Her varlık kendine göre bir hayat sahibidir. Cansız bildiğimiz taş beşinci, toprak dördüncü, bitki üçüncü, hayvan ikinci, insan birinci hayat mertebesindedir. Her varlığa bir üst yaşama çıkacak istidadlar, kabiliyetler ve yetenekler verilmiştir. Bundandır ki her varlık bir üst hayat birimine çıkma özlemiyle yanar yakılır. Taş toprak, toprak bitki, bitki hayvan, hayvan insan olmak ister. İnsan cismaniyet itibarıyla taştan, topraktan, bitkiden ve hayvandan oluşur. Ama onda bir de manevi âlem vardır. Orası ruhlar âleminden gelen ruh, kalp, sır, nefs, akıl gibi varlıklarla inşa edilir.
Derece yukarıya doğru yükseliş, dereke aşağıya doğru düşüştür. Her varlık bir üst yaşama yükselme arzusuyla dopdolu iken ve herkes aslında köklerine yani bir üst yaşama dönmek isterken, çoğu kere insan bir türlü cismaniyetten sıyrılıp da üst yaşam olarak adlandırılan sonsuz hayata kendini götürecek varlıklar olan ruhun ve kalbin arzularına itibar etmez. Bunun yerine, bedenin ve cismaniyetin yani nefsin arzularına uyarak hayvandan, bitkiden, topraktan, hatta taştan aşağıya düşer. Nefsi hayvanlaşır, kalbi taşlaşır, ruhu çölleşir; günün sonunda ömür sermayesini tüketir, toprak gibi savrulur gider. Evet, fıtratına uygun yaşamayan her varlık kendinden altındakilerin hayatını yaşamaya mahkûmdur.
Buğday, vakti gelince toprağa gömülür. Bir süre karanlık menzilde ısısız, ışıksız, susuz kalır. Sabrederse gün yüzüne çıkar, çiçek gibi biter; sabredemezse su gibi yiter gider. Evet, sabredebilirse bir zaman sonra gökyüzünden yağmurlar gelip susuzluğunu giderir. Ardından üzerinde güneş açar, ısınır, ışır, aydınlanır.
Gün yüzüne çıktıktan sonra kısa zaman içinde boy atar, yeşillendikçe yeşillenir. Bir zaman sonra başağa durur, bir iken bin olur. “Her şey güzel gidiyor.” derken birden yağmurlar kesilir, güneş keskin şekilde başına eğilir. Yemyeşilken sarardıkça sararır. İmtihanı ağırlaştıkça ağırlaşır. İmtihanlardan imtihan, ölümlerden ölüm beğenme mevsimine gelir. Hayat çekilmez olmaya başlar. Başını önüne eğdikçe eğer. Artık bu çile bitsin, bu hayat yükü üzerinden alınsın ister.
Acziyet lisanıyla yaptığı ızdırari duası kabul olur. Harman kurulur; bir çiftçi, orağı eline alıp başını, başağını keser, sapını saman gibi savurur. Artık saman olup bir hayvanın hayatına, un olup bir insanın hayatına katılma süreci başlamıştır. Değirmene götürülür, dibek taşı arasında öğütülür, un ufak edilir. “Artık bu son imtihanım olsun.” derken yeni bir imtihan kapısı açılır. Dibek taşında ezilmiştir, sıra avuç içinde sıkılmaya gelmiştir. Su ile karılır, hamur gibi açılıp kapanır. Oysa buğday hâlâ hamdır, yanacak, sonra da pişecektir. Ah ki ne zor imtihanlardan geçmektedir, buna can dayanır mı?
Hamur kıvamına gelince fırına verilir, yandıkça yanar. Pişinceye kadar kendisine rahat yoktur, nihayet pişer, ekmek olur. Sabretmiş, cehennemi ateşlerden geçmiş, nihayet cennet gibi bir nimete dönüşmüştür.
Nimetin kıymetini bilen birisi onu alıp ekmek gibi sıcacık bağrına basar, hayatına katar. Üçüncü hayat mertebesinde bir bitki olan buğday sözde musibetlere (toprağın altında ısısız, ışıksız, susuz kalmaya, güneşin alnında yanmaya, orak ile biçilmeye, değirmende öğütülmeye, avuçta hamur edilmeye, ateşte yanmaya) sabrettiği için birinci hayat mertebesindeki insanın hayatına katılmıştır.
Toprağın altına bir dane olarak girmiş, sabretmiş, toprağın üstünde başak olmuş, bir iken bin olmuştur. Gel zaman git zaman ekmek olmuş, insanın varlığına katılmış, bin iken milyonlar olmuştur. Kör, sağır, dilsiz, elsiz, ayaksız buğday gitmiş; vücuduna katıldığı insanın gören gözü, işiten kulağı, gülen yüzü, tutan eli, yürüyen ayağı, şükreden kalbi, zikreden dili, fikreden aklı, hisseden ruhu olmuştur. Yetmemiş, bir gün vücuduna katıldığı kişi biriyle evlenmiş, ondan çocukları olmuştur. Bitki iken insan, insan iken onlarca çocuk ve binlerce torun sahibi olmuştur. Bütün bunlar Tanpınar romanlarındaki gibi basamak basamak, kademe kademe, derece derece olmuştur. “Muradiye, sabrın acı meyvesi” denilen mısralara konu olmuştur.
İnsan, buğdaya benzer. Karanlık ruhlar âleminden anne rahmine bir buğday gibi bırakılmıştır. Isısız, ışıksız, güneşsiz, aysız, yağmursuz kapkaranlık bir zemine düşmüştür. Bir buğday tanesi, bir su damlacığı kadardır. Kör, sağır, dilsiz, elsiz, ayaksız, kalpsizdir. Sabredemezse, sabredemeyip toprağa karışan buğday gibi anne rahminde suda boğulacak, yokluğa karışacaktır.
Rahimde dokuz ay sabrederse bir buğday tanesi ve su damlası hükmündeki ruhu çoğalarak kalplenecek, dillenecek, gözlenecek, kulaklanacak, ellenecek, ayaklanacaktır. Dokuz ay sonra güneş gibi dünyaya doğacak, günyüzüne çıkacak; güneşle, yağmurla, buğdayla tanışacaktır. Görecek, işitecek, tutacak, yürüyecek, hissedecek, buğday gibi dalga dalga kendini çoğaltarak serpilecektir. Kırkına vardığında kemale erecek, başak verecektir.
Görünüşte her şey yolunda giderken işte tam da asıl imtihanlar bu zamanda başlayacaktır. Çoluk çocuk, iş güç, mal mülk, makam mevki derken gün gün azalacak, gökyüzünde güneş keskinleşecek, yağmurlar kesilecektir. Buğday başakları gibi sarardıkça sararacak, başını kaldıracak mecali kendinde bulamayacaktır. Sabrederse başak sarısı altın sarısına dönecek, değerlendikçe değerlenecektir.
Gün gelecek kader hükmünü verecek zalimlerin eliyle buğday gibi kesilecek, sabredemezse saman gibi savrulacak, dağılıp gidecektir. Sabrederse dünya değirmenine götürülecek, dibek taşında dövülecek, nihayet öğütülecek fakat “Bir değirmendir dünya, öğütürse öğütsün.” deyip kaderden payına düşene sabredecek, dünyaya metelik vermeyecektir.
Gün gelecek un ufak olsa da değirmen taşından kurtulacak, bu sefer insanların yumrukları arasında hamur gibi sıkıldıkça sıkılacaktır. Sabredemeyip su koyuverirse dağılacak, bozulacak; sabrederse varlığını koruyacak, dünya fırınına atılacak, ateşlerde yanacak, nihayet sıcacık bir ekmek kıvamına varacaktır. Bir zaman sonra ekmeğin kıymetini bilen bir ele düşecek, o bahtlı elde değerlendikçe değerlenecek, cennete ehil hale gelecektir.
Bana inanmıyorsan, Adem (as) ile Havva annemize sor. Onlara da inanmıyorsan Nurslu Bediüzzaman’a, Barlalı Mübarek Süleyman’a ve Sıddık Süelyman’a, Elmalılı Halil Yürür’e sor.