Said Nursi Kemalizm'i nasıl tanımlar?

Doç. Dr. Ahmet Yıldız açıkladı

Risale Haber-Haber Merkezi

Doç. Dr. Siyaset Bilimci Ahmet Yıldız'ın yazısı:

Said Nursî ve milliyetçilik (2)
 
Bediüzzaman, Münâzarât isimli eserini “Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın, Şanlı Tali’siz Bir Devletin, Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi” olarak tanımlar.
 
Reçete, yine kendi deyimiyle “Ekrad reçetesidir.” Bediüzzaman’ın hükümeti hekime benzettiği ve teşhis konulma sürecini ele aldığı temsilinden hareketle,  cehalet hastalığının ilâçlarını içeren reçetenin önce yerel dilde sonra resmi dilde yazılmasına ilişkin yaklaşımı, yerel dilin yerel düzeydeki iletişimde veri alınması ve yine havuz/pınar temsiliyle anlattığı idarî adem-i merkeziyetçiliğin, Bediüzzaman’ın çok etnili Müslüman toplumların birlikte yaşama modelinin esaslarını teşkil ettiğini göstermektedir. Bu çerçevede, Kürtler açısından bakıldığında bu, Kürtlerin mahallî düzeyde kendi dillerini serbestçe kullanabilmeleri ve kültürel parametrelerini yaşatabilmelerini öngörür.

Bediüzzaman milliyetçi siyasal doktrinin iki önermesini de reddeder:
1) “Bizi bizden olanlar yönetebilir”: Bediüzzaman, bu “biz”i “dil, din ve vatan” açısından ortaklaşanlar diye tanımlar. Bununla birlikte din’i tek başına da yeterli görür.(11) Bir başka açıdan ise, bunu şöyle ifade eder: “Evet hem şan u şeref-i millet-i İslâmiye, hem sevab-ı âhiret, hem hamiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız.”(12)

2) “Etnik sınırlarla siyasî sınırların örtüşmesi”: Unsuriyete dayalı bir siyasî yapılanmayı reddettiği için böyle bir zorunlu örtüşmeyi de kabul etmez. Her millete bir devlet anlayışını reddettiği gibi, her devletin sadece bir milletin devleti olması gerektiği anlayışına da itiraz eder. (13) Bu yüzden, 1920 yılında Sevr’deki barış görüşmelerinde Ermenileri temsil eden Bogos Nubar Paşa ile Kürt Şerif Paşa arasında Paris’te imzalanan ve bağımsızlık yolu açık olmak üzere, özerk bir Kürdistan ile Ermenistan kurulmasını öngören mutabakata, “Kürtler camia-yı İslâmiye-i Osmaniye’den ayrılamaz” diyerek muhalefet eder.(14)

Münâzarât’ı “Ekrad Reçetesi” olarak adlandırması, güncel bir Münâzarât okumasının, yatay düzeyde, Müslüman ümmeti teşkil eden toplulukların birbirlerine bakış açılarının nasıl olması gerektiğine ilişkin temel bir önerme içerir.

Milliyetçiliğin Müslüman tasavvurunda ve sosyopolitik yaşayışında yol açtığı problem alanlarını Said Nursî’nin yazdıkları üzerinden şöyle izleyebiliriz:

Milliyetçilik: Müsbet ve Menfi mi?

Said Nursî, insanların kavimler halinde yaratılmalarını, tearuf ve teavün amacına bağlar. Farklılıkların husûmet ve ihtilâflara kaynaklık etmesini milliyet asabiyetinin menfi kullanımı olarak niteler.(15) Günümüz açısından bakıldığında ise mevcut durumu veri olarak alır. Ona göre millî devletler günümüzün bir gerçeğidir ve milliyetçi bağlanma sosyo-politik bir olgudur.(16) Bu yüzden, toplumsal ve siyasî meselelerle uğraşanlara bunu yok saymalarını önermek doğru değildir. Önemli olan milliyet duygusunun müsbet kullanımı, yani İslâm’a tabi ve diğer kavimleri ötekileştirmeyen bir temelde ele alınmasıdır.(17)

Menfi milliyetçilik ırkçılığın kaynağıdır; insanlık tarihinin en kanlı sayfalarını teşkil eden iki dünya savaşının ve sömürgeleştirmenin ana müsebbibidir. “Öteki”ni yutarak beslenen bu milliyetçilik, küfrî bir karakter taşır. Bediüzzaman milliyetçilik yapmayı önermez. Milliyetçiliğin müsbet kısmının sahip olduğu aidiyet sunmayı ve dayanışma duygularını harekete geçirme vasıflarını olumlu bulur, ancak bunları “muvakkat” olarak niteler; menfi milliyetçiliği ise kesinlikle reddeder. (18) Yirminci yüzyılın ilk yarısında, komünizmin sahip olduğu çekiciliğe atıfta bulunarak, milliyetçilikler çağının geçtiğini söyler. (19)

Milliyetçilik ve adalet

Said Nursî’ye göre milliyetçi bir hakim, hukuku evrensel olarak görmez; kendi milletdaşını kayırmak zorunda kalır. Milliyetçilik kaçınılmaz olarak, haklılık-haksızlık kaygısı gütmeden kendi milletini tercih etmeyi gerektireceği için, milliyetçi bilincin hukuk alanına hâkim olması, adaleti ortadan kaldırır; ideolojik yargıyı ortaya çıkarır. (20) Nazi Almanyası bunun bir örneğidir. İslâm tarihinde Emevilerin, diğer Müslüman topluluklara uyguladığı “mevali” statüsü de İslâm tarihinden bir menfi “şuubiyye” örneğidir. (21) Vatan ve milletin menfaati adına ferdi rıza yok sayılarak insanların mağduriyete uğratılması da, milliyetçiliğin yol açtığı zulmanî sonuçlardan biridir. (22)

Milliyetçilik ve Şefkat

Milliyetçiliği bir gençlik ideolojisi ve coşkusu olarak değerlendiren Bediüzzaman, toplumu teşkil eden diğer tabakalara milliyetçiliğin bir şey sunamadığını/sunamayacağını belirtir. Ehl-i takva dindarlar, hastalar, musîbetzedeler, mahpuslar, çocuklar ve yaşlıların ahiret tesellisi olmadan yaşamalarının mümkün olmayacağına dikkat çekerek, geçmiş, bugün ve geleceğe uzanan bir taazzuvun parçası olma duygusu veren milliyetçiliğin ancak gençleri sermest edebildiğini oysa toplumun diğer tabakalarının da en az gençler kadar teselliye, ilgiye ve şefkate muhtaç olduğunu söyler. (23) Milliyetçiler mensup oldukları milleti sevme konusunda samimî iseler, bu toplum kesimlerine yabancı kalamaz, onların ihtiyaçlarını göz ardı edemezler. (24)

Türkleri ve Arapları İslâm’a olan hizmetlerinden dolayı sena eden Said Nursî, Türklük, ve Araplığın İslâm’dan ayrı düşünülemeyeceğini belirtir. (25)  Kürtleri de Türklerle beraber yaşamaya dâvet eder. Dini reddeden Kürt milliyetçiliğini de şiddetle reddeder:
“Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürdlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üçyüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfî milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürd namını taşıyan ve Kürd unsurundan addedilen mahdud birkaç dinsiz veya mezhebsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa istiaze ediyorum!..” (26)

Aynı durum, İslâm’dan soyunan Türk milliyetçileri için de geçerlidir: “…ilhada giren ve Türkün hakikî bütün mefahir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz, Türk perdesi altına girmiş frenk telâkki ediyoruz!” (27)

Bediüzzaman, Kemalizmin İslâm’ı bidatlere dayalı bir reforma tabi tutma anlayışını kabul etmez. Dinin gelişmenin önünde engel olduğu iddiasını, tarihten örnekler vererek reddeder. İslâm’ın evrenselliğine vurgu yaparak dinin ulusallaştırılmasına muhalefet eder. İslâm’ın milliyet toprağına dikilemeyeceğini belirtir.(28) Aynı şekilde dinin beşerî bir kurum olarak millî bünyeye mal edilmesine de karşı çıkar.(29) İbadet dilinin Türkçeleştirilmesini, dine karşı işlenmiş büyük bir cinayet sayar. Kemalizmi, temel taşları sağlam olmayan, bidatları esas alan, kâinattaki fıtrat kanunlarına muhalefet ettiği için muvaffak olamayacak bir hareket olarak değerlendirir. Kemalizmin görünür başarısını, tahribin kolay olmasına bağlar ve nefse esaret üzerine bina edilen Kemalist reformların tahrip kabilinden olduğunu söyler. Kemalizmin Arap ve Kürt etnik kimliğini asimilasyona dönük politikalarını eleştirir. (30)

Son tahlilde, Said Nursî, milliyetçiliği batı kaynaklı, seküler karakterli, imanî duruşla bağdaşmayan, (31) hakka karşı tarafgirliği öne çıkaran, adalet ve şefkatten yoksun, dinî hamiyyetin sağladıklarıyla mukayese edilemeyecek bir dünya görüşü ve tavır alış olarak görür. Müslümanların milliyetini yalnız İslâm olarak tanımlar. (32) Milliyetçilik insanlığı çatışmaya sürükleyen, Müslüman toplumların yatay düzeyde birbirleriyle kardeşlik ilişkileri geliştirmelerine ket vuran, dikey düzeyde de devletleri sadece kendi ulusal çıkarları peşinde koşturan, doğurduğu sonuçlar itibariyle, insanlık barışı için ciddî bir tehdit kaynağıdır. Milliyetçiliğin olumsuz etkileri, İslâm’ın asabiyyet-i cahiliyeyi söküp atan, onun yerine “mü’minler ancak kardeştir” hükmü gereğince, mü’minler topluluğunu birbirine bağlayan nuranî bağları kuvveden fiile çıkarılarak aşılabilir. Herkesin kavmî kimliği ve kültürü İlâhî bir âyettir; bu fıtrî aidiyet Müslümanlar için bir kimliğe dönüşmemelidir; aksi taktirde asabiyyet-i cahiliyye ihya edilmiş olur. (33)

DİPNOTLAR:
11- “Cemaatlerin rabıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder.” Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Sözler, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 50.
12-  Bediüzzaman Said Nursî, Asar-ı Bediiyye, Abdulkadir Badıllı, Der. İstanbul: Elmas Neşriyat, 2004,  s. 420.
13- “İslâmiyet’le eskiden beri imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik mânâsında Türkçülük namıyla, tahrifdârâne ve bid’akârâne bir fetvâ ile “Türkçe kamet et” diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usûlledir? Evet, hakikî Türklere pek hakikî dostâne ve uhuvvetkârâne münasebettar olduğum halde, böyle sizin gibi frenkmeşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanunla? Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini onlara unutturduktan sonra, belki, bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usûl-ü vahşiyâne olur. Yoksa sırf keyfîdir. Eşhâsın keyfine tebaiyet edilmez ve etmeyiz!” Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 555.
14-  Şükran Vahide, Islam in Modern Turkey. An Intellectual Biography of Bediuzzaman Said Nursî, Albany: State University of New York, 2005, s.146-149. Ayrıca bk. Kürdler ve Osmanlılık,” Bediüzzaman Said Nursî, Asar-ı Bediiyye, Abdulkadir Badıllı, Der. İstanbul: Elmas Neşriyat, 2004,  s. 519.
15- “Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer rabıtası, birer vazifesi olduğu gibi, herkesin heyet-i içtimâîyede müteselsil, revabıt ve vezaifi vardır. Halita şeklinde gayr-ı muayyen olsa, tearüf ve teavün olmaz. Unsuriyetin intibahı ya müsbettir ki, şefkat-i cinsiyeyle intiaşa gelir ki, tearüfle teavüne sebeptir. Veya menfidir ki, hırs-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder.” Bediüzzaman Said Nursî, Asar-ı Bediiyye, Abdulkadir Badıllı, Der. İstanbul: Elmas Neşriyat, 2004, s. 122.
16- “Müsbet milliyet, hayat-ı içtimaiyenin ihtiyac-ı dâhilîsinden ileri geliyor; teavüne, tesanüde sebebdir; menfaatli bir kuvvet temin eder; uhuvvet-i İslâmiyeyi daha ziyade teyid edecek bir vasıta olur.” Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 499.  “Asya’da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa’yı her cihetle taklid ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar.” Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 500.
18- Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 499.
19- “Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır unsuriyet asrı değil. Bolşevizm, sosyalizm meseleleri istilâ ediyor, unsuriyet fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor.” A.g.e., s. 559.
20- “Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takib etmediğinden zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü unsuriyetperver bir hakim milletdaşını tercih eder, adalet edemez. … rabıta-i diniye yerine rabıta-i milliye ikame edilmez. Edilse, adalet edilmez, hakkaniyet gider” Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 370.
21- “Hz. Hasan ve Hüseyin’in Emevilere karşı mücadeleleri ise, din ile milliyet muharebesi idi. Yani, Emevîler, devlet-i İslâmiyeyi, Arab milliyeti üzerine istinad ettirip rabıta-i İslâmiyeti, rabıta-i milliyetten geri bıraktıklarından, iki cihetle zarar verdiler:” Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 371.
22- “Onların (Hz. Hüseyin’in muarızlarının) saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddarane bir düsturu olan: “Milletin selâmeti için her şey feda edilir.” A.g.e., s. 371. “Birisinin günahıyla başkası muaheze ve mesul olmaz. Halbuki ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle masum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit, hakiki adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünkü, “Bir masumun hakkı yüz caniye feda edilmez” diye İslâmiyet’in bir kanun-u esasisidir.” Risale-i Nur Külliyatı 2, Emirdağ Lâhikası II, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 1875.
23- Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 550-52.
24- “Menfî milliyette fazla hamiyetperverlik gösterenlere deriz ki: Eğer şu milleti ciddî severseniz, onlara şefkat ederseniz öyle bir hamiyet taşıyınız ki, onların ekserisine şefkat sayılsın.” A.g.e., s. 501.
25- “Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir.” Risale-i Nur Külliyatı 2, Emirdağ Lâhikası II, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 1904.
26-  Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 549.
27- A.g.e., s. 551.
28 - “Hakikat-ı kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan Şecere-i Tuba-i İslâmiyet; mevhum, muvakkat, cüz’î, hususî, menfî, belki esassız, garazkâr, zulümkâr, zulmanî unsuriyet toprağına dikilmez!” Risale-i Nur Külliyatı 1, Mektubat, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 559.
29- “Millet namına, milliyet hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binaen, “Milleti, İslâmiyetle aşılamak istiyoruz.” A.g.e., s. 559.
30- “Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa’nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya cenub tarafındaki dindaşlara adavet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehâliki ile beraber; o cenub efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın.” A.g.e., s. 499.
31- “Ebedî ve daimî olan İslâmiyet milliyeti; muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz.” A.g.e., s. 559.
32-  “Milliyetimiz bir vücuddur; ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve imandır.” Risale-i Nur Külliyatı 2, Münâzarât, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 1950, Haşiye 2.
33- “Camiü’l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dar-ül fünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lazımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumi milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile… “müminler kardeştirler” Kur’ân’ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun.” Risale-i Nur Külliyatı 2, Emirdağ Lâhikası II, İstanbul: Nesil Yayınları, 1996, s. 1904.

Risale-i Nur Enstitüsü

Yazının I.Bölümü:

 

Said Nursî ve milliyetçilik

 

 

 

Bediüzzaman Haberleri