Zafer AKGÜL
Silinmiş Hatıralar Ülkesine Bir Yolculuk
Can Kardeşim M. Şerif Gündüz’e
Hatıralar silinir mi? Albümlerde yıllanmış siyah-beyaz fotoğrafların, “Bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için” diye doldurulan hatıra defterlerindeki yazıların silinmiş olduğunu biliriz de hatıralar zihinlerden silinir mi acaba, orasını bilemedim? Münazarat’ta geçen “Yoksa ben bilmez değilim” şeklinde kurulu cümledeki muammaya benzer bir bilmezlik haletini hissediyordum.
Zamanın taşları bile öğüttüğü bu dünya değirmeninde hatıralar un-ufak hale gelmişse bilirim ki artık göç vakti gelmiş demektir. Kendinden göç etmek, hicretlerin hiç birine benzemez. Dağlardan, ovalardan, nehirlerden, denizlerden şehirlerden, evlerden, kısaca yerden ve yârdan başını alıp gitmek, hemen herkesin mukadderatında yazılı bir sırdır. Bu râz’ın “bu sırrın sırrı şudur ki” bizler bu dünya memleketinde, var ola geldiğimiz tarihten beri daimâ seferîyiz. İster seferde olalım ister hazerde; ister Hızırla yolculuk yapalım ister Musa ile mekanlar ve insanlar ufuklardaki sisli sliüetler gibi tüllenen, hatıraları gizleyen bir perdenin gözleri ve gönülleri bürüdüğünü en çok yolculuğa çıktığınızda farkedersiniz.
Bediüzzaman’ın izinde Münazarat yolculuğu yaparken yolumuz silinmiş hatıralarla dolu Kayseri’ye çıktı. İsyansız nisyanların, mutlu mutlulukların, celalsiz celadetli cemallerin; Hak yoluna ömrünü kurban etmiş İsmaillerin; şerefli Şeriflerin; inancında çelikleşmiş hizmet erlerinin, İbrahimlerin, özbeöz evrenlerin, çileli yılların şen-şakrak ozanların, ilim ve hikmet sohbetlerinde Aras gibi, Fırat gibi coşkun akan Rahmanın kullarının ve daha nice gönül dostlarının uhuvvet ve muhabbet köklerini saldığı topraklara gelmiştik. Artık Mehmet Güntay mı dersiniz, Ahmet Taşbaş mı, Adnan Gayberi mi, Husrev Akdağ mı karar veremedim... Ömrün bitmeye yüz tutan sayfalarında bu muazzam şahsiyetleri saymak hafızalarda saklı duran hatıralara hafızâne şekilde yeni vakıf olan kardeşler de dahil bir üç boyutlu süreci yaşamamak elde değil Erciyes’in eteklerinde.
Mihmandarımız Ahmet ve moderatörümüz Mehmet Şahin’le bir şehir turu atıyoruz. Arabamız caddelerde aktıkça kendimi mazinin kaybolan dersanelerin derelerinde buluyorum. Hizmette ders arkadaşlarımı canlı canlı izliyorum. Tayyı mekan yeniden yürürlüğe giriyor mürur-u zamana rağmen. İşte ilk konakladığımız Kurdoğlu dersanesi. Hiç bir taşı değişmemiş, hiçbir penceresi boyanmamış yıllara meydan okuyan antika cesametiyle hatıraların saklı sandığı gibi. Kilitli ama anahtarını yüreklere tevdi etmiş. İşte Kılnamaz, işte Yolbaşı, işte Kent, işte Kaya abi dersanesi. Ve işte Gevher Nesibe Şifahanesi, işte kale, işte Hunat Hatun Camii ve İşte Seyyid Burhanettin Türbesi ve kümbetler… Zihnin sahnesinde canlanan bir yolculuk başlıyor şehrin her mahallinde.

Kayseri’ye gelince Ali Mutlu, Celalettin İstanbul, İsmail Taşbaş, Abdurrahman Zararsız abiler başta olmak üzere rahmete ve gufrana bürünmüş ağabeyleri ziyaret etmemek olmazdı. Üstadın Münazarat eserinde ifade ettiği gibi “Mazi kıtasına geçmek için geldiğiniz vakit mezarıma uğrayınız, o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz, bizi çağırınız. Mezarımızdan “Henîen leküm” sadasını işiteceksiniz.” Ne mutlu sizlere diyorum içimden Yâsîn okurken, Ali Mutlu ağabey başta olmak üzere merhum abilerin kabri başında. Kayseri topraklarında Erciyes dağı bu makberlerin kapıcısı olmuştu. Ve biz yıllar sonra ellerimizde çiçeklerden daha güzel Yâsînlerle gelmiştik ziyaretlerine.

Kayseri’nin tam kalbinde 7 katlı müstakil bir hizmet merkezinde toplanıyoruz program gereği. Şehrin merkezinde ama dünyaya uzak, ahirete yakın bu mekânda 1980’lerden 2026’lara uzanan neredeyse yarım yüzyıllık hikayenin serim-düğüm-çözüm bölümleri buluşuyor. Münazarat’ta geçen “Kâh kuyu dibinde, kâh minâre başında gibi fehmen istadatlarda bulunuyorum, kâh gayet dakik bir hakikat davetsiz elime geliyor, kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat ecnebî olup tanımıyorum” cümlelerindeki gibi mezunlar günü davetine icabet eden kardeşleri beden dillerindeki ifadelerden ve alınlarındaki nuraniyetten dolayı kâh tanıyor gibiyim, aşina olduğumuz çehreleri karşımızda buluyorum. Osman Kaya, Abdurrahman Ceylan, Ali Göllü, Emir Gürbüz, Mahmut Akgün, Nuri Olgun, Mehmet Evren, Bülent Hasenekoğlu, Cevher İlhan, Hacı Müjdeci, Ahmet Tezcan, Feramuz Beydoğan, Osman Güzel, Murat Ergin, Ahmet Ergenekon, Üzeyir Memişbey, Celal Sarı, Abdülfettah Tanrıöver, Feyzullah Tunalı, Mehmet Güre, Murat Bayrak, Nazım Bekret, Necdet Özçelik, Aşur Doğan ve daha niceleri bir film kareleri gibi gözlerimin önüne geliyor ve kâh bizden sonra Kayseri’ye gelmesi takdir edilmiş kardeşleri bir ecnebî gibi tanıyamıyorum.
Ve ders başlıyor tanışma faslından sonra. “Bismihi Subhanehu… Aziz, sıddık, hizmet-i İmaniyyede ve Kur’aniyyede sarsılmaz, sebatkâr kardeşlerim. Bu gelen…” Ders okunurken yıllar yıllar öncesine uzanıyoruz. Kadirşinas gecelerin, vefalı gündüzlerin bitmeyen kışların, gitmeyen baharların yaşandığı sahnelere açılıyor kalbimin bulunduğu taraf. Evet bu gelenler ve gidenlerin her birinden bir iz, bir söz tezahür ediyor hayal hazinesinde. Kiminden bir nazar kiminden bir mezar kalsa da biz yine birbirimizle beraberiz diye içimden geçiriyorum.

Misafir edileceğimiz kartal yuvası gibi yükseklerde, şehre hakim bir tepede inşa edilmiş dersaneye yılankavi yollardan geçerek dik yamaçlardan tırmanarak giderken çok şeyin değiştiğini ve hayatın bir rüya olduğunu düşündüm. Ama beni bu rüyadan uyandıran iki şey oldu birden. Birisi temmuzda bile karla kaplı zirvesine bulutların demir attığı Erciyes dağı bütün azametiyle yerinde sabitti. İkincisi de yol kenarında kendini zikrin ritmine kaptırmış derviş gibi salınan ve sallanan sarı çiçekler. Bu çiçekler “Bir bahar mevsiminde garîbâne, mütefekkirâne sayahata gidiyordum. Bir tepenin eteğinden geçerken parlak bir sarı çiçek nazarıma ilişti. Eskiden vatanımda ve sair memleketlerde gördüğüm o cins sarı çiçekleri derhatır etti” dediği çiçeklerden olsa gerekti. Dersanenin teras katında saçlarımı rüzgara bırakıyorum, ellerimi ışıl ışıl yanan şehir ışıklarına uzatıyorum. Bir yaz gecesi rüyasında sinemde Kayserinin büyülü havası dolaşıyor. Başım dönüyor zamanın çarklarının bu kadar hızlı deveranından. Kendimi mazinin kucağına bırakıyorum. “Beni böyle mahzun bırakmayın ey aziz hatıralar!” diye sessiz bir çığlık koparıyorum kızıllaşan, kararan semanın kubbesinde bir hoş sâda olur ümidiyle.
“Bana kalbiniz kadar bu güzel ve tertemiz Kayseri hatıralarının sayfalarını açtığınız için en kalbî kalbiyolojilerimi, en şifalı ve sabırlı Eyübolojilerimi, en sadıkane rüyaları gördüren Yusufolojilerimi, en fırtınalı yılların denizinde sahiliselamete çıkaran Yunusolojilerimi, en hikmetli ilimleri öğreten Hızır-İlyasolojilerimi hılleti, muhabbeti, ihlası, îsar hasletini de ekleyerek sizleri Allah’a emanet ediyorum.” Bir elif yalnızlığıyla dönüş yoluna çıkarken Erciyes’in eteklerinde cim karnında bir nokta bile olamayan acizliğimle geride bıraktığım aziz kardeşlere ve ağabeylere hürmet ve muhabbet selamlarımı gönderiyordum belki alırlar diye.

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.