1943 yılında Bediüzzaman ve talebeleri idam talebiyle Denizli Hapsine atılır. Mahkeme heyeti çok ağır baskı altındadır. Hakim Ali Rıza Balaban, Üstad ve talebelerinin masum olduğuna inanmaktadır. Hatta zaman zaman hapishanede Nur Talebelerini ziyaret etmektedir. Olayı soğutmaya, kararı ertelemeye çalışır. 11. duruşmada Savcı iddianameyi baştan sona okuyarak ceza talebinde bulunur. Balaban atik davranarak duruşmayı başka güne erteler. 12. duruşma yaklaşırken hâkimlerden birisi hastalanır. Balaban, Hesna Şener’in merhametli, cesur ve adil biri olduğunu bilmektedir. Durumu kendisiyle paylaşır.
“Bediüzzaman temiz, vatansever ve âlim bir din adamı.” diyerek heyete atamak ister. Şener, teklifi seve seve kabul eder. Duruşmaya çok az zaman kalmıştır. Balaban, Denizli Lisesindeki edebiyat ve felsefe öğretmenlerini Risaleleri incelemek üzere bilirkişi olarak atar. Müspet rapor yazmaları için telkinde bulunur. Onlar da gereğini yapar.
Duruşmadan bir gün önce Üstad, Polis Memuru Süleyman Gültekin’den Hesna Şener’i selamını iletmesini rica eder. O gün Hâkimler Heyeti toplanmıştır. Süleyman heyet odasına girer. Hesna Şener pervasızca Üstad’ı savunuyordur. Mutlaka beraat vermeleri gerektiğini, aksi hâlde vicdanlarını ve meslek haysiyetlerini çiğnemiş olacaklarını, Bediüzzaman’ın ilm-i hakikat sahibi olduğunu, duvarın ötesini de gördüğünü, böyle bir zata vicdan sahibi hiçbir hukukçunun ceza veremeyeceğini söyler.
O anlarda Süleyman’la göz göze gelirler. Süleyman, “Beni Bediüzzaman gönderdi.” deyince bir anda ortam buz keser. Oradakiler adeta donup kalır. Bu ne güzel tevafuk böyle Allah’ım. Hesna hüngür hüngür ağlamaya başlar:
“Anlat!, der, anlat o ilm-i hakikat sahibi zatın ne dediğini…
Öyle güzel şeyler anlatır ki kimsenin konuşacak mecali kalmaz. Sonunda Balaban söze girer.
“Mesele tavazzuh etmiştir. Ben de Hesna Hanımla aynı kanaatteyim. Bediüzzaman mübarek ve muhterem bir zattır. Ona ceza veremeyiz.”
15 Haziran 1944 tarihinde yapılan duruşmada mahkûmların beraatine karar verilir.
ÜSTAD’IN HEDİYESİYLE YEŞEREN BEREKET
Bediüzzaman ve talebeleri 1943 yılında Denizli Mahkemesinde idamla yargılanırken hakimler Ali Rıza Balaban ve Hesna Şener ölüm pahasına beraat kararı vererek tarihe geçerler. Üstad karardan çok memnun olur. Davada emeği geçenlerden isim isim bahsederek teşekkür eder, onlara dualar eder.
Tahliyeden bir yıl sonra, Üstadın öğrencisi İbrahim Fakazlı Denizli’ye gelir. Delikli Çınar semtinde Balaban’ı görünce elini öper.
-Hz. Üstad’a gideceğim, bir emriniz var mı?
Balaban’ın gözleri yaşarır.
-Çok selâmlarımı söyleyiniz, bize dua etsin.
Fakazlı, Emirdağ’a varınca selâmlarını söyler. Üstad çok memnun olur. Balaban’ın hizmetlerinden çok memnun kalır. Kendisine bir takım Risale-i Nur gönderir. Balaban Risaleleri okuduktan sonra Hacı Nefi Akyazılı’nın kayınpederine hediye eder. Bu zat İzmir’in manevi havasının kirlendiğini hissedince evlatlarını korumak için Bozyaka’da etrafı duvarla çevrili ev yaptırır. Akyazılı Vakfı kurulunca Nefi Bey birçok evi, dükkânı ve arsa ile beraber Bozyaka’daki bu yeri de vakfa bağışlar. O tarihlerde hizmet için yurt arsası aranmaktadır. Bazı ağabeyler, bu yerin küçüklüğünü gerekçe göstererek yurt yapılmaması gerektiğini söylerler. O günlerde Üstad’ın arabası da bir ziyaret için buraya uğrar. Araba çamura saplanır. Bir süre hareket edemeyince büyüklerden birisi Üstad’ın ruhaniyetinin burasının ilim yuvası olmasını istediğini gösterdiğini belirterek bu yerin yurt olmasını ister. Heyet de bu yönde görüş belirtir. Gariptir ki bu karardan sonra araç hiçbir destek almadan kolayca çamurdan çıkarak yola devam eder. İlerleyen dönemlerde burası gerçekten büyük hizmetler görür. Böylece Balaban’ın hediye ettiği Nur külliyatı dolaylı da olsa birçok insanın Nurlarla buluşmasına vesile olur.
Balaban 14 Kasım 1953 tarihinde Rabbine kavuşur. Mübarek bedeni İstanbul, Eyüp Sultan Kabristanına emanet edilir. Ruhlarına el Fatiha…
Kaynak: Ömer Özcan / Ağabeyler Anlatıyor