Hikâye
Mehmet ve Ali iki samimi arkadaştan öte kardeşler. Onlar sadece arkadaş değil; birbirlerinin iyi ve kötü gün dostu, sırdaşı ve seçilmiş kardeşidirler. Yolları ortaokulda kesişir. Ondan sonra hiç ayrılmazlar. 80’li yılların başında üniversite okuma hayallerini gerçekleştirmek için İstanbul’a gelirler ve üniversite hazırlık kursuna giderler. Kurs Beyazıt’ta, kaldıkları yurt Fındıkzade’dedir. Paralarını tasarruflu kullanmak zorundadırlar. Her gün kursa yürüyerek gidip gelirler. Kaldıkları Kızılelma Caddesi üzerindeki Isparta Talebe yurdunda Haşim abi gençlere rehberlik yapmaktadır. Yurtta kalan gençlerin bazıları üniversiteye bazıları kursa gitmektedir. Haşim abi, gençlere moral veren, her bir gencin hayatına baba şefkatiyle dokunan nur yüzlü bir insandır. Haşim abi yurtta zaman zaman yaptığı sohbetlerde nur tohumlarını saçarak gençlerin yanlış yollara sapmamaları, fıtratlarına uygun yaşamaları için gayret gösterirdi. Mustafa Sungur, Mehmet Kırkıncı, Mehmet Fırıncı, Mehmet Emin Birinci ve Mehmet Kutlular abilerde zaman zaman gelip onlarda öğrencilerle sohbet ederlerdi.
Mehmet ve Ali’nin zihinlerinde cevap bulamadıkları sorular, sanki toprağın altında sıkışıp kalmış, filizlenmeyi bekleyen körpe tohumlardı; nur sohbetleri o tohumlara bahar güneşi ve can suyu oluyordu. Sorular cevabını buluyordu. Haşim abi Mehmet ve Ali’ye "Sizlerden üniversiteyi kazanmanızı bekliyorum, kazanacağınıza güveniyorum. Kazandığınız üniversiteye kayıt yaptırırken, nur üniversitesinin içinde kendinizi bulacaksınız inşallah" diyerek onlarla yakından ilgilenir, moral verir, meselelerini çözerdi. Mehmet ilk defa yaşadığı küçük bir Anadolu ilçesi olan Yayladağı’ndan çıkarak İstanbul’a gelmişti, yurdun karşısındaki Hekimoğlu Ali Paşa camisinde Cuma namazlarını kılar memleket ve sevdiklerine olan özlemi ona askerin şafak sayması gibi daha İstanbul’da kaç Cuma namazı kılacağız hesabını yaptırırdı. Yurtta can kardeşleri ismen olmasa da şeklen herkes tanırdı. Kardeşler yurtta bilhassa çalışma salonunda çalışırken şalvar giyerlerdi. Yurttaki bazı öğrencilerin şalvarı yadırgadıkları bakışlarından anlaşılıyordu. Kardeşler ön yargıları şalvarın bolluğu sayesinde oturup kalkmayı, eğilmeyi ve eklemleri zorlamadan rahatça hareket etmeyi kolaylaştırarak sağlığa faydalı olduğunu, vücudu rahatlattığını söyleyerek kaldırıyorlardı. Şalvar Yurt müdürünün de dikkatini çekiyor, kardeşler şalvarın savunmasını müdüre de yapmak zorunda kalıyorlardı. Şalvar sonunda özgürlüğüne kavuşuyordu. Kardeşler bir hafta sonu İstanbul’u şalvarlarını giyerek gezmişlerdi. Mehmet niye şalvarlı kıyafetimizle Beyazıt’ta üniversitenin giriş kapısında fotoğraf çekilmedik diye zaman zaman Ali’ye sitem eder.
Yurt 12 Eylül 1980 darbesinden sonra 1981 yılının başlarında can kardeşlerin kursa gittikleri zaman kapatılır. Bu olay kardeşlerin hayallerine de darbe vurulmasıydı. Haberi akşam saatlerinde aldıklarında, koridordaki diğer öğrencilerin gürültüsü, telaşı arasında birbirlerinin yüzüne çaresizce bakarlar. "Şimdi nereye gideceğiz?", "Kurs ne olacak?" soruları zihinlerini bir anda istila eder. Kendilerini yan yana olmalarına rağmen, koskoca şehirde bir anda tamamen savunmasız ve ortada kalmış hissederler. Odalarına çıkarlar. Kitaplarını, kıyafetlerini telaşla valizlere koymaya başlarlar. Çünkü sabah olduğunda yurdun boşaltılması kararı tebliğ edilmiş. Haşim abi baba şefkatiyle odaları ziyaret ederek öğrencilere yardımcı olunacağını, yalnız olmadıklarını başka yurt ve evlere yerleştirileceklerinin haberini verir.
Haşim abi Mehmet ve Ali’ye "sizlere de kalacak yer temin ederiz " der. Sabaha kadar düşünelim kararımızı bildiririz derler. Kardeşler yaptıkları istişare sonunda memlekete gitmeyi orada sınava hazırlanmaya devam etmeyi düşünürler. Kararlarını Haşim abiye bildirirler.
Sabah olmuştur. Herkes eşyalarını taşıma, gidecekleri yere gitme telaşı içindedirler. Mehmet ve Ali valizleriyle yurdun önündeler. Eşyalarını taksiye koyarken Haşim abi yanlarındadır. "Sizleri üniversiteye bekliyorum, kalacağınız yer hazır" diyordu. Taksinin istikameti Topkapı otobüs terminali, kardeşler Hatay’a giden otobüs firmalarından birinden iki bilet alıyor ve hayalleriyle beraber memleketlerine hareket ediyorlardı.
Mehmet ve Ali çiftçi ailelerin çocuklarıdırlar. Yayladağı’nın o yıllarda başta gelen geçim kaynağı tütün yetiştiriciliğidir. Tütün işi zahmetli iş, çiftçileri yaklaşık bir yıl meşgul eder. Tütün ekimi için toprak sonbaharda işlenir. İlkbaharda tarla dikime hazırlanır. Tohum ekilmeden önce suda ıslatılır ve ilkbaharda yastıklara (meskebelere) ekilir. Fideler 6–8 cm olduğu zaman traktörle tarlalarda açılan yerlere, hatlara dikilir. Dikim işlemine nisan ayının sonuna doğru başlanır. Tütün büyüdüğünde yaprakları olgunlaştıkça alt kısmından başlayarak birkaç defa elle kırılarak hasat edilir. İplere dizilir, askılarda kurutulur. Kurutma tamamlandıktan sonra balya yapılarak depolara konur. Zamanı geldiğinde satılır.
Kardeşler İstanbul’dan kurstan aldıkları dergi ve kitaplarla üniversite sınavına hazırlanmaya yaptıkları plan doğrulusunda devam ederler. Nisan ayı geldiğinde tütün işinde ailelerine yardım etmeye de başlarlar. Ali lise yıllarında traktör sürmeyi öğrenmiştir. Onu herkes lise yıllarında traktör sürerken üzerine giydiği kırmızı gömleğiyle tanırdı. Kırmızı gömleğe marka olarak onun adı verilse yeridir diyebilirim. Ali yine kırmızı gömleğini giyerek eski günlerine yolculuk eder, tarlalara traktörle hat yaparak tütünün ekileceği konuma getirmeye başlar. Mehmet tütün fidelerini dikerek ailesine yardım etmeye başlarlar. Ali’nin işi en fazla öğleye kadar sürer. Ali’nin iş bittiğinde Mehmet’te işine ara verir. Mahmatlı çiftliğinin Karatepe[1] manzaralı yerinde kaysı ağaçlarının altında ders çalışmak için buluşurlar. Bu durum üniversite sınavlarının olacağı zamana kadar sürer.
Aileleri çiftçi olan kardeşler sabırlı olmayı ve emeğin karşılığının zamana yayıldığını öğrenmişlerdir. Onlar için üniversite sınavı, bir tohumu toprağa ekip onun yeşermesini beklemek gibidir. Tarlada bedenleri yorulsa da kaysı ağaçlarının altındaki serilikte çalışmalarının meyvesini alacakları inancıyla pes etmeden çalışarak hayallerine doğru yürürler. Fiili dualarını, çiftçinin tarlaya tohum atması gibi, tabiatın kucağında yaparlar.
Tohum yeşermiştir. Girdikleri üniversite imtihanları sonucunda, Mehmet İzmir’de Ege Üniversitesini, Ali İstanbul’da İstanbul Üniversitesini kazanır. Kendilerini nur üniversitesinin içinde de bulurlar. Okurken kaldıkları mekânlarda nur üniversitesinin müfredatı okunmaktadır. Eğitimlerini tamamlarlar. Askerlik sonrası Mehmet İstanbul’a Ali’nin yanına gelir. Ali eğitimine yüksek lisans yaparak devam etmektedir…
Can kardeşler zaman zaman İstanbul’un insana huzur veren yerlerinde buluşarak, geçmiş yılları yâd eder, sohbet ederler.
Mehmet işine gitmek için her gün Samatya’dan, üniversite hazırlık kursuna giderken kaldığı yurdun bulunduğu Kızılelma caddesinden yürüyerek Fındıkzade otobüs durağına ulaşır, otobüse binerek Merter’deki işine gider. Bir şirketin muhasebe bölümünde çalışmaktadır. Defter kayıtlarının, ücret bordrolarının elle yapıldığı yıllar. Yazılar elle daktiloda yazılmaktadır. Bilgisayar henüz hayatımıza girmemiştir. Mehmet işe yeni girmiştir. Bir gün şirketin müdürü Haluk Bey Mehmet’in muhasebe kayıtlarını inceler. "Böyle rakam mı yazılır" diyerek Mehmet’i fırçalar. Mehmet’e, "Bu akşam evde 1’den 10’a kadar iki sayfa yazacaksın, yarın bana göstereceksin" der. Mehmet kendisine ilkokul öğrencisi muamelesi yapıldığı için çok üzülür. Yeni iş bulmuştur. Yeni evlenmiştir. Kirada oturmaktadır. İşini kaybetmek istemez.
Her gün eve neşe içinde gülerek gelen Mehmet’in yüzü ekşi satmaktadır. Eşi durumu hemen fark eder. "Hayatım bu ne hal, seni hiç böyle görmemiştim, gülümsemelerinin yerini, çatık kaşlar, soğuk, donuk bakışların almış" der. Mehmet bir şey yok diyerek geçiştirmeye çalışır ama eşinin ısrarı üzerine akşam yemeği yenirken Mehmet şirkette olanları anlatır. Sonrada, "Üniversite oku, askerlik yap, evlen, iş bul yaşadığımız olaya bak" diyerek hayretini, üzüntüsünü dile getirir. Eşi Mehmet’e espriyle beraber moral vermek için, "Canım müdür sana ödev vermiş, hem de çok kolay!" der. Mehmet ödevini müdüre gösterir. Müdür, "Olmuş, bundan sonra böyle yazarsın " diyerek sıkıntısını giderir.
Mehmet ilk işe girdiğinde yaşadığı bu olayı Sarayburnu’ndaki buluşmalarında boğaza karşı çaylarını simit eşliğinde yudumlarken Ali’ye anlatır. Ali, "Kardeşim Mehmet hayatta yaşanan hiçbir şey boş değil, hayırda şer, şerde hayır olabilir. Sıkıntılar rahmet kapısının tokmağıdır. Sıkıntı tokmağı kapıya vuruyorsa, arkasından rahmet kapısının açılacağı müjdeleniyor demektir. Bu tokmak kişinin nefsini eğitir ve olgunlaştırır, ona sabır, direnç ve kararlılık duygusunu kazandırır. Bak yıllar geçti bugün Mali Müşavirsin, yirmi yılı aşkın bir süredir, öğrenmek isteyen gençlere uygulamalı muhasebe dersi veriyorsun. Binlerce öğrencin meslek sahibi oldu, çalışıyorlar. Sana dua ediyorlar. Sen iş hayatında ilk dersini, ödevini nefsine yenilip, gurur yapıp yapmasaydın, bugün ders veremezdin" diyordu.
Tarih Profesörü olan Ali konuşmasının devamında, "Bütün işler sabır, zaman, tecrübe istiyor. Usta olmak için çırak olmak gerekiyor. Bir elma çekirdeği toprağın altına girdiğinde adeta fıtri bir sabır gösterir. Acele edip süreci bozmaz; toprağın, suyun ve güneşin altında İlahi programın tıkır tıkır işlemesine teslim olur. Sonunda elma meyvesini verir. Sen ilk işe girdiğinde çıraktın, toprağın altındaydın, ilk ödevini yapmaktan itibaren sabırla çalıştın yaşadıkların seni usta yaptı. Üstat oldun. Mali Müşavirler birbirine üstat der öyle değil mi? Üniversitede profesör olmak için önce asistan olmak gerekiyor" diyordu.
Kardeşlerin sohbeti "Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer" özlemi içinde geçmiş günleri hatırlayarak, yâd ederek geçerken, memleketlerinden üniversiteyi kazanıp önemli mevkilerde, mesleklerde olan gençlerin nur çeşmesinden su içmelerine vesile olmanın huzurunu tahdis-i nimet olarak değerlendirerek Allah’a şükrederler. Ali bir hikâye anlatarak muhabbete renk ve bilgelik katar. Ali’yi dinleyelim:
"Yaşlı kadın, bir antika dükkânından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı! Hayır, hiç de pahalıya almamıştı.
Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi:
“Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.
Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!
Kekeleyerek: ‘Nasıl? Anlayamadım?’ diyebildi yaşlı kadın.
“Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:
Yeter! Lütfen dur artık! Diye bağırmak zorunda kaldım.
Ama usta sadece gülümsedi ve: ‘Daha değil!’ diye cevapladı beni.
Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:
Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!
Ama usta bana bakıp gülümsüyordu: ‘Henüz değil!’
Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek!
Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:
Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım! Pencereden onun yüzünü görebiliyordum.
Hâlâ gülümsüyor ve ‘Daha değil!’ diyordu.
Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.
“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.
Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum! Dedim.
Onun cevabı ise aynıydı: ‘Henüz değil!’
Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen! Diye bağırdım.
Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak! Diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine ‘Daha değil!’ diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.
Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:
‘Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?’
Ona ‘Evet’ dedim.
Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve ‘Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.’
‘Evet, bu sensin!’ dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan hâline geldin.
Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin.
Döner tezgâhın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın.
Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın. Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı. Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu.
Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde. Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:
Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet! Bana zarar vereceğini düşündüm.
Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.
Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.
Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim. Teşekkür ederim.”
Usta çamurdan fincanı, Allah kan pıhtısından insanı şekillendirir. Yeter ki acıdaki, sıkıntıdaki, musibetteki hikmeti görelim. Hikmeti gören Rabbine teşekkür eder, şükreder.
Osmanlıcayı çok iyi bilen Ali anlattığı bu hikâyeye şu hakikatleri de ekleyerek sohbeti noktalar. "Usta çamurdan fincana şekil verirken birçok aşamalardan geçirerek sanat eserini ortaya çıkarır. Meydana getirdiği sanat eseri üzerinde o eserin hikmeti gereği yapılması gerekenleri yaparak tasarruf ederken fincan çok zahmetler, sıkıntılar geçirir. Mülk Allah’ındır; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem, acaba, sanatkâr bir zat, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp, gayet sanatkârane yaptığı murassa bir libası sana giydiriyor; hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzatıyor, biçiyor, kesiyor, seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki, “Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin”? Elbette diyemezsin. Dersen, divanelik edersin.
Rabbimiz göz, kulak, lisan, akıl, hayal gibi duygularla murassa gayet sanatkârane bir vücudu bize giydirmiş. Mütenevvi esmasının nakışlarını göstermek için bizi hasta eder, mübtelâ eder, aç eder, tok eder, susuz eder, bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmasını göstermek için, bizi böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer dersen, “Beni ne için bu musibetlere, felaketlere, hastalıklara mübtelâ ediyorsun?” Temsilde işaret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturur. "
Aylardır görüşmemiş kardeşler sohbetin sonuna gelindiğinde, masadaki çay bardakları çoktan soğumuştur. Telefonlarını masadan alarak Sarayburnu’ndan yürüyerek Sultanahmet meydanına çıkarlar. Meydanda can kardeşleri Ayasofya-i Kebir Cami Şerifi ve Sultanahmet Cami arasında karşılıklı ve münavebeli olarak okunan ikindi namazının rast makamında okunan ezanı karşılar. Karşılıklı ezan okuma geleneği Fatih Sultan Mehmet’in vasiyeti olarak devam etmektedir. Ayasofya-i Kebir Cami Şerifinde namazlarını eda eden kardeşler "zaman nasıl geçti anlayamadık" diyerek birbirlerine sarıldıktan sonra sohbetlerine bir dahaki buluşmalarında devam etmek için evlerinin yolunu tutarlar…
[1] -Çam ağaçlarıyla kaplı dağın adı