Değerli okurlarım, bugün sizinle köklü inanç yapımızı yakından ilgilendiren oldukça kritik bir mesele üzerine hasbihal etmek istiyorum.
Çoğumuzun müşahede ettiği üzere; ülkemizde bir akım gibi yayılmaya devam eden ateizm ve deizm tehlikeleri ile karşı karşıyayız. Toplumun inanç esaslarını hedef alan bu düşünce savrulmaları, sadece bireysel boyutta kalmayıp aile yapımıza ve çocuklarımıza kadar sirayet etmektedir.
Peki, ateizm ve deizmi körükleyen bu anlayış tam olarak nasıl ortaya çıkmakta ve kendine nasıl bir zemin bulmaktadır?
Bu sorunun cevabı aslında hem basit hem de karmaşıktır.
Basit olan tarafı; küreselleşen dünyada hemen her şeyi maddiyat üzerinden yorumlama kolaycılığıdır. Yaşamın merkezine sırf dünyevi ve maddi çıkarları koyan bir bakış açısı, manevi bağlarımızı zayıflatmaktadır. Günlük koşturmacalar arasında "bana ne kazandıracak?" ya da "dünyevi karşılığı nedir?" sorusu, manevi değerlerimizin üzerini örten kalın bir perde olmaktadır.
Karmaşık olan tarafı ise; dini esasları ve kaideleri hayatımıza nasıl tatbik edeceğimiz hususunda bizlere asırlardır rehberlik eden mezheplerimizi sorgulatma çabasıdır. Mezheplerin sunduğu ilmi birikimi ve kuralları adeta gereksizmiş gibi göstermeye çalışan bu anlayış, zamanla mezhebin varlığını insan üzerinde bir "yük" olarak algılatmakta ve bireyleri mezhepsizliğe sevk etmektedir. Örneğin, İslam’ın ibadet esaslarındaki pratikleri (abdestin hükümleri, namazın rükünleri veya fıkhi incelikler gibi) asırlardır mezheplerin süzgecinden geçerek en güvenli ve en pratik şekilde omuzlarımızdan yük alarak bize ulaştırılmıştır. Bugün "Ben filan mezhebe bağlı değilim, doğrudan kaynağa bakarım" diyen bir zihniyet, bin yıllık devasa bir ilmi birikimi tek bir kalemde silme yanılgısına düşmektedir.
Mezhepler devre dışı bırakıldığında, dini gereklilikleri ve sorumlulukları öğrenebileceğimiz temel kaynaklar olarak elimizde sadece Kur'an-ı Kerim ve sünnet kalmaktadır. Şüphesiz bu iki kaynak dinimizin ana direğidir. Ancak ilmi bir birikim ve metodoloji olmaksızın, herkesin kendi sığ anlayışıyla bu kaynaklardan hüküm çıkarmaya kalkışması büyük sorunları beraberinde getirir.
Bunu tıpkı tıp bilimine benzetebiliriz: Nasıl ki insan vücudunda bir rahatsızlık hissedildiğinde doğrudan tıp kitaplarını açıp "Burada ne yazıyorsa onu uygulayayım" diyerek reçete yazmak ne kadar tehlikeliyse; tıp fakültesi eğitimi, uzmanlık ve tecrübe süzgecinden geçmeden ilaç kullanmak ne kadar zararlıysa, dini konularda da durum tıpkı böyledir. Tıp ilminin pratikleri ve uzman doktorların tecrübesi nasıl hayati birer kılavuzsa, İslam fıkhında mezhepler de ayet ve hadisleri anlama ve uygulama konusunda o sarsılmaz kılavuzlardır.
Beklenen veya nefse uygun düşen sonuçlar çıkmayınca ya da ayet ve hadislerin asıl manası tahrif edilip karmaşık bir hal alınca, bu defa en kolay yol seçilerek o ana kaynaklar da reddedilmeye başlanmaktadır.
Bütün bunları bütüncül bir açıyla değerlendirdiğimizde; inanç sistemimizin en kuvvetli taşıyıcı sütunlarından biri olan mezheplerimizin ayarlarıyla fütursuzca oynanmamalıdır. Mezhepleri gereksiz kılma gayretlerine karşı her alanda sağlam bir duruş sergilemek zorundayız.
Dini esasları öğrenmenin ve hayata tatbik etmenin köklü bir usulü ve ilmi vardır. Bu ilim ve usul süzgecinden geçmeksizin, yetkisizce Kur'an ve Sünnet'ten hüküm çıkarmaya çalışmak büyük bir cehaletin kapısını aralar. Açılan bu kapıdan içeri giren manasız ve gayesiz bilgi kirliliği ise, ne yazık ki birçok insanın dini yaşantısını sorgulamasına ve zamanla inancından tamamen uzaklaşmasına zemin hazırlamaktadır.
Unutmayalım ki; bir makinenin en küçük cıvatası gevşerse bütün mekanizma sarsılır. İnanç dünyamızın cıvatalarını sağlam tutmak, binayı ve geleceğimizi ayakta tutmaktır.