım var bana yardım eder misin?” diyor. Peygamberimiz (sav) adamın durumuna bakıyor, gayet sağlıklı... “Hiç paran var mı?” diye soruyor. Adam bir miktar parasının olduğunu söylüyor, Peygamberimiz (sav) de “O parayla bir ip ve balta al sonra git filan yerden kuru odunları topla, getir, sat.” Sahabe sözünü dinliyor, odunları getirip satıyor, bir müddet sonra o zat Resullullah’ın huzuruna gelip “Şu kadar para kazandım” diyor. Peygamberimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Kişinin yediği en helal lokma elinin emeğinden yediği lokmadır.” Hz. Davud (as) da el emeği ile geçinirdi. Allah’ın gönderdiği hiçbir peygamber insanlara istemeyi tavsiye etmemiştir. Gerçekten zorunlu olmadıkça başkasından bir şey istemek doğru değildir.

Gerçek, doğru zenginliğin yolu: Sanat, Ziraat, Ticaret

“Maîşet için tarik-ı tabiî ve meşru ve zîhayat, san’attır, ziraattir, ticarettir. Gayr-ı tabiî ise, memuriyet ve her nev’iyle imârettir. Bence imâreti, ne nâm ile olursa olsun, medâr-ı maişet edenler bir nevi cerrar ve aceze ve seeledir-fakat hilebaz kısmında… Bence memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa, yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder.”[1]

Bediüzzaman meşru rızk yolu ve gerçek zenginliğin temel taşları olarak üç önemli vasıta ortaya koyuyor: Sanat, ziraat, ticaret. Bunun günümüzdeki adı ise üretim ekonomisidir. Daha teknik bir tabirle, ‘reel sektör.’ dür.

Esnaf seviyesinde üretimden tutun da, en ileri holding düzeydeki fabrika ve sanayi ürünleri ‘sanat’ prensibi içinde yer alır. Gıda, tekstil, petro-kimya, enerji, makine ve ağır sanayi gibi bir çok fabrika ve üretim merkezleri de yine sanat prensibi içinde ifade edilebilir. Bu sahada üretim artması ve zenginliğin elde edilmesi için, en küçük işçisinden, mühendis ve amirlerine kadar her kes bir emek sarf eder ve ter döker.

Üretim ekonomisini zenginliğe dönüştürmenin yolu, devamlı ve istikrarlı kalkınmanın motor gücü yerli ve milli üretimdir. Gerçek zenginlik yerli ve milli üretimi artırmaktan geçiyor. Bunu başarmanın yolu dünya standartlarında üretim yapmanız ve ürününüzün fiyatının da rekabetçi olması gerekiyor. Kısacası dünya piyasasında rekabet edebilecek marka ürünler üretilmesi gerekiyor. Yerli ve milli üretimi ne kadar çok artırırsak, katma değerimizi yani refahımızı o kadar çok insanımızla paylaşırız. ‘Kişinin ayinesi iştir, lafa bakılmaz.’ Ekonomide ayine üretimdir. Üretim ekonomisini hayata geçirmektir. Dünya piyasalarında rekabet edebilecek marka ürünler üretmektir.

“Bu kâinat nedir?” sualine,  Fenn-i ziraat diyecek: "Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir."[2]

Ekonomide meşru zenginlik yollarından ziraat,  tarım sektörü, hayatın ve üretim ekonomisinin temelidir. Çünkü insanın hayatını devam ettirebilmesi için gıda maddelerinin üretilmesi birinci şarttır. Bundan dolayı da tarım, gıda maddelerine olan ihtiyacı karşılayan sonuçta toplumların biyolojik canlılığının ve sağlığının devamını sağlayan bir sektördür. Hayatın devamı için gıda maddelerine ihtiyaç birinci unsurdur. İnsanların hayatlarının devamlılığı yeterli ve dengeli beslenmeleri ile mümkündür.

Tarım, ülkelerin hayatını devam ettirebilmesi, ekonominin diğer sektörlerine hammadde ve sermaye sağlaması, istihdama, ürün çeşitliliğine ve ekolojik dengeye olan katkısı sebebiyle ekonomide ülkeler için önemini her zaman hissettiren bir sektördür. İnsan yemek yemeden, su içmeden yaşayamaz. Bu kural bütün canlılar için geçerlidir. Yediğimiz yemeğin içtiğimiz suyun temeli tarımdır. Tarım sektöründeki üretimdir. Bu üretimin her safhasında emek vardır, ter vardır, gayret ve çaba vardır.

Tarım sektöründeki üretim,  bugüne kadar toplumların hayatını devam ettirmesinde, ekonomik ve sosyal kalkınmalarında rol oynadığı, gelecekte de bu rolü devam ettirerek toplumun bütün kesimlerini yakından ilgilendireceği bir gerçektir. Toplumlar teknolojisiz yaşayabilir ama beslenmenin temeli olan gıda maddeleri üretilmeden yaşayamaz.

Üretim ve üretimdeki artış büyümenin, kalkınmanın karşılığı olarak ekonomide yerini almıştır. Ekonominin can damarı üretimdir. Ülkelerin kalkınmasında üretim açısından tarım ekonomisi en önemli etkiye sahiptir. Üretimin temeli olan hammadde tarımsal faaliyetler sonucunda elde edilir. Türkiye, sahip olduğu jeopolitik, stratejik konumu, üç tarafının denizlerle çevrili olması, akarsuları, ovaları ve ekolojik yapısıyla, hem toprağa dayalı çeşitli bitki üretimi, hem hayvancık, hem de su ürünleri açısından stratejik açıdan da ayrı bir öneme sahiptir. Bitki üretimi,  hayvancılık, su ürünleri tarım ekonomisinin temel konularını meydana getirir.

Ülkemizde tarım sektörü büyük bir potansiyele sahip olup ülkenin ekonomik kalkınmasına çeşitli katkılarda bulunmaktadır. Bu katkılar nüfusun temel zorunlu gıda maddeleri ihtiyacını karşılaması, sanayi sektörüne hammadde sağlaması, sanayi ürünlerine talep meydana getirmesi, milli gelir ve ihracat olarak sayılabilir.

“Bu kâinat nedir?” sualine, “Fenn-i ticaret diyecek: Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok sanatlı bir dükkândır.”[3]

Bir ülkenin ekonomik bakımdan mallarına değer kazandıran meşru zenginlik yollarından biri de ticarettir. Ticari faaliyetlerle, mikro ekonominin temel unsuru olan insanların, ihtiyaçları olan mallar uzak yerlerden onların ayaklarına getirilir. Coğrafî ve sanayi bakımından bir malın bol üretildiği yerden, ellerinde imkânsızlıklar dolayısıyla bulamayanlara temin ederek değer kazandırır.

Allah Kur’ân’da insanlara alışverişi helâl kıldığını haber verir.[4] Cuma namazını kıldıktan sonra azıklarını aramak üzere yeryüzüne dağılmalarını emreder.[5]  Birbirinin malını haksız yollarla alıp yemenin dışında, karşılıklı rıza ile yaptıkları ticaretin meşru ve helâl bir faaliyet olduğunu bildirir.[6]

İnsanın arzuları ve ihtiyaçları neredeyse sonsuzdur. Bu ihtiyaçlarını da en güzel şekilde karşılamak ister. Sofrasına koyacağı yiyeceklerden, sırtına giyeceği elbiselere, oturacağı eve, kendisini kolayca ve kısa zamanda istediği yere ulaştıracak vasıtalara kadar her şeyin en mükemmeline sahip olmayı arzu eder. Kendisiyle beraber maişetlerini teminle mükellef gördüğü yakınlarının da en iyi şekilde yaşamalarını diler. Anne babasına, eşine ve çocuklarına rahat bir hayat yaşatmak ister.

Ticaret insanın çok yönlü ihtiyaçlarından doğan tabii ve fıtrî bir hadisedir. Meselâ, insanın zarurî ihtiyaçlarından biri ekmektir. O ekmeği sofraya getirebilmek için kaç kişinin emeğine muhtaç olduğumuzu hiç düşündük mü? İşte, ticaret toplumu saran bu esaslı yardımlaşmanın temel bir unsurudur. İnsanlara düşen vazife, ticareti bu fıtrî vasfına ve maksadına uygun bir şekilde kullanıp inkişaf ettirmektir.

Dürüst ticaret en meşru ve bereketli kazanç yollarından biridir. Peygamber Efendimiz (sav), “Doğru ve emin tüccar, kıyamet gününde peygamberler, şehitler ve sıddıklarla beraberdir” buyurmak suretiyle, müminleri dürüst ticarete teşvik etmektedirler. Dürüst ticaret en güzel helâl kazanç yollarından biridir. Aynı zamanda da umuma sunulan bir hizmettir. Çünkü tüccarlar sayesinde insanlar çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için çok uzak yerlere gidip, büyük meşakkatlere katlanmaktan kurtulurlar.

Dürüst ve çalışkan tüccar, sanayicinin ve çiftçinin ürettiği malı satın alarak ülkenin dört bir yanına götürerek hem toplumun ihtiyacının görürler, hem de kendi rızklarını temin ederler. Güçlü bir ticari yapının meydana gelmesine yardım ederler.

Gerçek zenginlik, doğru ve meşru kazanç yolları sanat, ziraat, ticaret tir. Bu alanlarda yapılan ekonomik faaliyetler üretimden geçer. Zenginliğin tasarruf yapıldığı yer olan finans sektörü,  zenginliği üretimin gelişmesi yönünde kullanmalıdır. Bunun yolu da reel sektöre faizsiz kredi verilmesidir.

Refaha giden yol üretimden geçer. Üretim faktörleri, emek, sermaye, toprak ve müteşebbis olarak sayılmaktadır. Üretim faktörlerinin en önemlisi sermayedir. Firmalar sermayelerinin yetersiz kaldığı durumlarda krediye, borç paraya ihtiyaç duyarlar.

Müteşebbisler yeni yatırımlar yaparken sermayeleri yetersiz kalırsa, bankalardan, finans kurumlarından kısa veya uzun vadeli kredi kullanarak borçlanırlar. Yapacakları yatırımların kaynağını borçlanarak karşılarlar. Bankalar işletmelere krediyi faiz karşılığı verirler. Faiz kapitalist ekonominin temelidir. Kredi faiz oranlarının düşük veya yüksek olması yatırımların verimliliği ve üretime katkısı açısından önemlidir. Çünkü alınan kredilerle yapılan yatırımlar sonucu, elde edilen üretimin geliri kredi faizini karşılamıyorsa, işletme zarar eder. Zarar eden işletmenin üretim kapasitesi düşer. Üretimin düşmesi gelirin düşmesi, gelirin düşmesi işsizliğin artması, işsizliğin artması insanların fakirleşmesi demektir. İnsanları fakir olan bir ülkede refahtan söz edemeyiz. Refaha giden yolun kaynağı üretim kurumaya terk edilmiş olur. Üretimin kaynağının canlı kalabilmesi, üretimin artması, ekonominin büyümesi için, kredi faizleri ile yapılan yatırımlar sonucu üretimden elde edilen gelirle kredi faizlerini ödedikten sonra, işletmenin kara geçmesi ile mümkündür. Müteşebbisin aldığı krediyi ve faizlerini ödeyememesi durumlarında krediyi veren banka kendisini garantiye almıştır. Banka verdiği krediyi ve faizlerini almak için işletmenin taşınır ve taşınmaz mallarına el koyma hakkına sahiptir. Sonuçta ne olur? Ülkenin kalkınması, büyümesi için yatırım yapan işletmeler yok olurlar. Böyle olunca üretim düşer, gelir azalır, işsizlik artar, refah seviyesi düşer. Krediyi veren faiz kurumlarına hiç bir şey olmaz. Ekonomik hayatta geçerli olan bu kural yanlış bir uygulamadır. Yatırım yapan, üretim yapan, işsizliği azaltan, geliri arttıran, ülkeye döviz kazandıran müteşebbisler bu durumda cezalandırılmaktadır. Üretimin, yatırımın, istihdamın düşmanı faizdir. Bu düşmana müdahale edilmesi, reel ekonomiyi yaşatmaya yönelik tedbirlerin alınması, faizsiz borç verme olan karz-ı hasenin sistemleşmesi elzemdir. Güçsüzleri sömürme ve onların sırtından para kazanmaya dayalı faiz kötü, çirkin bir borçtur. Haksız, adaletsiz kazanç sağlayan, bulaşanı borç batağına saplayan faiz büyük bir sömürü aracı olarak toplumu dejenere etmeye devam ediyor. “Güzel bir borç” olan karz-ı hasen faizin alternatifidir. Karz-ı Hasen üretimdir, refahtır.

İnsanın nefsi, kapitalist sistem dünyayı bir piyango (kumarın her çeşidi toto, loto, at yarışı, piyango vs) arenasına döndürerek insanın işini ve aşını zehirlemiş, insanların  feleğini şaşırtmıştır. Haram, meşru olmayan zenginliğin getirdiği şeytanî refahla sarhoş olmuş bir azınlık, şeytan pisliklerinin perişan ettiği büyük kitlelerin sefalet ve gözyaşları üstüne saltanat kurmuş bulunuyorlar. Bu büyük kitleler piyangoya ümit bağlayanlardır.

Kapitalizmin merkezi Amerika’da her yıl lotaryalara ödenen paranın 50 milyar dolara ifade ediliyor. Bu rakam pek çok Afrika ülkesinin millî gelir toplamından fazladır.

Piyango, haram ve kaybettiren kazançtır. İnsanlar başta aileleri olmak üzere, her şeylerini kaybetmektedirler.  İsterseniz internette bir araştırma yapın, piyango kazananların akıbetlerini, acınacak hallerini görün. Bu insanların başına gelenleri yazmaya başlarsak ciltler dolusu kitaplar olur.

Tarihi süreçte birçok Avrupalı sömürgeci ülkelerin Asya’da, Afrika’da, Uzak Doğuda sömürgeleştirme faaliyetleri ırkçılığın bir tezahürüdür. Çünkü ırkçılık başkasını sömürmekle, yutmakla beslenir.

Sömürgecilik, güçlü devletlerin zayıf devletlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirerek meşru olmayan yollarla zenginliklerine zenginlik katmaları demektir. Sömürgecilik; 1750-1830 yılları arasında Avrupa’da ortaya çıkan sanayi inkılabı sonucu ortaya çıkan pazar ve hammadde sorunu üzerine doğdu. Portekizler ve İspanyollar tarafından başlatıldı. Daha sonra ise bu faaliyetlere Hollanda’nın sömürgecilik rekabetine katılması eklendi. Bunu İngiltere ve Fransa gibi devletlerin sömürgecilik faaliyetleri içerisinde yer almaya başlamaları takip etti. Sömürge sahibi olmanın büyük zengin devlet olmanın, bir ön şartı olarak algılanması, zamanla Almanya, İtalya ve Belçika gibi devletlerin de sömürge elde etme rekabetine katılmasına neden oldu. Amerika kıtasının sömürülmesi ile başlayan sömürge faaliyetleri zamanla Uzak Doğu ve Afrika’ya kadar uzandı. Sömürülen ülkelerdeki kaynakların, zenginliklerin sömüren ülkelere aktarımı olarak ifade edilebilecek sömürgecilik 19. yüzyılda zirveye ulaştı. I. Dünya Savaşının ana sebebi sömürgeciliktir. Bugün güçlü dediğimiz, dünyayı karıştıran ülkelerin zenginliklerinin kaynağı ülkeleri sömürerek haksız şekilde elde edilmesidir.

Dünyada hakim olan kapitalist sistem, gelirin fonksiyonel dağılımı üzerinde dururken, meydana gelen gelirin emek ve emek dışı üretim faktörleri arasında nasıl dağıldığını inceleyerek kendi görüşünü ekonomide hakim kılmıştır. Burada emeğin karşılığı, bedeli ücret, sermaye kullanmanın bedeli faiz, müteşebbisin yaptığı üretim sonucu elde ettiği bedel kar olarak adlandırılmaktadır. Burada ücret ve kar İslamiyet’te helal, faiz ise haramdır.

Batı medeniyetinin son temsilcisi kapitalizmin kurum ve kuruluşlarının haktan, adaletten, yardımlaşmadan, doğruluktan uzak, haram, yanlış uygulamaları sosyal, ekonomik, ahlaki ve finansal krizleri yaşatıyor ve yaşatmaya devam ediyor.

Kapitalist sistemin temeli faiz, üretimin, istihdamın ve refahın düşmanıdır. Güçlünün zayıfı ezme silahıdır. ‘Sen çalış, ben yiyeyim’ prensibi ile çalışan faiz sistemi ekonomik ve sosyal hayatta krizleri meydana getirir. Faiz kurumları, bankalar topladıkları mevduatlara belli oranlarda faiz verirler. Parası olan hiç riske girmeden bankaya yatırarak faizle para kazanır. Bankalar topladıkları mevduatları riske girerek yatırım yapan, üretim yapan iktisadi işletmelere mevduatlara verdikleri faizden daha yüksek oranda faiz koyarak kredi faizi olarak satarlar. İktisadi işletmelerde kar edebilmek, hayatiyetlerini devam ettirebilmek için ürettikleri malların maliyet fiyatına aldıkları kredi faiz oranını eklemektedirler. Böylece yüksek kredi faizi ile üretilen mal daha pahalıya mal edilmekte ve satılmaktadır. Sonuç fiyatlar yükselmekte, faiz sebep enflasyon sonuç olmaktadır.  Ekonomik hayattaki krizlerin birinci sebebi emekle sermaye arasındaki mücadeledir.  Bediüzzaman,  Rumuz adlı eserinde;

S -"Şu âlemin ihtilâli nedir?"
C -"Sa'yin (emeğin) sermaye ile mücadelesidir."
S -"Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?"
C -"Evet, vücub-u zekât (zekâtı zorunlu kılmak) ve hurmet-i ribâ (faizi haram kılarak yasaklamak), karz-ı hasen (faizsiz borçlanma) şerâit-i sulhiyedir (barış şartlarıdır). Şu ribâ  (faiz) taşını altından çeksen, şu zâlim medeniyet (kapitalizm) kasrı çökecektir."

Diyerek sosyal barışın, ekonomik adaletin formülünü vermektedir.

Zenginliği doğru kullanmanın yolu veren el olmaktan, infaktan geçiyor

“El kârda, gönül Yar’da” olduktan sonra, servet ve zenginliğin hiçbir zararı yoktur. Dünya ile meşgul olmak değil, onu Hakk’a kulluğa perde etmek mahzurludur. Yanlış olan, vasıtayı gaye haline getirmektir.

“Öyle erler vardır ki, onları ne ticaret ne de alışveriş Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin (dehşetten) allak bullak olduğu bir günden (kıyametten) korkarlar. ”[7]

Zenginlik ve fakirlik bu imtihan dershanesinin zorlu imtihanlarıdır. Cenâb-ı Hak ikisiyle de kullarını imtihan eder.

Zenginleşmek, ağır bir imtihandır. Zenginleşmek, fertlerin davranışlarına damgasını vuruyor. Paranın mahkumu değil, hakimi olmak lazımdır. Bu da Hakimler Hakiminin emrine teslimiyet gösterip itaat etmekle olur.
Hz. Süleyman’dan daha zengin bir kul dünyaya gelmemiştir. Fakat o, hiçbir zaman kalbini dünyanın kasası, kesesi haline getirmemiş, Rabbimizin “ne güzel kul”  iltifatına mazhar olmuştur.

Hz. İbrahim de çok zengin olmasına rağmen hiçbir zaman Rabbinden gafil kalmamış, Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetiyle infak etmiş ve bu sayede Allah’ın Halili(dostu) payesine nail olmuştur. Cenâb-ı Hak da onun bu cömertliği dolayısıyla malına bereket vermiş; hatta bu bereket, halk ağzında “Halil İbrahim bereketi” diye meşhur olmuştur.

İnsanın, malının fazlasından kendine lazım olmayanı vermesi cömertliktir. Kendisi muhtaç olduğu halde başkasını kendine tercih ederek infak etmek ise, cömertliğin zirvesi olan isar halidir. İsar, “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkanları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının faydası için fedakarlıkta bulunması” demektir.

İsarın en güzel tarifi, ayet-i kerimelerde şöyle verilmektedir:

“Onlar kendi canları çektiği, kendileri de muhtaç oldukları hâlde yiyeceklerini yoksula, yetime ve esire yedirirler: «Biz sizi sadece Allah rızası için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden (O’nun azabına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.”[8]

Ekonomik hayatta  yaşanan sıkıntıların temeline inilirse adil bir zenginlik,  gelir dağılımının olmadığı  gerçeği ile karşılaşılır. Ekonomi için zenginliğin kazanılması önemli ve gereklidir. Daha da önemlisi zenginliğin toplumun refah seviyesini yükseltecek şekilde dağılımının düzenlenmesidir.

İslam ekonomi sisteminde, servetin, zenginliğin belli kişilerin,  belli bir gurubun veya zümrenin tekelinde toplanmaması için birçok tedbirleri uygular. Bu tedbirler  zenginlerden fakirlere doğru bir servet, zenginlik  transferine sebep olur. Zenginliğin  devamlı hareket halinde  olmasını gerektiren bu düzenlemeler, herhangi bir sebeple, toplumun meydana getirdiği bu gelirden gerçek bir pay alamayan kişiler lehinedir.

İslam’ın gelir ve refahı yayma tedbirleri, sadece ekonomik büyümeyi hızlandırmak, ekonomik eşitsizlikleri azaltma yanında ekonomik adaleti sağlar. Bunun yanında devlette karşılıklı güven içinde, sosyal barış, refah, gelişmeye dayalı siyasi istikrar ve sosyal bütünlüğün sağlamasını da mümkün kılar.

Sözlükte “tükenmek, tamamlanmak, son bulmak” manasındaki  nefk kökünden türetilen infâk “bitirmek, yok etmek; yoksul düşmek” gibi anlamlara gelirse de daha çok “para veya malı elden çıkarmak” manasında kullanılmaktadır. Dinî-ahlâkî bir terim olarak genellikle “Allah’ın hoşnutluğunu elde etme amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Bu bakımdan infak, farz olan zekatı ve gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içermektedir.[9]

İnfak kelimesi umumiyetle karşılıksız yardımlar için kullanılır; nitekim Kur’an’da yaptıkları iyiliklerden dolayı bir karşılık beklemeyenler övülmektedir (İnsan suresi, 8-9 ayet). Bununla birlikte meşru alanlarda yatırım yaparak istihdam yoluyla insanların nafakalarını sağlamaya vesile olmak da infak kapsamında değerlendirilebilir. Serveti atıl bırakıp (kenz) Allah yolunda harcamayanları ağır bir dille yeren ayetler (Tevbe suresi, 34-35 ayet) bu hususu da kapsamaktadır.

“İnfak et, cömert davran ve daima etrafına dağıt. Sakın ola ki, malı elinde tutup saklama ve elinde bulunan fazlalığı cimrilikle saklama, yoksa Allah da sana karşı kısar ve verme hususunda böyle davranır.” (Hadis-i Şerif)

Zenginliği doğru kullanan zengin, mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunun farkındadır. “Allah, mülkü dilediğine verir, dilediğinden alır, dilediğini aziz, dilediğini rezil eder.”[10] Onun için her zaman, “Allah’ım, bana verdiğin nimetleri elimden alma!” diye dua eder.

Allah’ın güzel isimlerinden biri de Cevad’dır. Yani, çok ihsan eden, çok cömert olan demektir. Cenab-ı Hak, Cevad isimin gereği olarak yarattığı canlılara bol bol ihsan etmekte, yeryüzünü bir nimet sofrası halinde önlerine açmakta ve sayısız nimetlerini o sofrada sermektedir. Yine bu isim gereğince, bahar ve yaz mevsimlerini gaip hazinesinden gelen birer vagon haline getirmekte ve onları lâtif rızıklarla doldurup göndermektedir.

İşte, Allah böylesine cömert olduğu gibi, kullarının da cömert olmasını, onların da kendi servet ve mallarından güçleri yettiği oranda başkalarına yardım ve hayırda bulunmalarını ister. Müslüman zengin cömerttir. İnsanda iman ne kadar kuvvetli ise, tevekkül de o kadar kuvvet bulur. Tevekkül kuvvetlendikçe de cömertlik artar. Bu bakımdan cömertlik, imanın kuvvetini gösteren ölçülerden biridir.

Cimrilik ise kuvvetli bir imanla bağdaşmaz. Çünkü bütün hayatı ve hayatına lazım olan her şeyi yoktan var eden merhametli bir Rabbe iman eden kimsenin, fakir olacağı endişesiyle cimrilik yolunu seçmesi, Yaratıcısının kudret ve rahmetine duyması gereken itimadı zedeler. Üstelik kendisine verilen mülkün fani olduğunu ve her an elinden alınabileceğini idrak etmekten gaflet ettirir.

“Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur, size kötülüğü emreder. Allah ise lütfundan bir mağfiret ve fazla bir kâr vaat ediyor. Allah’ın kudreti geniştir, her şeyi kemaliyle bilir.”[11]

Peygamberlerin hepsi de cimrilikten uzaktırlar. Cömertlik onların ortak vasıflarından biridir. Peygamber ahlakıyla ahlaklanmak ve Allah’ın rızasını kazanmak isteyen müminler de onları örnek almalıdırlar.

Devletin en üst seviyesinden sade vatandaşa kadar zengin, komşusu açken tok yatmaz; fakir öğrenciler kitap, elbise, ayakkabı, yatacak barınacak yer, yuva, yurt bulamazken; o israf içinde keyfî harcamalarda bulunamaz, keyfi seyahatler yapamaz, villa üstüne villa, araba üstüne araba alamaz. Kendini sade yaşamaya ve başkalarına yardım etmeye mecbur bilir.

Tarihin akışı içinde benzerine rastlanmayan, insanlığa bu dünya da yaşayabileceği en mükemmel, refah dönemi yaşatan Asr-ı Saadet olarak isimlendirilen dönemde yaşanan bir olay yardım etmenin, paylaşmanın,  infakın zirvesini bize gösteriyor.  Hazreti Ebu Bekir, cömertliğiyle bilinir ve sahip olduğu mallarını Allah yolunda harcardır. Hazreti Ömer onun cömertliğini şöyle anlatıyor: "Hazreti Peygamber bir gün bizlere sadaka vermemizi emretti. O sıralarda mal bakımından oldukça zengindim. Kendi kendime "eğer Ebu Bekir‘i geçebilmem mukadderse ancak bugün olabilir dedim ve malımın yarısını getirdim. Hazreti Peygamber aile efradına bir şey bıraktın mı? diye sordular. Evet onlara da bir şeyler bıraktım" dedim. Ne kadar bıraktığımı sorduklarında da " bunun kadar da onlara bıraktım" cevabını verdim. Biraz sonra da Ebu Bekir geldi. Hazreti Peygamber ona " ey Eba Bekir! Sen aile efradına ne bıraktın? diye sordu. O da " onlara Allah‘ı ve O‘nun Resülünü bıraktım" dedi. Bunun üzerine onu hiçbir zaman geçemeyeceğimi anladım"

Bugün dünyaya hakim olan Kapitalizm, insanı, sürekli olarak almaya, yutmaya, tüketmeye teşvik eder ve bunları bir hayat amacı olarak önümüze koyar. Problem, insanın kendi içinde kaybetmesi, yaratılışındaki görünüşte olumsuz, fakat hayırlara vesile olabilecek duyguların, sıfatların, potansiyellerin, nefsaniyetin etkisinde tamamen olumsuzlaştırarak insana hakim olması, bunun sonucunda insanın çevresi ve dış alemle ilişkilerinin ben-merkezcilik ve menfaat temeline oturması, bunun eşya ve olaylara bakışı, hayatı algılayışı ve genel dünya görüşünü de tayin eder bir konuma getirilmesidir. Çözüm, tüketim uygarlığına karşı, önce insanın kendi içinde, sonra da mevcut sosyal yapının ıslahı ve yeniden inşasıyla mümkündür. İnsanın dünya ile ilişkisinin yeniden tanzimi, gerçek konumuna yerleştirilmesi ve düzenlenmesi adına en önemli unsurlardan biri İslâm’daki infak düsturudur. Allah rızası için vermek, dağıtmak, fakiri gözetmek… İşte huzuru yaşatan davranış budur. Vermek, veren insan huzurludur, mutludur. Huzurlu yaşamak istiyorsanız imkanlarınız ölçüsünde muhtaçlara verin, korkmayın verdiğinizin eksilmediğini göreceksiniz.

Bu dünyada bir alanlar, bir de verenler vardır. Alanlar belki daha çok yiyebilir; fakat verenler daha rahat ve huzurlu uyur. İnsanın manevî yapısı, almaya değil, vermeye göre düzenlenmiştir. Bilimsel araştırmalar, verenlerin sadece rahat uyumakla kalmayıp, aynı zamanda daha da uzun yaşadıklarına dair ipuçları vermektedir. Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesinden psikolog Stephanie L. Brown ve arkadaşlarının 198 7’den itibaren beş yıl süreyle 423 yaşlı çift üzerinde yürüttüğü araştırma, açık bir farkla yardımseverler lehinde sonuç vermiştir. Bu araştırma sırasında yaşlılardan 134’ü ölmüş; ölenler arasındaki yardımseverlerin sayısının, başkalarına hiç yardım etmeyenlerin yarısını ancak bulduğu gözlenmiştir. Araştırma, sağlık, huzur ve mutluluğun, insanın manevî yapısıyla çok yakından ilgili olduğunu gösteriyor.[12]

İnfak, vermek sırf Allah rızası veya sevap kazanmak için olursa İslam’da geçerli olur. İyilik olsun diye vermek de caizdir ama gösteriş ve şöhret için, desinler diye infakta bulunmanın İslâm’da bir anlam ve değeri yoktur. Samimiyetten uzak bu türlü infakın getireceği bir sevap yoktur. Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”[13] “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da bunu başa kakma vesilesi yapmayan, muhtaçları üzmeyen kimseler için Allah katında sevap vardır. Onların korkulacak ve üzülecek bir durumları olmaz”[14] “Ey iman edenler! Yaptığınız yardımları başa kakmak ve muhtaçları incitmek suretiyle geçersiz hale getirmeyin...”[15] Namaz gibi İslamiyet’in temeli olan bir ibadet, infakla bağdaştırılmıştır. Efendimiz ise “İnfakı olmayanın namazı yoktur, namazı olmayanın hiçbir şeyi yoktur” buyurmuştur. Bu ne demektir? Cenâb-ı Hak, “Eğer siz, Benim huzuruma, Cennetime tekrar gelmek istiyorsanız, namaz kılmak zorundasınız, ama namazın başına infak şartı koydum. İnfak ve namaz bir arada olmadan gelemezsiniz” buyuruyor…

Geleceğin dünyasını infak eden ve üreten medeniyetin varisleri kuracaktır. İnfaksız  batı medeniyeti, kapitalizm  insanlığı fakirliğin ve sefaletin kucağına atmıştır.

Zenginliğin kaynağı faize dayalı, beşeri sistemler, teknolojide, bilimde, sanatta yükseldikçe aç gözlülükleri, modern yamyamlıkları, zulümleri de arttı. Doymak bilmeyen hırsları insanlığı ağlattı, insanlığı kanattı, dünyayı kan gölüne çevirdi. Bırakın zenginliklerini fakirlerle paylaşmayı, önlerindeki sofrayı bitirmeden, binlerce kilometre ötedeki fakir sofralara gözlerini diktiler. İnsanların sofralarındaki ekmeği çaldılar. Dünyayı güvensiz, huzursuz bir ortama sürüklediler. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI, 2018’de dünya askeri harcamaları için tüm zamanların en yüksek harcaması yapıldığını bildiriyor: 1.822 milyar dolar. Bu rakam, 2017 yılına göre silahlanmada 46 milyar dolarlık bir artışa (yüzde 2,6) tekabül ediyor. Zenginlik dünyada fakirliğin, açlığın ortadan kaldırılmasına kullanılmıyor. Kapitalizm insanı, toplumları veren el değil, öldüren el durumuna getirmiş. Silahlanmaya harcanan paralar,  aç ve fakirlere harcansa, dünyada aç ve fakir kalmaz. Zenginlik insanları mutlu yapmak için kullanılmıyor, öldürmek için kullanılıyor. İslamiyet, zekatı, infakı, fıtır sadakasını, sadakayı, yardımlaşmayı, kurbanı emrederek, sosyal hayatta zenginin zenginliğini fakirle paylaşmasını sağlayarak, zenginliğin insanları mutlu, huzurlu yapma yolunda kullanılmasını sağlamaktadır.

Kapitalizmde israf ve savurganlık yüzünden, hayatı idame ettiren, kolaylaştıran, güzelleştiren ihtiyaçları aşan, tamamen suni mahiyetli istekler körüklenerek, belli düzeyde geliri bulunan insanlarda tüketim çılgınlığı meydana getirdi. Zenginliğin, üretimin kaynağı sanayinin çarkları, bu aşırı, gereksiz, suni istekler için döndürüldü. Kaynaklar insanoğluna hiçbir faydası olmayan mal ve hizmetler üretimini gerçekleştirmek üzere heba edildi. Ormanlar tahrip edildi, akarsular, göller kirlendi, tarım alanlarına konut ve fabrikalar yapıldı. Çevreye sürekli ihanet edildi. Bitki ve hayvan türlerinin her gün bir kısmının yok edildiği bir ortam oluşturuldu.[16]

Tüketim çılgınlığına  boyun eğenler, gelirinden fazla harcama yapanlar, izzetinden, gereğinde namusundan ve hatta dinî ve manevî duygularından fedakârlık yapmak zorunda kalmaktadır. Rüşvet, torpil, yolsuzluk, irtikâp, hırsızlık, zina bu yüzden ço­ğalmakta, aile yapısı bozulmaktadır. Bütün dünyayı devamlı meşgul eden ekonomik ve sosyal krizlerin temelinde bu davranış bozukluklarının tesirini aramak lazımdır.

“Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazen haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazen mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, manevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır. ”[17]

Zenginliğin kötüye kullanılması sonucu, israf ve iktisattan uzak yaşama, kanaatsizliğe, sürekli hayattan şikayet etmeye, hırsa, riyaya ve ihlassızlığa sebep olmaktadır. İsraf, bir taraftan insanın izzetini kırarken, diğer taraftan da başkalarına yüzsuyu dökmeye, dilenmeye ve yoksul bir hayat sürmeye mecbur etmektedir. Günümüz insanları, ölçüsüz ve dengesiz harcamada bulunmak, kendisine verilen nimetleri şuursuzca tüketmek, ömrünün hesabını vermeyecekmişçesine geçirmek yerine; iktisat ve istiğna ruhunu  hayatlarının esası yapmak, yeme-içme, giyim-kuşam, ev-bark, araba ve eşya gibi bütün ihtiyaçlarını iktisatlı kullanma çizgisine göre ele almak ve her meselede tevazu kaidesine uygun davranmaya çalışmak durumundadırlar. Böyle bir hayat anlayışı, günümüz dünyasında daha çok ahlaki, sosyal ve ekonomik sahalarda yaşamak zorunda olduğumuz pek çok meselenin de çözümüne imkan sağlamış olacaktır.

Zenginliği kötü kullanan Karun kapitalizmin simgesidir. Karun ölmedi. Karun’un torunları kapitalistler iş başında, dünya ekonomisini onlar yönlendiriyor. Kurdukları faiz sistemi ile insanları ve ülkeleri sömürüyorlar. Ekonomik ve sosyal krizlere sebep oluyorlar. Servet ve iktidarlarına güvenerek, doğru olmayan yollardan elde ettikleri zenginliklerine zenginlik katmak için, menfaatlerinin olduğu her yerde, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de,  Filistin’de,  Gazze’de  çocukları, insanları vahşice öldürmeye devam ediyorlar. Perde arkasında Karun’un torunları ne plan, program,  strateji, anlaşma yaparsa yapsın. Karun’un akıbeti torunlarını da yakalayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Bekleyip görelim. Allah imhal eder (mühlet verir), ihmal etmez. Beşer zulmeder, kader adalet eder.

Sözün özü

Yaşananlar gösteriyor ki, pek çok ülkede milyonlarca insan zenginlik, lüks ve israf içinde yaşamaya devam edecek. Dünya devletleri silahlanma yarışına milyar dolarlar harcamayı sürdürecekler. Bunlar yaşanırken dünyanın bazı bölgelerinde bazı insanlar silahlarla öldürülmeye, açlık tehdidi altında yaşamaya terk edilecek, belki bu listeye yenileri de eklenecek.

Acaba veren el olsaydık “komşusu aç iken tok olmama” düsturunun sadece fertlere değil, aynı zamanda dünya toplumlarının fertleri hükmündeki devletlere de şamil olduğu bilinseydi, bütün bunlar olur muydu? Bunu yaşatacak medeniyetin zamanı gelmedi mi?

Batı medeniyetinin son temsilcisi ‘kurtlanmış’ kapitalizm doğru olmayan yollardan elde ettiği (sömürgecilik, faiz, rüşvet, piyango) zenginliği kötü kullanarak, (silahlanma, savaş, israf, tüketim çılgınlığı)   küresel krizlere, salgınlara sebep oluyor, insanları mutu ve huzurlu edemiyor. İslam medeniyeti, doğru yollardan elde ettiği zenginliği, doğru kullanarak  insanlığa altın çağlar yaşattı, yine yaşatmak için insanlığı şemsiyesi altına çağırıyor. İki dünya mutluluğunu yaşatacak, dünyayı pisliklerden, haksızlıklardan, adaletsizliklerden kurtaracak; doğruluğu, barışı, refahı, huzuru, kardeşliği, yardımlaşmayı, infak medeniyetini hakim kılacak ‘Hakiki insaniyet İslamiyet’tir.’

NOT: Bu makale Stratejik Rekabet dergisinin,  Eylül 2019,  Sayı: 17 Cilt: 3’te yayınlanmıştır.

[1] - Bediüzzaman Said Nursi, Risali Nur Külliyatı,  C. 2, Münazarat , Nesil Basım, İstanbul 1996, s 1945

[2] - Bediüzzaman Said Nursi, Risali Nur Külliyatı,  C. 1, Lem'alar,  Nesil Basım, İstanbul 1996, s 803

[3] -  a.g.e, s. 803

[4] - Bakara Sûresi, âyet, 275.

[5] - Cum'a Sûresi, âyet, 10.

[6] - Nisa Sûresi, âyet, 29.

[7] - Nur suresi, 37. ayet

[8] - İnsan suresi, 8-11 ayetler

[9] - TDV İslâm Ansiklopedisi, Cilt, 22.  s. 289

[10] -Al-i İmran Suresi: 26. ayet

[11]-Bakara Suresi: 268.ayet

[12] - Özgür ve Bilge dergisi, Mart 2003

[13] -Bakara suresi, 261. ayet

[14] -Bakara suresi, 262. ayet

[15] -Bakara suresi, 264. ayet

[16] -Uslu, Sami. İktisat Risalesi Üzerine Güncel Bir Yorum, İstanbul  2009, s. 129

[17] -Nursi, Bediüzzaman Said, Risale-i Nur Külliyatı, Cilt. 1, Lem’alar, 19. Lem’a, s. 658

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum