Said Nursi… (Beyaz) Sinema’ya Sığ(dırıla)mayan Adam.

Nurcan ŞAHİN AKCA

Türk sinemasının son yıllarda geldiği nokta, kaydettiği mesafe yadsınamayacak kadar önemlidir. Yeşilçam furyası sona ermiş yepyeni bir sinema anlayışı başlamıştır. Postmodern filmler, sanat kaygısı güden yapımlar yavaş yavaş sinema perdesine yansımaktadır. Propaganda filmlerinin dışında bir değerlendirme yapmak gerekirse söyleyecek çok sözü olan bir sinema ile karşı karşıyayız.  Propaganda filmleri ise tezli filmlerdir ve izleyiciye çok iş düşmez, izleyici yorulmaz, fikir dünyasına hitap eden yapımları alkışlar, gerisine karışmaz. Sanat filmleri ve propaganda filmleri dışında bir de aksiyon, komedi, dram v.b içerikli filmler vardır ki izleyiciden daha kolay pirim alırlar. Propaganda filmleri adeta toplumun dinamiklerinden nemalanır.

Sinema tüm sanat kollarını bir araya getiren görsel anlatım aracıdır. Olayları durumları nesneleri ve en önemlisi fikirleri yorumlama ve değerlendirme aracı olarak da kullanılır. Hatta modern dünyanın en önemli silahlarından sayılmaktadır. Kişilerin misyonunu, dünya görüşünü, etrafını algılama biçimini, hâsılı kendisini ifade etmekte kullandığı en popüler sanat dalıdır çünkü çok daha büyük kitlelere çok daha kolay ulaşma imkânı verir.

Türk sineması yıllarca tek bir kesimin elinde kullanılagelen bir araç olmaktan kurtulamamıştır ve bu kesim en basit bir Yeşilçam filminde bile serpiştirilmiş de olsa topluma dayatmak istediği görüşlerini sinsice yaymıştır. Hemen hemen tüm filmlerde dini motifler ya yok sayılır ya da alçaltılarak verilir.  Yeşilçam sinemasında imamlar üçkâğıtçı, menfaatçi, çirkin, geri kafalı, yobaz, elinde tespihi, esas oğlanımızı ya da kızımızı yargılayan tipler olarak karşımıza çıkar. Bu tür benzetmelerin kapıcılar ve köy ağaları için de yapıldığını söylemek abartı olmaz. Yeşilçam’ın imamlara bir özür borcu vardır.

Vurun Kahpeye filmi dini motiflerin yobazlık olarak açıkça yansıtıldığı ilk Yeşilçam filmidir.  Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı romanından uyarlanan filmde bir öğretmenin linç edilişi ve kaba, softa tehlikenin ilk sinyalleri verişi anlatılır. Yazarın Yeşil Gece ve Çalıkuşu romanlarında da aydın, modern bireyler olarak Şahin Bey ve Feride öğretmenin karşısında aynı zihniyet vardır. Buna benzer birçok örneği sıralamak mümkündür. Çalıkuşu’nun dizi uyarlamasında bile Kuran alfabeleri ile dalga geçilir (Ca ceyli cala cula da cambur leyli cap cup gibi…). Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan yeniliklerin halk tarafından kabul görmesi için edebiyat bir okul olarak kullanılmıştır ve Avrupa’nın modernleşmesinde büyük rol oynayan romana bizde de aynı misyon yüklenmiştir. Ne var ki romanın yüklendiği bu misyon daha sonra Yeşilçam sineması tarafından üstlenilecektir. Toplumun sahip olduğu dini ve milli değerler modernlik uğruna atılması gereken unsurlardır. Bu artık birilerinin hassasiyetinin birileri için tehlike olarak görülmeye başlandığının işaretidir.

Dini hassasiyeti olan insanların sinema dünyasında bu duruma cevap vermesi ya da kendilerini anlatması uzun yıllar mümkün olamamıştır. Sanatın her dalında olduğu gibi bu alanda da dindar insanlar ihmalkâr davranmışlardır. Dindar kesim, İlk tepkisini Hekimoğlu İsmail’in çok satan romanından uyarlanan 1989 yapımı Minyeli Abdullah filmiyle göstermiştir. Filmde bir Müslüman’ın çektiği sıkıntılar, ailesine ve sevdiklerine yaşatılan acılar ve haksızlıklar anlatılır. Bu film, Türkiye de sinema seyircisinin adeta profilini değiştirir. Tüm aile sinemaya gitmeye başlar. Kendi hikâyelerini beyaz perdede görme heyecanı küçük çaplı bir sinema seferberliğine sebep olur. Minyeli Abdullah filmi bu ülkede inananların da mağdur olduğunu resmeden, İslam’a daha öncekilerden farklı bir gözle bakan ilk popüler örnektir.

Şapka Kanunundan iki sene önce neşrettiği “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risale sebebiyle İstiklâl Mahkemesi tarafından idama mahkûm edilen İskilipli Atıf Hoca’yı anlatan 1993 tarihli Mesut Uçakan yapımı “Kelebekler sonsuza Uçar”ı da bu kategoriye dâhil edebiliriz. Film haksız yere idam edilmiş bir hocaya iade-i itibar çabasındadır. Filmin en can alıcı sahnesinde Hâkim, İskilipliye sorar:
-Bu başındaki de bez, fötr şapka da bez ne olur onu taksan yani?
İskilipli’nin cevabı oldukça manidardır.
-Hâkim bey, arkandaki bayrak da bez İngiliz bayrağı da bez niye onu takmıyorsunuz?
-??!!

Haluk Kurtoğlu’nun oyunculuğu mudur izleyiciyi etkileyen yoksa bu cevap mıdır bilinmez ama sinema aracılığıyla da olsa mağduriyetin can damarına neşter vurulmaya başlanmıştır.  10-15 yıl öncesine kadar sinema sektörü zihniyet bakımından belli bir kesimin elinde sol bakışın hâkimiyetindeyken ve Kültür Bakanlığından finansal anlamda bir destek görmezken yapılan bu iki film cesurca anlatımların ilk sinyallerini vermeye başlar. Anlatılacak çok hikâye vardır.

Söylenmemiş sözler artık sinemada karşılığını bulacaktır. Bize Nasıl Kıydınız, Reis Bey, Ölümsüz Karanfiller, Yalnız Değilsiniz, Sürgün, Çizme ,The  İmam, Eşrefpaşalılar, New York’ta Beş Minare  ve son olarak da Hür Adam  yadsınamayacak bir sinema oluşumunun kilometre  taşlarıdır. Hayat ile inanç arasında bir bağlam düzeyi oluşturmaya çabalayan özgün bir sinema dili ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yeni sinema anlayışı ciddi bir boşluğu doldurmaya adaydır.

Son yıllarda yakın tarihimizi, darbeleri, darbelerin etkilerini, açıktan açığa bu ülke insanına küfreden şair olarak bilinen kutsallaştırılmış mavi gözlü devleri (!), bir gün alkışladığımız ertesi gün idam ettiğimiz insanların hikâyelerini,  hatta 11 Eylül’ün etkilerini konu alan sinema filmlerini değerlendirirken Hür Adam, biyografik özelliği ve konu edindiği şahsiyet nedeniyle özel bir yere konmalıdır.  Bu film önceki örneklerden daha gösterime girmeden tartışılması yönüyle de ayrılır. Film teknik anlamda bir şaheser değildir. Hatta sinemasal açıdan birçok kusuru barındırımaktadır. Ama tartışılıyor.

Tezli bir filmdir ama birkaç değil binlerce tezi içinde barındırıyor. Bu durum filmin izleyicisini son derece yoruyor. Hâlbuki propaganda filmi izleyiciyi o kadar da yormaz. En azından hitap ettiği kesim çok çeşitli olduğu için her birine ayrı mesaj ve memnuniyet kaygısı güdüyor. Bu kaygı zülf-ü yâre dokunmayayım titizliğini getirirken gerçek hikâyeden sapmalara neden oluyor. Said Nursi’yi canlandıran Mürşit Ağa Bağ belki de oyunculuk kariyerinin en zirve işini çıkartırken Engin Yüksel, Ahmet Yenilmez, Halil İbrahim Kalaycıoğlu ve İsmail Hakkı’nın oyunculuğu vasatı ancak buluyor. Hatta başrol oyuncusu Bediüzzaman’ı o kadar güzel oynuyor ki izleyici Bediüzzaman’a duyduğu hürmeti neticesinde oyuncuyu bağrına basıyor. Buna rağmen Bediüzzaman'ın babası rolündeki oyuncuyu ise son derece itici buluyor.

Film belgesel özellik taşırken gerekli yerlerde gerekli açıklamalar yapılmıyor. Bu da Said Nursi’nin Tarihçe-i hayatını okumayanların zihninde soru işaretleri bırakıyor. Filmde görselliğin doruk noktaya çıkma ihtimali olan tek sahne filmin başındaki Ağrı Dağı’nın patlama sahnesidir ki teknik yetersizliklere kurban gidiyor. Bu sahne çarpıcı ses ve görüntü efektleri ile doldurulup fantastik bir özelliğe büründürülebilirdi. Yine de Küçük Said’in okuduğu Kuran-ı Kerim’in sayfaları arasına düşen çınar yaprağı az da olsa sahneyi kurtarıyor. Çok akıcı olmayan statik yapıdaki bu film buram buram dram kokuyor. Hür Adam’ın dramı onun sevdalılarına statik yapıyı unutturuyor. Bir senfoni orkestrası eşliğinde, epik bir filme yakışacak evrensel müzikal temalara yer veren özgün müzik çalışması, kullanılan otomobiller, giysiler, makyaj ve saç tasarımları, mekân olarak seçilen evler ve kullanılan binalar, tabelalar takdire şayan.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu insanın çaresizliği, bilmediği bir dünyaya giren aidiyet ve kimlik sıkıntısı yaşayan insanımızı ve ele aldığı dönemin ruhunu oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtıyor. Son derece uzun, meşakkatli ve erdemli bir hayat hikâyesini 163 dakikaya sığdırmanın zorluğunu filmin tamamında görebiliyoruz. Bununla birlikte gerekli yerlerde doğru noktalara yuvarlak zaman tekniği kullanarak geri dönüşler (flash-back) yapılması ve filmin akışından kopulmaması kurgusal açıdan bir beceriyi gösteriyor. Ülkeyi karıştıran şer komitelerinin tasviri ve kendi aralarındaki konuşmalar ise gerçekçilikten oldukça uzak kalıyor. Çok iyi Türkçe konuşan bu komitenin planları bazı televizyonlarda yer alan aceleye getirilmiş küçük dizilerdeki sahneleri anımsatıyor.

İzleyicinin zekâsını küçümseyen replikler komitenin inandırıcılığını zedeliyor. Bediüzzaman’ın filmde davudi bir seslendirmeden yoksun olması da karakterin söylediklerinin kıymetinin harcanmasına sebep oluyor. Her filmin bir ya da birkaç zirve noktası vardır. Filmde üzerinde daha çok çalışılsaydı ses getirmesi ihtimali yüksek olan sahneler;
-Rus generali karşısındaki vakarlı duruş (idam edilme ihtimaline rağmen) sahnesi
-Yerel milislere direniş çağrısı yaptığı sahne,
-Sarığını çıkartmak isteyenlere bu sarık bu başla çıkar dediği sahne
- Bediüzzaman'ın, kedilere merhamet gösterdiği sahne,
- Nur talebesi binbaşının gözyaşları içinde Allah'tan ölümü dilediği sahne,
- "tuvalet" sahnesi,
- Bediüzzaman'ın aşıyla zehirlendikten sonra yerde acı içinde kıvranırken anne ve babasını hatırlama sahnesi,
- Bediüzzaman'ın Mustafa Kemâl Paşa ile görüşme sahnesi,
- Küçük Asım'ın Bediüzzaman sürgüne gönderilirken yağmur altında onun ayak izlerine bastığı sahne
-ve nihayetinde de son sahne idi.
Yine de bu sahneler gerçekliği bakımından çok çarpıcı sayılabilir.

Filmdeki hızlı geçişler izleyicilerin kafasını karıştırıyor.  Bedizüzzaman’ı tanımayanlar için çok şey katmayan, Tarihçe-i Hayatı okuyanlar için yavan ve eksik hatta abartılı, Bediüzzaman'ı tanımayan ve tanımadan sevmeyenler için ise çok matah bir şey de değilmiş dedirten bir film olmuş. Tarihçe-i hayatı okuyanların zihninde oluşan Said Nursi profili ile uyuşmayan önemli noktalar filmde rahatsızlıklara sebep oluyor. Birinci Söz’ün dışında hiçbir risaleye değinilmemesi, Bedizüzzaman’ın anne babasının itici görüntüsü, hapishanedeki görüntülerde yer alan aciziyet, ses tonunun yetersizliği, talebelerinin fötr şapkalı takmaları, Zübeyir Gündüzalp gibi önemli bir karakterin bir siluetten ibaret kalması, Nur mesleği ile Hz. Ali arasında derin bir bağlantı olmasına rağmen konuyla ilgili son derece hafif ve sıradan bir tabir kullanılması, Said Nursi nin uluslar arası yönünün zayıf bırakılması,  Atatürk ile görüşmesinin gerçek görüşmeden fersah fersah uzak düşmesi, Afyon hapishanesinde aç bırakıldığı zamanki durumu filme heyecanla gidenlerin hevesini kursağında bırakıyor. Filmin senaryosu ile ilgili titiz bir çalışmanın eksikliği göze çarpıyor.

Bütün bunlara rağmen hayatında hiç sinemaya gitmeyen bir kesimin sinema salonlarını doldurmasına sebep oluyor. Film Bedizüzzaman’ı tanımayanlar için ise sıradan bir köy hocasının Cumhuriyetin ilk yıllarında çektiği acıları anlatan bir yapım olarak yerini alıyor. Filmin en önemli artısı Bediüzzaman’ı kısa bir sürede olsa gündeme taşımasıdır.  Gösterime girmeden tartışmalara sebep olan bir filmin gösterime girer girmez hakkındaki tartışmaların son bulması ise oldukça manidar. Bütün eksikliklerine rağmen Hür Adam dindar kesimin sinema olgusuna bakışını bir kere daha sorgulatmış önemli bir yapıt olarak önümüze konmuştur.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (16)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.