1960 ihtilâlinden üç ay önce Nur Talebelerine ait bir evde yapılan aramada altında İlhan Yüce’nin imzası bulunan bir mektup bulunur. Mektubu 163. madde kapsamında değerlendirerek İlhan’ı hapishaneye koyarlar. Mazlumların avukatı Bekir Berk ve Necdet Doğanata davayı alır. Gerçekte olayda suç unsuru yoktur fakat yine de mahkemeye çıkarırlar. Hâkim de aynı kanaatte olmalı ki nazikçe sorar. “Ne diyorsun?”
İlhan, “Beratımı istiyorum.” dese beraat ettireceklerdir fakat o kendisi yerine Risale’yi savunmayı tercih eder. “Askeriyede Risale-i Nur’ların okunmasını istiyorum.”
Bilge avukat Bekir hemen devreye girer: Sus!
İlhan’ın bu tavrı beratını engeller. Duruşma ertelenir. Bu arada 60 İhtilali olur. Bir sonraki duruşmada Hâkimler ve Savcı değiştirilir. Öncekiler müspettir. Yeniler daha ağır ceza vermek için “şahsî nüfuz temini” maddesinin kapsamına sokarlar. Bir sene hapis ve ordudan ihraç cezası verirler. Hâlbuki o günkü mevzuata göre bu, kanuna aykırıdır. Bir ceza alana, yeniden ceza verilmez. Mazlumların hakkını sonuna kadar savunan Bekir karara sessiz kalır. İlhan şaşırır. Kısa süre sonra İhtilalcılar af çıkarır. Savcı, İlhan’ın yanına gelir. “Af çıktı, bir dilekçe ver. Seni çıkaracağım.”
İlhan aykırı adamdır. Rahatına da pek düşkündür. Burnunun dikine gitmeye devam eder. Hapishanede rahatı iyidir. Allah ona “Ashab-ı Kehf” uykusu gibi bir uyku vermiştir. İhtiyarî olmayan bir uyku... Öyle tatlı bir uyku ki tarif etmekten acizdir. Böyle tatlı bir uykuyu nerede bulacak? Rahatını bozmak istemez, dilekçeyi yazmaz.
Savcı on beş gün sonra yine gelir. Siniri tepesindedir. “Ben sana dilekçe yaz, demiştim. Neden yazmadın!” Bu iş böyle olmayacak. Bari kendim yazayım. “Gel benimle!”
Savcının bürosuna giderler. Savcı dilekçeyi yazar, İlhan’a imzalatır. İlhan’ın gözlerinin içine bakar. “Bu sana Allah’ın bir inayetidir. Ben sana daha ağır ceza verdirmek için maddeyi değiştirmiş, 163. maddeden çıkartmış başka maddeye geçirmiştim. Af bütün maddelere vurdu. 163. maddeyi kapsama almadı. Biz daha ağır ceza verelim derken sen affa uğradın.”
Sen Bekir’i ne sandın İlhan. Susuyorsa vardır bir bildiği.
O gün bu güzelliği yapan Savcı seneler sonra mükâfatını alır, namaza başlar.
İlhan Yüce’nin oğlu çocukluk yıllarından tanır Bekir’i. Sünnetinde kirveliğini yaparken Bekir’in söylediği marşların ve ilahilerin yankısı hâlâ kulaklarında çağlar durur.
Yüce ailesi 1966-71 yıllarında İstanbul’da yaşarken her hafta Bekir’i ziyaret ederek sohbetinden istifade ederler. İlhan Yüce’nin hanımı Zübeyir Gündüzalp ve Bekir Berk’in çamaşırlarını yıkar, ütüler. 1971 yılında Zübeyir Gündüzalp’in toprağa kavuşması, ardından Bekir’in Arabistan’a yerleşmesi Yüce ailesini derinden sarsar. İlhan Yüce’nin hanımı o mübarekler silsilesine bir daha hizmet edemeyeceğinin üzüntüsüyle günlerce ağlar.
Gittiği yerlerde Bekir Berk rüzgârı eser. Sohbetleri ve mahkeme duruşmaları tam bir coşku havasında geçer. Ders ve mahkeme salonları onu dinlemek için gelenlerle dolup taşar. Yüce Ailesi o günlere şahit olma bahtiyarlığına erer.
Ne mutlu böyle bahtiyarlarla aynı çağı paylaşmak…
Ne mutlu imana hizmet eden böyle bahtiyarlara hizmet etmek…
Ne mutlu onların yollarından gidebilmek…
Ruhlarına el- Fatiha…