Risale-i Nurların şerhi-2

Mehmet ERDOĞAN

Bir müellifin, izni olmadan (hele de hayatta değilse) “Şerh” adı altında eserini tağyir ve tahrip etmenin Ehl-i Sünnetteki yeri nedir? Şerh adı altında kendi malumatını o müellifin eserlerine sokuşturmaya çalışmanın kitap ve sünnete göre hükmü nedir? Hem kitap ve sünnetin kıstas alındığı söylenecek, hem de fiili olarak kitap ve sünnete aykırı hareket edilecek, buna da Ehl-i Sünnet görüşü denilecek!

Daha önce de belirttiğimiz gibi, eserlerin orijinal manaya uygun olarak açıklanmasına kimsenin bir diyeceği yoktur. Halbuki yapılanlar tabir-i caiz ise, bir bilgi saptırmasıdır. Zira pek çok açıklamanın mana ile ilgisi yoktur. Hatta oradaki mananın aksi açıklamalar yapılmaktadır. (İlerleyen bölümlerde örnekler verilecektir.) Tabii ki yapılan açıklama ve izahların mana olarak doğruluğu veya yanlışlığı, kitap ve sünnete uygun olup olmadığını tartışmıyoruz. Hele hele Muhammed Ali Doğan Hocanın ilmini ve alimliğini hiç sorgulamıyoruz. Sadece yapılan pek çok açıklamanın orijinal metnin şerh ve izahı olmadığını ifade etmeye çalışıyoruz. Risale-i Nur bilgisi olan herkes bunu açıkça görebilir. Ayrıca gerek edebiyat, gerekse medrese ilimlerine vakıf olan bir heyet tarafından incelendiğinde de, bu husus açıkça anlaşılacaktır. Nasıl olsa, Bediüzzaman hayatta değil. Hukuki açıdan bir engel de yok. İstediğin gibi çek, uzat, yorumla!.. Peki bunun İslami açıdan bir sorumluluğu yok mu? Bu durum Kitap ve Sünnete uygun mu?

Yapılan bu uygunsuz faaliyete itiraz edilmesin diye, Kitap ve Sünneti tekeline almak ve onları kalkan yapmak, Kitap ve Sünnetin prensibi değildir. Dolayısıyla iki de bir “Kitap ve Sünnet” diyerek, “Ehl-i Sünnet” ifadesini kullanarak, (sanki Bediüzzaman’ın eserlerinde bu kıstaslara aykırı beyan varmış gibi) Kitap ve Sünnete uyulmuş olmaz. Önemli olan tatbikat ve fiiliyattır. Anlaşılan o ki; yapılan açıklamaların “Kitap ve Sünnet” ölçülerinde yapıldığını ifade etmek suretiyle, bu “şerh” için yapılması muhtemel itirazların önü kesilmek istenmiştir. Yani itiraz edecek kimselere “Sen, Kitap ve Sünnete karşı mı geliyorsun?” denilerek, bu faaliyeti eleştirmeyi, “Kitap ve Sünnet”e itiraz etme şeklinde değerlendirmek için...

Nitekim Münazarat şerhinde yaptığı açıklama çok enteresandır: “Üstadın en çok yanlış anlaşılan eserlerinden birisinin de, “Münazarat” olduğunu söylemek suretiyle, bu “şerh”i  yazma teşebbüsünde bulunduğunu beyan etmekte; eserin, “Dünyevi efkarın tesiriyle yorumlandığını, murad edilen manay-ı maksudun dışına çıkıldığını, ruh-u şeriattan uzak olarak anlaşılmaya başlandığını, “kitap” ve “sünnet”in kaynak gösterilerek bunların açıklanması gerektiğini” ifade etmek suretiyle, bu gibi eserlerin “şerhi”nin  yapılmasının gerekliliği ve gerekçeleri  anlatılmaya çalışılmış.

Münazarat’ın bazı kimseler tarafından yanlış anlaşılması tabii ki mümkün ve vakidir. Bunun en büyük ve açık delili de, yapılan bu “şerh”tir. Zira yapılan bu “şerh”e bakıldığında Münazarat’ın bu “şerh”i yapanlar tarafından anlaşılmadığı veya yanlış anlaşıldığı açıkça görülmektedir. Sanki Risale-i Nur’larda kitap ve sünnet dışı beyanlar varmış gibi, kendince Münazarat ve Üstad, tashihe kalkışılmış; yapılan “şerh”te “Kitap” ve “Sünnet”in ölçü alındığı beyan edilerek... Halbuki yapılan açıklamaların büyük bir kısmının Bediüzzaman’la daha doğrusu Münazarat’taki mana ile alakası olmadığını söyleyebiliriz.  Üzerinde durduğumuz ve tenkid ettiğimiz husus budur.

Lübbü bulmayan kışır ile meşgul olur. Hakikati tanımayan hayalata sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.” (Muhakemat:53)

“Şerh” ve “haşiye” adı altında açıklama yaptığını iddia eden Muhammed Ali Doğan Hoca ve bu şerhleri yayına hazırlayanlar -ki Bediüzzaman’ı ve Risaleleri benden iyi bildiklerine inandığım editör arkadaşlar- ne yazık ki, Bediüzzaman’ın bu sözlerinin tam muhatabı olduklarını göstermektedirler. Aşağıda; bilhassa Münazarat şerhindeki örnekleri sayfa numaraları ile (Haziran 2003 baskısı) belirtilerek gösterilecektir. Ancak bütün örnekleri bir makale hacminde ifade etmek elbette ki mümkün değildir. Diğer Risalelerin açıklamaları da aşağı yukarı aynı.

Mesela, Muhammed Ali Doğan Hocanın “Fena fi’l-İhvan” terimini nasıl açıkladığına bir bakalım: “Fena fi’l-İhvan ne demektir? Risale-i Nur eserlerini, mütefekkirane okuyalım. Gazete gibi okuyup geçmeyelim. Okuduğumuzu meleke haline getirdikten sonra, o manalar zihinde yerleşmişse ve o manalar üzerinde tefekkür edebiliyorsan, artık o ders senin malın olmuştur. Yoksa olmamıştır. Risale-i Nur orada, sen burada kalmışsın, daha Risale-i Nur olmamışsın. O halde çalış, bu hali kazan. Müellifin (R.A.) ifadesiyle, Risale-i Nur  şakirdi, Risale-i Nuru kendi telifi gibi bilip sahip çıkandır. Yani Müellif (r.a.) bu eserleri hangi makamdan ders alıp vermişse, dersini o makamdan alıp verebilendir. Ne zaman bu beyin Risale-i Nur oldu, senin kalbin de otomatik olarak o manaları alıp verebildiyse, iş tamamdır. O zaman Üstad hazretlerinde ve Risale-i Nurda fani olmuşsun demektir. İşte Risale-i Nurda geçen “Fena Fi’l-İhvan” düsturunun hakikati budur.’’

Şimdi bir de, orijinal metindeki bizzat Bediüzzaman Hazretlerinin kendi açıklamasına bakalım: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir. Ehl-i tasavvufun mabeyninde "fena fi-ş şeyh, fena fi-r resul" ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte "fena fi-l ihvan" suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna "tefani" denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz "Haliliye" olduğu için, meşrebimiz "hıllet"tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üss-ül esası, samimî ihlastır.’’ (Lem'alar, 162)

Şimdi; yukarıdaki açıklamanın, Bediüzzaman’ın bizzat orijinal metinde açıkladığı mana ile bir ilgisi nedir? Ve burada müellifin tekrar tekrar açıkladığı bir konuyu açıklamaya ihtiyaç var mı? Yok. Şu halde bu yapılanlara “fena fi’l- ihvan” tabirinin açıklaması denilebilir mi? Tabii ki, yapılan açıklamaların mana olarak ve dini açıdan doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde durmuyoruz. Konu ile ilgisinin olmadığını söylüyoruz. Genelde pek çok açıklama böyle.

Muhammed Ali Doğan Hoca; müellif Bediüzzaman’ın ifadelerinin arasına, kendi yorum ve fikirlerini, Bediüzzaman o metinde o manaları kastediyormuş gibi sokuşturduğu bariz bir şekilde görülmektedir. Yani “şerh”i yapan Hoca, Bediüzzaman’ın ifadelerini istediği gibi çekip uzatarak, “Müellif şunu demek istiyor” deyip, kendi adına konuşturarak, oradaki mana ile hiç alakası olmayan manalarda yorumlaması; müellife haksızlığın ötesinde, bir cür’etkarlık ve bir cürüm niteliği arz etmektedir. Hacı Hulusi Ağabeyin yanında bulunmuş olması, ona bu yetkiyi vermez. Hatta Hacı Hulusi Ağabey de bu yetkiye sahip değildir. Bu kadar ilme sahip bir Hocanın, oradaki manayı anlamaması ve yapılan açıklamanın orijinal metin ile bir ilgisinin olmadığını bilmemesi mümkün değil! Şu halde neden böyle bir yanlış yapılmıştır? 

Üstelik de; Bediüzzaman’ın, “Başkasının tashihine de gönlüm razı olamıyor. Zira başkasının sözleri sözlerimle hiç ünsiyet etmiyor. Zira külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor’’ dediği Münazarat’ta böyle gelişigüzel yorum yapmak ve tasarrufta bulunmak; oldukça büyük bir cür’etkarlıktır. Halbuki burada yapılan işlem; “püskül” takmanın da ötesinde “külah değiştirme” niteliğindedir. Hoca Efendinin bizzat kendisinin de yaptığı “şerh”e delil göstermek amacıyla bir kısmını iktibas ettiği, Bediüzzaman’ın aşağıdaki ifadeleri; Risale-i Nur Talebesi olanlar için; Risale-i Nurda gelişigüzel tasarruf yapılmasını engelleyici önemli mesajlar vermektedir:

“Bir şey daha kaldı; en tehlikesi de odur ki: İçinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. Sizlerde mühim ehl-i ilim de var. Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir; çabuk enâniyetini bırakmaz. Kalbi, aklı ne kadar yapışsa da, nefsi, o ilmî enâniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. Kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde, nefsi ise, enâniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnî bir adâvet besler gibi, Sözlerin kıymetlerinin tenzilini arzu eder-tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.

“Halbuki, bilmecburiye bunu haber veriyorum ki: Bu durûs-u Kur'âniyenin dairesi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazifeleri, ulûm-u imaniye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve izahlarıdır veya tanzimleridir. Çünkü, çok emârelerle anlamışız ki, bu ulûm-u imaniyedeki fetvâ vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enâniyet-i ilmiyeden aldığı bir hisle, şerh ve izah haricinde bir şey yazsa, soğuk bir muaraza veya nâkıs bir taklitçilik hükmüne geçer. Çünkü, çok delillerle ve emârelerle tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur eczaları Kur'ân'ın tereşşuhâtıdır; bizler, taksimü'l-a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhte edip o âb-ı hayat tereşşuhâtını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz.” (Mektubat:413)

Bu ifadelerin; adeta “şerh ve izah” adı altında, böyle tahrifat ve tahribat yapma cesaret ve cür’eti gösterebilecek kimseler için söylenmiş olduğu gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bizzat Risalelerin müellifi dahi: “Hem de sünuhat-ı kalbiyemde izahat için tasarruf yapamıyorum ki, tahririnden gelen acz ve tağyirinden gelen havftan dolayı...  ancak kalbime doğduğu gibi yazıyorum.” (Mesnevi-i Nuriye, Badıllı tercümesi, 256) derken, ayrıca On birinci Mektubun fihristesinde: “Dört ayrı ayrı mebhastır. Bu dört mes'ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektub perişan görünüyor. Bu perişan mektub münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki: Bu küçük mektubları hususî bir surette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektublar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi. Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz! İşte bu Onbirinci Mektub, perişan bir surette, birbirinden çok uzak dört mes'eleden ibarettir. Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehl-i aşkın, zülf-ü perişanı sevdikleri ve istihsan ettikleri nev'inden, bu mektub da -zülf-ü perişan tarzında- soğuk tasannu' karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış…” (Mektubati 488) “Şimdikinden az günahkar, ziyade safvetkar Eski Saidin şu makamlardaki ibaratını tağyir etmek istemedim. (Asar-ı Bediiyye:60) diyerek,  orijinal metnin arasına kendi “yorum”larını sokmaktan çekinirken; “birileri”nin, ilmi müktesebatlarına güvenerek, o “ifadeler”i gelişigüzel ve dilediği gibi açıklamaya ve yorumlamaya kalkışması; büyük bir cür’etkarlıktır.

Hulusi Ağabeyin yanında kalmış olması ve onun referans gösterilmesi, böyle bir harekete girişmesine bonservis olamaz. Kaldı ki Hulusi Ağabeyin şerh ve açıklama ile ilgili uzunca mektubuna bakıldığında onun böyle bir şerhe tamamen karşı olduğu da açıkça görülmektedir...

Devam edecek

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.