Zafer KARLI
İman Hakikatleri, Sahabe Mesleği ve Zamanın Hizmet Öncelikleri
İmam-ı Rabbânî’nin Mektûbât’ından nakledilen Beşinci Mektup, Risale-i Nur’un iman hizmetini ve Bediüzzaman’ın tasavvuf karşısındaki ölçüsünü anlamak bakımından temel bahislerden biridir. Fakat bu mektubun ana fikrini yalnızca “iman tasavvuftan üstündür” şeklinde özetlemek eksik kalır.
Beşinci Mektup’un asıl tezi daha geniştir:
Bütün velâyet ve tasavvuf yollarının nihai gayesi hakaik-i imaniyenin inkişafıdır. Bu sebeple iman hakikatleri bütün manevî yolların temelini teşkil eder. Zamanın şartları iman esaslarını doğrudan tehdit ettiğinde ise, hizmette en büyük öncelik doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye verilir.
Bu çerçeve, hem İmam-ı Rabbânî’nin sözlerini hem Bediüzzaman’ın Risale-i Nur hizmetini hem de sahabe mesleği hakkındaki açıklamalarını aynı çizgide anlamayı mümkün kılar.
1. Bütün Yolların Nihai Gayesi
Beşinci Mektup’un başında İmam-ı Rabbânî’den şu söz nakledilir:
“Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim.”
Bu söz tek başına bile meselenin merkezini gösterir. İman hakikatlerinin inkişafı, manevî zevklerden ve olağanüstü hâllerden daha üstündür.
Bunun hemen ardından İmam-ı Rabbânî’nin şu sözü gelir:
“Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.”
İşte Beşinci Mektup’un ana tezlerinden biri tam olarak burada ortaya çıkar.
Tasavvuf ile iman hakikatleri birbirine rakip iki alan değildir. Tasavvufun sahih yollarının nihai gayesi de iman hakikatlerinin daha açık anlaşılması ve yaşanmasıdır.Dolayısıyla iman hakikatleri, tasavvufun karşısına konulmuş alternatif bir yol değildir. Aksine tasavvufun da yöneldiği nihai gayedir.
Bu sebeple Bediüzzaman’ın “doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmet” demesi, başka manevî yolların bütünüyle geçersiz olduğunu değil, doğrudan gayeye yönelen hizmetin mahiyetini ifade eder.
2. İman Temel, Tasavvuf Manevî Kemal Yoludur
Bediüzzaman’ın şu ifadesi bu münasebeti açıklar:
“İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır.”
Burada iki şey birbirinden ayrılmaktadır.
- Birincisi, insanın ebedî saadeti için zarurî olan iman ve İslâm hakikatleridir.
- İkincisi, insanın manevî kemaline, kalbinin temizlenmesine ve nefsinin terbiyesine hizmet eden tasavvuf yoludur.
Meyve değersiz değildir. Fakat meyve gıdanın yerini tutmaz.
Dolayısıyla bu ifadeyi “tasavvuf gereksizdir” şeklinde okumak Beşinci Mektup’un maksadını bozar. Bediüzzaman tasavvufu reddetmiyor; onun dinin temel esasları karşısındaki yerini belirliyor.
Tasavvufun insanın kalbine, ahlâkına ve nefsine yönelik terbiyesi son derece önemlidir. Fakat bütün bu terbiye, iman ve İslâm esaslarının üzerinde yükselir.
3. Beşinci Mektup’ta Öncelik Meselesi
Bediüzzaman, Nakşî yolunun üç yönünü zikreder. Birincisini şöyle ifade eder:
“Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.”
Sonra ferâiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmeti, üçüncü olarak da tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesini zikreder.Bu sıralama son derece önemlidir. Bediüzzaman burada tasavvufun iki yönünü de kabul etmektedir. Fakat doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmeti “en birinci ve en büyük” olarak nitelemektedir.Çünkü iman, insanın ebedî saadetinin temelidir. Bu noktada Beşinci Mektup’un tezi daha açık hâle gelir: İnsan kalbini tasfiye etmek önemlidir; fakat önce o kalbin imanla sağlamlaşması gerekir. İman esaslarına yönelik hücumların bulunduğu bir zamanda ise bu hizmet daha da acil hâle gelir.
4. Büyük Zatların Âhir Zaman Tercihi
Bediüzzaman’ın en dikkat çekici değerlendirmesi şudur:
“Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylânî (r.a.) ve Şâh-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi.”
Bu cümle Beşinci Mektup’un ana tezini doğrudan ortaya koyar.Burada Bediüzzaman, büyük velîlerin tasavvufî hizmetlerini küçümsememektedir. Tam tersine, onların kendi zamanlarındaki hizmetlerinin büyüklüğünü kabul etmektedir.
Fakat zaman değişmiş, hastalık değişmiştir.Bediüzzaman’a göre kendi zamanında iman esaslarına yönelik hücumlar, felsefî şüpheler ve fen adına ileri sürülen inkârcı düşünceler büyük bir tehlike hâline gelmiştir.
Bu durumda aynı zatlar yaşasaydı, hizmetlerinin ağırlık merkezini buna göre değiştireceklerdi. Demek ki mesele “tasavvufun değeri azaldı” değildir. Mesele, zamanın ihtiyacının değişmesidir.
5. Zamanın Hastalığı: İmana Yönelik Hücum
Bediüzzaman bunu şu cümleyle açıklar:
“Eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür.”
Bu cümle Beşinci Mektup’un hizmet anlayışını tamamlar.
Cehaletten doğan bir dalâlete karşı bilgi vermek çoğu zaman yeterlidir. Fakat dalâlet, felsefî düşüncelerle, bilimsel kavramlarla ve aklî itirazlarla destekleniyorsa, mesele iman esaslarının doğrudan izahını gerektirir.
İşte Risale-i Nur’un hizmet tarzı burada ortaya çıkar.
Bediüzzaman, iman hakikatlerini yalnızca nakletmekle yetinmez; onları akla, kalbe ve vicdana hitap eden delillerle açıklamaya çalışır.
Bu sebeple Risale-i Nur’un ana hizmeti, iman hakikatlerini zamanın şüphelerine karşı müdafaa etmektir.
6. “Kırk Dakika” ve Risale-i Nur’un Vazifesi
Bediüzzaman, geçmişte bazı iman hakikatlerine uzun seyr ü sülûk yollarıyla ulaşılabildiğini belirttikten sonra şöyle der:
“Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil.”
Ardından:
“İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.”
Buradaki “kırk dakika”, mekanik bir süre hesabından ziyade, doğrudan Kur’ân’dan alınan iman derslerinin kısa ve doğrudan bir yolla verilmesini ifade eder.
Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu yeni hizmet tarzı budur.Tasavvufî seyr ü sülûkun uzun terbiyesini inkâr etmeden, bu zamanda iman esaslarını doğrudan ders veren bir yol açılmıştır.
Bu sebeple Risale-i Nur’un hizmetinde öncelik, iman hakikatlerinin izahına verilmiştir.
7. Sahabe Mesleği Bu Tezin Neresindedir?
Sahabe mesleği, Beşinci Mektup’taki bu anlayışın daha geniş bir çerçevesidir.Bediüzzaman, sahabe velâyetini velâyet-i kübrâ olarak niteler. Bu velâyet, veraset-i nübüvvetle ilgilidir.Sahabe, Resûlullah’ın (asm) sohbetiyle doğrudan nübüvvet nurundan istifade etmiş; iman, Kur’ân ve Sünnet hakikatlerine doğrudan ulaşmıştır.Bu sebeple sahabe mesleğinin temelinde uzun şahsî seyr ü sülûk tecrübelerinden ziyade Kur’ân ve Sünnete doğrudan ittiba vardır.
Bediüzzaman’ın Yirmi Dokuzuncu Mektup’ta ifade ettiği gibi:
“Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyyeye ittiba’dır.”
Bu yaklaşım tasavvufun reddi değildir. Sahih tasavvufun kendisi de Sünnet-i Seniyyeye bağlılığı esas alır. Fakat sahabe mesleğinin hususiyeti, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan Kur’ân ve Sünnetten istifade etmesidir.
8. Tasavvuf ile Risale-i Nur Arasında Doğru İlişki
Bu noktada iki yanlış anlayıştan kaçınmak gerekir.
- Birincisi, “Risale-i Nur iman hizmetidir, öyleyse tasavvufa ihtiyaç yoktur” demektir.
- İkincisi, “Tasavvuf manevî terbiyedir, öyleyse iman meseleleri ikinci plandadır” demektir.
Bediüzzaman’ın yaklaşımı bu iki anlayıştan da uzaktır.
İman temel ve esastır. Tasavvuf ise bu iman üzerinde kalbin ve nefsin terbiyesine hizmet eden mühim bir yoldur. Risale-i Nur’un vazifesi tarikatın yerine geçmek değildir. Onun asıl vazifesi, iman hakikatlerini tahkik ettirmek ve zamanın hücumlarına karşı muhafaza etmektir.
Bu bakımdan Risale-i Nur ile tasavvuf birbirine rakip değildir. Bir kimse tasavvuf yoluyla kalbini ve nefsini terbiye ederken Risale-i Nur’dan iman hakikatlerini öğrenebilir. Bir başkası ise doğrudan Risale-i Nur hizmetiyle imanını tahkik edebilir. Asıl mesele, imanı temel almak ve bütün manevî yolları Kitap ve Sünnet ölçüsü içinde değerlendirmektir.
Sonuç: Beşinci Mektup’un Asıl Mesajı
Beşinci Mektup’un ana tezini bir cümlede ifade etmek gerekirse:
Bütün sahih velâyet ve tasavvuf yollarının nihai gayesi iman hakikatlerinin inkişafına hizmet etmektir; fakat iman esaslarının ciddi hücum altında bulunduğu bir zamanda en büyük ve en acil hizmet, doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye ve akaid-i İslâmiyeye hizmet etmektir.
Bu sebeple Bediüzzaman, İmam-ı Rabbânî’nin ölçüsünü kendi zamanına taşımış ve Risale-i Nur hizmetini bu esasa göre şekillendirmiştir. Tasavvufun değerini inkâr etmemiş; onun kalbin terbiyesi ve emrâz-ı kalbiyenin izalesindeki önemini kabul etmiştir.
Tarikatları reddetmemiş; fakat kendi zamanının asıl hastalığının iman esaslarına yönelen şüphe ve inkâr olduğunu tespit ederek hizmetin önceliğini buna göre belirlemiştir.
Sahabe mesleğini ise veraset-i nübüvvet, velâyet-i kübrâ ve Sünnet-i Seniyyeye doğrudan ittiba bakımından ayrı bir mevkiye koymuştur. Böylece Beşinci Mektup, tasavvuf ile iman hizmetini karşı karşıya getiren bir metin olmaktan çıkar; imanın temel, tasavvufun ise bu temel üzerinde gerçekleşen manevî terbiye yollarından biri olduğunu; zamanın şartlarına göre hizmette önceliklerin değişebileceğini ortaya koyan bir ölçü hâline gelir.
Bediüzzaman’ın kendi zamanı için verdiği hüküm ise nettir:
“Bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarfedeceklerdi.”
Çünkü onun nazarında mesele yalnız insanların daha fazla manevî zevk yaşaması değildir. Asıl mesele, insanın imanını kaybetmemesi ve ebedî saadetini kurtarmasıdır.
Bu yüzden Risale-i Nur’un merkezinde iman vardır.
İman temel; tasavvuf manevî terbiye; sahabe mesleği ise veraset-i nübüvvetin cadde-i kübrâsıdır.
Beşinci Mektup’un verdiği asıl ders de budur.
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.