Erdem AKÇA

Erdem AKÇA

Yazarın Tüm Yazıları >

Tarih Bilimi ve Peygamberlik

A+A-

Bilimler Işığında Peygamberlik Müessesesi-7

Tarih bilimi, etimolojik olarak, kalıntılar, döküntüler bilimi demektir. Hakikaten tarih bilimi, zamanın madde ve toplumlar üzerindeki yıpratıcı etkisine rağmen geriye kalan arkeolojik verilere, yazılı kayıtlara, mimari yapılara, sözlü ve yazılı miraslara dayanan bir bilim dalıdır. Tarih fenni, bu kalıntılarla, geçmiş zamanın insanlık dünyasının haritasını çizmeye çalışır. Bu manada biyolojinin daha dar çerçevelisidir diyebiliriz.

Tarih uzmanları, tarihin başlangıcı olarak “yazının keşfi”ni temel kabul ediyorlar. Oysa yazı, insana ait bilgi ve kültürel değerlerin madde üzerine nakşedilmesinden ibarettir. İnsanlığın sözlü kültürü, yazı haricinde şifahî usulle aktarım yoluyla da asırlar boyunca varlığını devam ettirdiği hal-i hazırda da yaşanılan bir gerçektir. Bu manada insanlığın yazı sonrası dönemine maddî ve materyalist tarih; yazı öncesi dönemine ise manevi tarih şeklinde bakılabilir. İnsanların keşfettikleri manaları şiir şeklinde hafıza açısından unutulmayacak kalıplara dökmesi, darb-ı mesel şeklinde toplumun her kesiminde zikredilecek vecizelerle evrensel hale getirmesi, şiirleri şarkı şeklinde ve dualarını neşide tarzından müzik eşliğinde insanların duygularına yerleştirmesi insanlığın yazılı kültüründen önce de bir kültürel birikimi olduğunu net olarak gösteriyor. Ki yazı, bu sözlü ve bazıları binlerce yıl ömür süren kültürel birikimin maddeye nakşından ibarettir. 500.000 mısradan meydana gelen ve 9. yüzyıldan günümüze kadar aktarıla gelen Kırgızların Manas destanı sözlü kültürün zenginliğini, birikim boyutunu ve insanın hafıza gücünün şiddetini gösteren önemli bir manevi tarih göstergesidir.

Tarih bilimi açısından sabittir ki sözlü kültür, daha çok göçebe toplumların birikimini ifade eder. Yazılı kültür ise, şehirlilik ve yerleşik hayatın temel bir göstergesidir. Bu manada Kur’an peygamberlerden nebi grubunun sözlü kültüre dayanan göçebe ve küçük çaplı yerleşik toplumlara gönderildiğini, göçebelere şifahen, yerleşiklere ise imânî hakikatleri ders veren “suhuf” larla hakikat tâlimi yaptıklarını… ümmet kıvamına gelen yerleşik toplumlara ise resullerin gönderildiğini ve onlara “zübur”[1] denilen yazılı sahifeler ve “kitab” denilen toplum hayatını tamamen çerçeveleyen İlahî metinler verildiğini bildirerek bu tarihî farklılığı te’yid eder.[2] Arkeolojik bir sır olarak da helak edilen toplumları resullerin ümmetleri olarak belirtir.[3] Bu çerçeveden bakıldığında dinin öngördüğü, insan fıtratı ve kâinatla barışık tarih bilimi çerçevesi, materyalist algı çerçevesinde şekillenen tarih biliminden çok daha geniş, daha şümullü ve kuşatıcıdır. Bu hakiki tarih bütün insanlığı kâinatın bilgi birikimi, şuurlu sanat aynası ve kültürel yapılanması olarak görür ve gösterir.

Maddi tarih çerçevesinden insanlık tarihine baktığımızda şunları görüyoruz: İnsanlık âleminde yazının tarihi M.Ö. 4000 yıllarına kadar gitmiyor. Yazılı arşiv tutma geleneği ise devletlerde çok eski bir uygulama değildir. Bu gelenek M.Ö. 2500’e kadar varmıyor. İlim veya devlet damlarının kitaplar yazarak bilgiyi yazılı bir kayıt altına alma geleneği de aynı şekilde M.Ö. 2500 yıllarına varmıyor. Kutsal kitaplar ve devletlerin yazılı kanun metinleri gibi istisnai durumlar hariç İlk Çağlar’a ait yazılı metinler bulunmuyor.

Bu zaruri durumlar göz önüne alındığında insanlık tarihinde peygamberlik davasıyla ortaya çıkan şahsiyetler arasında kişisel ve sosyal hayatı hakkında en çok bilgi bulunan peygamberin Hz. Muhammed (ASM) olduğu net olarak görünüyor. Tarih bilimi ve bütün insanlık Hz. Muhammed’i (ASM), İslâmı ve Kur’anı belgeli olarak görüyor. Hatta Onu ve getirdiklerini detaylıca biliyor. Hakperestçe ve insafla Onun hayatını, ahlakını, icraatlarını ve getirdiği Kur’anı inceleyenler 3 sınıfa ayrılıyorlar:

1-Onun peygamber olduğuna akıl-kalp bütünlüğüyle iman edip Müslüman oluyorlar: Aslen Sicilya’lı bir papaz olan Abdullah-ı Tercümânî, Marmaduke Picktall, aslen bir Yahudi olan Muhammed Esed ve diğerleri gibi…

2-Onun ancak Allah’ın yardımıyla yapılabilecek bir ferdî ve sosyal inkılabı başardığını aklen görüp ifade ediyorlar: Lamartine, Prens Bismark, Bernard Shaw ve diğerleri gibi…

3-En inatçı kâfirlerde olduğu gibi akılları mecburen kalpleri ise kerhen “O, çok güzel ahlaklı ve çok akıllı idi” diyorlar: Doğu Perinçek, Nietzche, Lenin ve diğerleri gibi…[4]

Evet 1450 senedir yazılan 450.000 cilt tefsir Kur’anın Allah kelâmı olduğunu delilleriyle ifade ve ispat ettiği gibi, 1400 yıldır yazılan 400.000 cilt hadis ve siyer kitabı Hz. Peygamber’in (ASM) hayatını kare kare bize ulaştırıyor. Onun nasıl bir manevi güneş olup karanlıkları yok ettiğini, nasıl bir Kutsal Ruh olup girdiği her kalp ve aileye hayat üflediğini gösteriyor. Yeter ki inceleyen kişi önce kendine, sonra kâinata, sonra Mutlak Hakikat olan Allah’a karşı dürüst olsun. Dürüstlüğün verdiği göz ile peygamberlik sisteminin ne olduğunu ve Hz. Muhammed’in (ASM) bu sistemin neresinde bulunduğunu görebilir. Aksi takdirde özündeki yalanlar yüzündeki gözünü Hakikate karşı kör edecektir.

Önceki peygamberler hakkında maddî tarih biliminin söylemi günden güne zenginleşmekte ve düzelmektedir. Çünkü maddi tarih bilimi, arkeolojiye ve bulgulara dayanıyor. Bulgu elde ettiği şahsiyetlere “var” derken bulamadıklarına “yok” diyor ve demek zorundadır. Temeli doğruluğa dayanan Kutsal Kitaplar varlıklarından bahsetse de… Tarih bilimine göre hakkında hiçbir arkeolojik kalıntı ve bulgu olmayan bir toplum, isterse 1.000 sene yeryüzünde yaşamış olsun, Tarih bilimi açısından o toplum yok sayılır. Fakat tek bir arkeolojik nesne veya küme halinde kalıntı bize bir toplumun varlığı, kültürü ve hayat tarzı hakkında bilgi verir. Artık tarih bilimi açısından o toplum %100 vardır. Daha 100 sene öncesine kadar Ebla diye bir ülkenin varlığı Tarihçilerce pek bilinmiyordu. Tarih kitapları onlardan bahsetmiyordu. Fakat 1970’li yıllarda yapılan arkeolojik kazılarda onlara ait 14.000’den fazla taş tablet bulundu. Bunlar devlet arşivi ve ticari kayıtlardan oluşuyor. Bu tabletler bize Ebla ülkesini ve yaşayışını gösterdi. Hem Ebla tabletlerinde Kur’anda ismi anılan meleklerden Mikâil ismi, melek olarak geçtiği görülüyor.[5] Hem Kur’anda ismi anılan peygamberlerden İbrahim, İsmail, Davud isimleri de peygamber olarak anılıyor.[6] Bu gösterir ki, peygamberleri ve peygamberlik müessesesini tarih bilimi görüyor.

Peygamberler tarihi açısından Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in (Alehimüsselam) o devir ve öncesinde yaşaması son derece makuldür. Asla itiraz edilemez. Fakat Kur’anda ismi geçen Hz. Davud’un (AS) tabletlerde adının anılması ya aynı isimde başka bir peygamberin varlığını gösterir. Ki bu mümkündür.[7] Veyahut Hz. İbrahim’in Onun geleceğini müjdelemesini ifade eder. Ki peygamberlerin gelecek diğer bir peygamberi ismiyle, soyuyla veya kişisel özellikleriyle müjdelemesi de dinler tarihi açısından çok net bilinen bir realitedir. Bu konuya dair 2 misal verebiliriz:

Tevrat’ta Hz. Muhammed (ASM) için şöyle müjde verilir: “Allah İbrahim’e dedi ki:       ‘ Hacer evlat sahibi olacak. Ve onun evladından öyle biri çıkacak ki, o evladın eli insanlığın çoğunun üstünde olacak. Halkın çoğunun eli huşu ve itaatle ona açılacak.[8]

Hem yine der: “İsrail oğullarının kardeşleri olan İsmail oğullarından, ey Musa, senin gibi bir nebi göndereceğim. Ben sözümü Onun ağzına koyacağım. Benim vahyimle konuşacak. Onu kabul etmeyene azap edeceğim.[9]

Hakkında arkeolojik delil bulunan diğer bir peygamber, Hz. Hûd’dur (AS). Hz. Hûd'a (AS) tabi olup helaktan kurtulanlardan bir kısmı Yemen civarına, Hadramût’a gidip yerleşirler. Orada asırlarca yaşarlar. Emeviler devrinde onlardan kalan bir kitabe Hısn-ı Gurab’da (Karga Kalesi) bulunur. Kitabeyi bir çarşıda bulan John Forster İngilizceye çevirip Historical Geography of Arabic isimli eserinde yayınlar. Kitabede yazanların bir kısmı şöyle:

Asırlarca, bu kalenin avlularında huzur içinde yaşadık.

Deniz, o yüksek dalgasıyla üzerimizden geçti. Nehirlerimiz şelâleler gibi akıp gitti.

Yüksek hurmalar arasına bekçileri ektiler taze hurmaları, vadideki derenin dolambaçlı ve kuru akıntılarının yanına,

Ve kement ve kargılarla çıktık ava, denizin derinliklerinden balıkları çekip çıkardık.

İğnelerle nakış nakış işlenmiş ipekler içinde gururla yürürdük; saf ipeklerin ve yeşil çizgili kaftanların içinde.

Hükümdarlarımız bizi idâre etti; âdilikten uzak bir şekilde ve yalancılara karşı da acımasız.

Hükümdarlarımız, Hûd’un dininden doğru kanunu bize tatbik ettiler;

Ve biz de inandık mucizelere, ölümden sonra dirilişe ve Allah’ın nefesiyle ölülerin diriltilmesine.

Düşmanlarımız topraklarımızı işgal etmek için üzerlerimize saldırdıklarında, beraberce karşı koyduk, düz ve kara mızraklarımızla.

Çocuklarımızın ve eşlerimizin gayretli ve hararetli savunucuları, uzun boyunlu, gri, parlak-doru ve duman renklerindeki küheylanların üzerinde,

Üzerimize var gücüyle saldıran ve kazanırsa bizi ezecek olan düşmanları, arkalarını dönüp kaçırana kadar ince ve uzun mızraklarımızla yaralayarak.[10]

Tarih biliminin arkeolojik kazılarla bilgileri devamlı yenilenen ve düzelen bir fen olduğunun delili bu kitabenin yeniden keşfidir. Bu durum bize net olarak gösteriyor ki, yeryüzü tamamen arkeolojik olarak kazılır ve keşfedilir de sonra hiçbir peygambere ait bir belirti bu kazılarda bulunamazsa o zaman “Peygamberleri tarih bilimi görmüyor” şeklinde bir iddia tutarlı olabilirdi; bazı çevrelerin iddia ettikleri gibi...

Oysa bu iddia Hz. Peygamber’in (ASM) resmî evrakları ve mucize icraatları ile kökünden yıkılmıştır. Hem bu iddianın köksüz olduğu Emevî devrindeki keşiflerce iyice anlaşılmıştır. Ebla tabletleri ise bu konuda son imzayı atmıştır. Diğer yapılan kazılar ve eski toplumlara ait kitap ve yazılı metinlere dair bulgular ise, peygamberlik tarihinin haritasını bize çizmeye devam etmektedirler. [11]

Tarihi kaynaklar araştırıldığında kendisine dair bilgiler bulunan diğer bir peygamber ise Hz. İsa’dır (AS). Yaptığı İnsan Genomu Projesi ile bilim literatürüne giren, araştırma ve incelemeleri sonucu ateizmden inanca doğru bir yolculuk yapan Francis S. COLLİNS,                    “Tanrı’nın Dili” kitabında bu konu hakkında şöyle der:

“Birinci yüzyıl Filistin’indeki olaylarla ilgili Kutsal Yazı kaynaklarını ve diğer kaynakları okudukça, İsa Mesih’in yaşamış olduğunu destekleyen kanıtların çokluğu beni giderek daha çok şaşırtıyordu. Her şeyden önce Matta, Markos, Luka ve Yuhanna kitapları İsa’nın ölümünden yalnızca birkaç on yıl sonra yazılmışlardı. Yazılış biçimleri ve içerikleri, bu metinlerin bir görgü tanıklığını kayıt altına almak için yazıldığını gösteren güçlü işaretler taşıyordu. (Matta ve Yuhanna 12 havarilerdendir.)[12] Daha sonraki dönemlerde kopyalamadan ya da kötü çeviriden kaynaklanan hatalar olabileceği yönündeki endişeler, çok erken dönem elyazmalarının bulunmasıyla giderilmişti. Bu durumda bu 4 bölümün özgün olduğunu gösteren kanıtların çok güçlü oldukları meydana çıkmıştı.  Dahası, 1. Yüzyıldaki Josephus gibi Hıristiyan olmayan tarihçiler, Pontilus Pilatus tarafından yaklaşık MS. 33 yılında çarmıha gerilen Yahudi bir peygambere tanıklık etmektedirler. Birçok güzel kitapta İsa’nın varlığının tarihselliğiyle ilgili daha birçok kanıt toplanmıştır. İlgi duyan okurlar bu kitapları okuyabilirler.[13] Hatta bir akademisyen şöyle yazmıştır: “Mesih’in tarihselliği tarafsız bir tarihçi için Jül Sezar’ın tarihselliği kadar belitseldir (aksiyomatik).”[14]

Tarih bilimi açısından önemli bir husus ise tarihî metinleri yazanlar konusudur. Tarih biliminin bir sırrı olup tarih felsefesini bilenlerce de malumdur ki, “Tarihi, galip güçler yazarlar.” Yani tarih denilen arşivler, resmî ideolojiye göre tutulur. Eğer resmi ideoloji, Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi, dürüst ve hakperestse her şeyi olduğu gibi kaydeder. Eğer Firavunlar gibi şişirilmiş benlikleriyle İlahlık ve Rablık iddia eden bir rejimin güdümündeyse elbette ki arşivleri güven verici olamaz. Nitekim M.Ö. 1258’te Hititlerle Mısır arasında yapılan ve Mısır açısından iç açıcı bir sonuç vermeyen Kadeş Savaşı Mısır arşivlerinde “II. Ramses’in Büyük Zaferi” diye kayıtlı bulunmuştur. Bilim adamlarınca bu sabittir. Bu noktadan Mısır devlet kayıtlarına ne derece güvenilir, tartışılır. Kur’anın medya hakkındaki “Size ahlaksız ve kural tanımaz bir kişi haber getirdiğinde onu araştırın, tahkikat yapın”[15] hükmü, bu tarz resmi kayıtlara da uygulanmak zorundadır. Ta ki bilimsel olarak aldanılmasın. Böyle yalancılığın girdiği bir arşivde “Musa peygamber” ibaresi aramak ise, bilimsel manada safdillik olur. Kur’anın hikmetle defalarca belirttiği ve vurguladığı gibi, aranması gereken lafızlar ve ibareler “Köleleri kaçıran kişi”, “Büyücü”, “İktidar düşkünü”, “Katil” ve sairedir.[16] Nitekim bir Mısır arkeolojik verisi olan İpuwer Papirüsü bu tarz ibareler içermektedir. Kur’anın Hz. Musa ve mucizelerine, Mısır’dan İsrailoğullarının çıkışına dair anlattıklarına benzer ifadeler taşımaktadır.

Bununla beraber sosyolojik ve psikolojik bir kanundur ki, resmi ideoloji ne kadar yalancı da olsa başlarına gelen felaket, bela, acı ve âfetleri olduğu gibi yansıtır. Yokluğu yaşanılan ve acısı hissedilen her meseleyi teker teker kaydeder. Gayr-ı resmi arşivler ise, abartılı bir üslupla bunları kaleme alır. İpuwer papirüsünde olduğu gibi… Fakat resmî arşivlerin kendi devletinin liderleri hakkındaki ve rejim muhalifi düşmanlarıyla alakalı ifadeleri tutarsızdır. Bu perspektiften Kur’andaki bütün peygamber kıssalarına bakıldığında resmi ideoloji ve kayıtlar Hz. Sâlih için (AS) “Yalancı, şımarık” der.[17] Hz. Nuh (AS) için “Karanın ortasında gemi yapan çılgın; avam tabakasını etrafına toplayan bir fırsatçı”[18] ifadesi kullanır. Hz. Muhammed’i (ASM) “Büyücü, şâir, kâhin ve cinlenmiş” olarak yazar.[19] Kur’anın bu ifadesi hakiki bir vak’anüvistlik ve tarih bilimidir. Bunlara binaen Ürdün’deki Petra harabelerinde “Sâlih peygamber” lafzı aramak mantığa ve tarih felsefesine aykırıdır.[20] Hem putperest Roma arşivlerinde “Neden İsa Mesih geçmiyor?” demek akıllara zıttır. İran’ın ateşperest Sâsânî Devlet arşivlerinde “Neden Âhirzaman peygamberi Muhammed” lafzı geçmiyor demek tarih bilimini bilmemeyi ve resmî ideolojinin etkisini kavramamayı ifade eder.

Ayrıca tarih biliminin zaten nebileri görmesi çok çok zordur. Çünkü onlar bir bilge ve irfan insanı olarak halka Allah’ı ve Âhireti anlatırlar. Onların siyaset ve idare ile bir işleri olmaz. Çünkü halkın hayat tarzını değiştirecek bir sistem getirmez ve anlatmazlar. O yüzden resmî idare onları kayda değer görmez. Fakat resmî ideoloji yine de onlarla uğraşıp öldürmeye kalkabilir. O vakit kayıtlarda isimleri geçer. Mesela Sokrates der ki: “Beni bütün ömrüm boyunca bir ses yönlendirdi.” O sesi, “Daimon” diye isimlendirir.[21] Bu sesin rehberliği ile Sokrates, Tevhid denilen Tek İlah hakikatini bildi ve anlattı. Sözleriyle savaştı. İkna metodunu kullandı. Fakat medeniyetin beşiği sayılan Yunan toplumunun resmî ideolojisi onu baldıran içirerek zehirledi. Kur’an bu manada nebilerle veya nebi takipçisi Rabbânîlerle de savaşıldığını bildiriyor.[22] Sokrates eğer nebi değilse en azından hadiste varlığı bildirilen “muhaddesûn” dan (ilham alanlardan) bir Rabbânî’dir.[23]

Resmi ideolojilerin asıl düşmanları, resullerdir. Onlar kişilerin ve toplumun hayatını düzenleyecek hükümler getirirler. Bu yüzden mevcud rejimle çatışırlar. Bundan dolayı resmî devlet kayıtlarında resuller için çok miktarda yazı-çizi bulunabilir. Fakat resul diye anarak değil… Bu yönler de hesaba katıldığında “Neden tarih bilimi peygamberleri görmüyor?” şeklinde bir iddiayı dillendirmek ve bunda da ısrar etmek tarih ve sosyolojinin ruhundan uzaklıktan kaynaklanan yersiz bir düşünce, tutarsız bir iddiadır.

Bu noktalar ışığında bakıldığında İslam hadis âlimleri çok muhteşemdirler. Çünkü her biri gerçek bir tarihçi ve tarih felsefesi uzmanı olan Hadis âlimleri “Cerh ve Ta’dil[24] yöntemiyle Hz. Muhammed’e (ASM) isnad edilen bütün vak’a, söz, fiil ve tatbikatları incelemişler. Bunları aktaran on binlerce kişinin hayatlarını kare kare ele almışlar. Her biri için “Yalancı, ahlaksız, güvenilmez” veya “Sika, güvenilir, dürüst” kaydı düşmüşler. Tarih felsefesi nasıl yapılır insanlığa öğretmişler. İmam-ı Zehebi’nin 24 ciltlik Siyer-i A’lâmi’n-Nübela isimli eseri bir tarih felsefesi harikasıdır.

İslam ulemasının hassasiyetli bu tahkik ve tedkikleri, Hz. Muhammed’in (ASM) peygamberliğini tarih bilimi açısından sayısız delilleriyle ispat edip gösterdiği gibi… arkeolojik çalışmaların elde ettiği bulgular, Semavi Kitapların hakka ve hakikate uygun beyanları, kâinat ve insan fıtratının peygamberlik sisteminin varlığına ihtiyacı, sosyal hayatın İlâhî kanun ve şeriatlara muhtaç yapısı, peygamber şuurundan uzaklaşıldıkça kişisel ve sosyal hayatlarda meydana gelen kargaşa, yozlaşma, materyalist hayat algısı ve binlerce problem tarih bilimi açısından peygamberlik müessesesinin varlığını net olarak gösterir. İnsanlık tarihinin peygambersiz olamayacağını ispat eder. Peygamberlik müessesesi gönderildikleri toplumların yapısına göre sürekli revize edilen, insanlığın sosyal ve kültürel kalkınması ile Hakikatleri daha külli ve derinlikli olarak insanlığa sunan, gittikçe mükemmelleşen ve Hz. Muhammed’de (ASM) mutlak kemalini bulan bir müessese ve ilim-ibadet-ahlak medeniyetidir. Hz. Peygamber’in (ASM) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim”[25] hadisi ve “El-yevme ekmeltü lekum dînekum[26] (Bu gün sizin dininizi kemale erdirdik) âyeti peygamberler tarihindeki bu gelişim sürecini ve eserlerini tarih aynasında okur ve okutur.

[1] Şuara suresi, 196; Nahl suresi, 43-44 ve diğerleri…

[2] Kamer suresi, 25; Necm suresi, 36-37; A’la suresi, 19; Maide suresi, 44-48 diğer yüzlerce âyet…

[3] İsra suresi, 15 ve diğerleri…

[4] Bu son grup hem kendilerini hem onları takip edenleri aldatıyorlar. Eğer onların sözlerine hak verirsek şöyle demiş olacağız: “ Hz. Muhammed, Allah’tan haber getirmediği halde haber getirdim diyen, bütün insanları kandırmaya çalışan, ömrü boyunca usta bir sanatla sahtekârlık yapan, bunu maddi-manevi menfaatleri için ortaya koyan —hâşâ— korkunç bir yalancı ve düzenbazdır. Bununla beraber O aynı zamanda, gözle görüldüğü üzere hiç yalan söylemeyen, en inançlı olan, ahlakın en muazzamını sergileyen, Allah’tan en çok korkan, maddi-manevi menfaat gütmeyen, fakirken ve devlet başkanı iken dahi zâhid olarak yaşayan, son derece dürüst, güven aşılayan mükemmel bir insandır. ” Buradaki çelişki yerden göğe kadardır.

[5] Canlıların sevk ve idaresinden Cebrail (AS) sorumlu olduğu gibi canların beslenme işleriyle görevli melek de, Mikâil’dir (AS). Bu noktadan Ebla devletine ait ticâri kayıtlarda Mikâil (AS) isminin bir melek olarak geçmesi Onun vazifesini de bildiklerini gösteren mucizevi bir kayıttır.

[6] Bilim ve Teknik Dergisi, sayı 118, Eylül 1977 ve sayı 131, Ekim 1978.

[7] Kur’anda Bakara sûresi 246-252’de İsrailoğullarına Tâlut’u kral seçen kişinin bir peygamber olduğu bildiriliyor. Fakat ismi anılmıyor. Tevrat’a bakıldığında bu peygamberin isminin Samuel yani İsmail olduğu görülüyor. Ki bu peygamber, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın soyundan olup Hz. İbrahim’in diğer oğlu Hz.İsmail’den (AS) çok çok sonra gelmiştir.

[8] Tekvin, 17. Bâb.

[9] Tesniye, 18. Bâb.

[10] John Forster’in tercüme ettiği bu kitabe, Hz. Muaviye döneminde keşfedilmiş ve Nüveyrî, Mesâlikü’l-Ebsâr isimli eserinde bu kitâbeyi olduğu gibi ele almıştır. ( Kur’an-ı Kerim’de Kavimler, Toplumlar, Âd, Semûd ve Medyen; İnkılab Yayınları, Seyyid Süleyman en-Nedvî, sayfa 52 ve 145. ) Hz. Yusuf dönemindeki Orta Doğu kıtlığından isimlerle bahseden ve diğer peygamberler dönemine ait arkeolojik başka kalıntılar da resimleriyle beraber aynı kitapta nakledilmiş. İsteyenler bakabilirler.

[11] Bir ince hata da şudur: Tarih bilimi sadece Batı’nın ilim adamlarının keşiflerine has görülüyor. J. Forster’in 19. Yüzyılda keşfettiği kitabeyi İslam âlemi o tarihten 13 asır evvel bulmuş, tercüme etmiş ve tarih kitaplarına yazmıştır. Bilim açısından hiçbir itiraz noktası yoktur. Bilim bütün insanlığın malıdır, her milletçe icra edilebilir.

[12] Burada ufak bir yanlışlık var: Yuhanna, İncil’inin son bölümlerinde Allah’ı, “ Alfa ve Omega ” olarak isimlendirir. Bunlar Yunan alfabesinin ilk ve son harflerinin isimleri olup Allah’ın Evvel ve Âhir oluşunu anlatır. İbranice ve Âramice’nin konuşulduğu, zengin içerikli ve anadil olduğu toplum fertlerinin Yunanca tabirlerle Allah’ı tanıtmaya çalışmaları Yuhanna’nın havarilerden olmadığına delildir. Ki ne Matta, ne Markos ne de Luka bu isimlerle Allah’ı tanıtmaz. 4 İncil metni sahibinden yalnızca Matta’nın havari olduğu, Matta İncili’ni dikkatle okuyanlarca görülebilir. Diğerleri sonraki kuşaklara aittir.

[13] L. Strobel, The Case for Christ ( İsa’nın Şifresi ) ( Grand Rapids: Zondervan, 1998/ Yeni Yaşam Yayınları,  2007 ); C.L. Blomberg, The Historical Reliability of the Gospels ( İncil’n İlk Dört Bölümünün Tarihsel Güvenilirliği ) ( Downers Grove: İntervarsity, 1987 ); G.R. Habermas, The Historical Jesus: Ancient Evidence fort the Christ ( Tarihsel İsa Mesih: Mesih’in Yaşamının Eski Kanıtları ) ( New York: College Press, 1996 )

[14] F.F.Bruce, The New Testament Documents: Are They Reliable? ( Yeni Anlaşma Belgeleri: Güvenilir midirler? ) ( Grand Rapids: Eerdmans Publishing Co., 2003 )

[15] Hucurât sûresi, 6.

[16] Bu konu ve detayları için Tâhâ, Kasas ve A’raf sûrelerine bakılabilir.

[17] Kamer sûresi, 25-26.

[18] Hûd sûresi,27 ve 37 ile Mu’minûn sûresi, 27.

[19] Hakka sûresi, 41-42; Kalem sûresi, 2; Kamer sûresi, 2.

[20] Petra ve Hicr harabelerinin Hz. Sâlih’in kavmi olan Semud’a ait olduğu tarihen sabittir. Hz. Peygamber Tebük Gazvesi sırasında Hicr’den geçerken ashabına buradan su almamalarını söylemiş, onların, “Biz bu kuyunun suyundan alıp hamur yoğurduk, kaplarımızı doldurduk” demeleri üzerine, “Öyleyse hamuru atın, aldığınız suyu da dökün” buyurmuştur (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 17; Tecrid Tercemesi, IX, 135; Müslim, “Zühd”, 1) Başka bir rivayete göre ise Resûlullah Hicr’den geçerken, “Kendilerine zulmedenlerin meskenlerine, onların başına gelen felâketin sizin de başınıza gelmemesi için ağlayarak girin, aksi halde girmeyin” demiş ve devesini hızla sürerek oradan uzaklaşmıştır (Buhârî, “Tefsîrü’l-Ḳurʾân”, 15/2; Müslim, “Zühd”, 1).

[21] Bakınız, Wikipedia “ Daimon ” maddesi.

[22] Âl-i İmran, 146.

[23] Buhari, Fadâilü's-Sahâbe: 6, Enbiyâ: 54; Müslim, Fadâilü's-Sahâbe: 23; Tirmizi, Menâkıb: 17; Müsned, 6:55; el-Kurtubî, el-Câmi'li Ahkâm'l-Kur'ân 13:174.

[24] Cerh, Hz. Peygamber’den (ASM) bir söz aktaran kişinin rivayetinin reddedilmesini gereken bir niteliğe sahip olduğunu tesbit etmek yahut kabul edilmesini gerektiren bir niteliğe sahip olmadığını belirterek, rivayetinin reddedilmesini gerektirecek şekilde söz konusu edilmesidir. Ta’dil ise, Hz. Peygamber’den (ASM) bir söz aktaran kişinin rivayetinin kabul edilmesini gerektiren bir sıfata sahip olduğunun, rivayetinin de reddedilmesini gerektiren bir niteliğinin bulunmadığının belirtilmesi suretiyle râvinin söz konusu edilmesidir.

[25] Muvatta, Hüsnü'l-Hulûk: 8; Müsned, 2:381; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 10:192.

[26] Maide suresi, 3.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum