İnsan, duygularıyla var olan bir canlıdır. Sevinciyle, öfkesiyle, umuduyla ve hayal kırıklığıyla yürür hayat yolunda. Çevresinde olup biten her olaya içinden kopup gelen bir tepki verir; bazen yüzünde bir tebessüm, bazen gözlerinde bir damla yaş olur bu tepkiler. Ve yıllar boyu biriken bu hisler, bir kimlik, bir benlik, bir kişilik inşa eder.
Ne var ki, çağımızın küresel kapitalist düzeni, bu doğal duygu dünyasını hedef tahtasına oturtmuş durumda. Artık hislerimiz yalnızca bir insanlık hali olmaktan çıktı; pazarlanabilir bir ürüne, satılabilir bir duyguya dönüştürüldü. Kapitalizmin parıltılı raflarında, her bir duygu için özel bir ürün bulunuyor. Sevgiyi göstermek için özel günlerde alınan hediyeler, mutluluğu paylaşmak için üretilen kampanyalar, çocukluk özlemini sömüren marka stratejileri… Her şey, ama her şey duygularımıza dokunmak üzere tasarlanmış.
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada yalnız bırakılan bir maymunun görüntüleri gündem oldu. İnsanların acıma ve merhamet duyguları kabardı. Fakat dikkat ettiniz mi? Daha insanların gözyaşları kurumadan, bazı firmalar o maymunun oyuncaklarını üretip satışa sunmaya başladı. Çünkü duygular tetiklenmişti, çünkü pazar hazırdı. Kapitalist sistem bunu bir fırsat olarak gördü ve duygularımız üzerinden yeni bir ürün piyasaya sürdü.
Bu örnek, aslında buzdağının sadece görünen yüzü. Zira kapitalist sistem için her duygu, doğru pazarlama stratejisiyle bir kazanç kapısına dönüşebilir. Üzüntünüz, sevinciniz, korkunuz, merhametiniz, hatta çocukluk anılarınız bile. “Satılamayan duygu değersizdir” anlayışı, bu düzenin en keskin şiarı haline geldi.
Kapitalizm sadece maddi kaynaklarla ilgilenmiyor; kültürel, dini ve toplumsal değerlerin de şifrelerini çözerek o değerlere uygun ürün ve hizmetler geliştiriyor. Bir toplumun “kutsal” kabul ettiği ne varsa, bir gün mutlaka ambalajlanıp piyasaya sürülüyor. Çünkü duyguların olduğu yerde talep, talebin olduğu yerde pazar, pazarın olduğu yerde de kazanç vardır.
Bugün geldiğimiz noktada, kapitalist düzen yalnızca yer altı ve yer üstü kaynaklarımızı tüketmekle yetinmiyor. Çok daha derin bir yere, ruhumuzun en kırılgan köşelerine yöneliyor. Hislerimizi, düşüncelerimizi, davranışlarımızı satılabilir bir metaya dönüştürüp önümüze koyuyor.
Ve biz farkında olmadan, duygularımızla alışveriş yapan bir sistemin sessiz müşterileri oluyoruz.
Peki, bu gidişatı değiştirebilir miyiz?
Belki kapitalizmi ortadan kaldıramayız ama duygularımızın değerini kendimiz belirleyebiliriz.
En azından bir oyuncağın, bir kampanyanın, bir özel günün bize ne hissettireceğini başkalarının tayin etmesine izin vermeyebiliriz.
Belki de ilk adım, duygularımızın satılık olmadığını kendimize hatırlatmaktır.