Karanfile Bakan Ayna

Mustafa ORAL

Zeynep Barla ile Muhammed Mustafa

Kalbin ışıkları aksettiren, arkası sırlı, saydam bir aynaydı.

Bir ayna bulayım da kendimi, sesimi, suretimi onda seyredeyim, dedin.

Yollara düştün; daha yolun başında önüne bir cam parçası çıktı.

Onu sırlı, güneşten bir İskender aynası sandın.

Aynayı eline aldın.

Kalbini, aynanı ona tuttun.

Aynada kendini aradın.

Kendini buldun sandın; aynayı hayatının merkezine aldın.

O “cam” cam değil de sanki sırlarla dolu güneşten bir cam dergâhı idi.

O hal ile eskiden seninle ilgili olduğunu sandığın her şeyle bağını kopardın.

Kalbin fırıl fırıl dönmekteydi.

Kimseyi görecek, duyacak halde değildin.

Kalbin kendi ekseni etrafındaki dönüşünü, dönüşümünü, semasını etrafındaki varlıklara çarpa çarpa yaparken bir zaman sonra dengen bozuldu.

Yıkıldın; etrafındakileri kırdın, döktün.

Sen naif kalpliydin; bunlara dayanamazdın.

Kıyılarında köşelerinde kırılmalar, çatlaklar yaşadın.

Aynanın bazı yerleri kırıldı, çatladı.

Ama sen semaa devam ettin.

Semanın rüzgârıyla toz, toprak, çakıl yerinden kalktı, aynanın yüzüne bulaştı.

Gözlerin bulandı, gözünde varlıkların ağırlıkları ve şekilleri değişip durdu.

O zaman cam dergâhını yakından izlemek istedin.

Aynanı dergâha biraz daha yaklaştırdın.

Aynan daraldı. 

Daha az eşya çehresinde görünmeye başladı.

Kalbin aynaya, cama o kadar sokuldu ki, bütün camları onda bulduğunu, bütün canların ondan ibaret olduğunu sandın.

Camın yaprağına düşen çiğ damlasına büyüteç tuttun.

Baktın gözünün önünde kocaman bir derya bitmiş.

Damlayı derya sandın.

Su çatladı, Leyla ve derya oldu.

Leyla derya oldu; derya Leyla oldu.

Camın üstüne ağırlık yapan çiğ damlası kalbini ağrıttı.

Çiğ…

Çok çiğdi; yenilir yutulur cinsten değildi karşındaki ayna.

Senin gibi bir insan o aynada bir ömür boyu kendini seyredemezdi.

Değil mi ki kâmil insanın kalbi kâinata aynadır.

Senin kalbin kemale eremezdi o aynanın karşısında.

Sustun; gönlün karanlıklar içinde kaldı.

Sustun; çiğ damlası gözyaşı oldu, içine ağdı.

Sustun; kalbin ağrıdıkça ağrıdı.

Sustun; ruhun ağırlaştıkça ağırlaştı.

Kalbinin ağırlığı yerin çekim kuvvetiyle bileşince yüzün toprağa dönmeye başladı.

Toprağın, ölümün aynasında kendini seyretmek, Ebu Türap olmak istedin.

Bedeninin ateşi sönmeye yüz tuttu.

Harın düştüğünü hissedince, ölümün ayak seslerini duymuşçasına gayr-i ihtiyari geri çekildin.

Aynana akseden şekiller çekilmenin şiddetli titreşimleriyle sürekli yer değiştirdi.

Nesneler birbirine karıştı.

Yakınlaşma ve ricatlarda aynanın yüzü körleşti, sağırlaştı, duyarsızlaştı.

Saflık kayboldu.

Gri ve flu bir hal bütün cephelerini sardı.

Ölmek zor geldi; yaşamak zor geldiği gibi.

O zaman bir çiğ tanesinden doğan çatlağı yamamak için dağlara ipek iplik aramaya çıktın.

Yollar küçüldü.

Dağlar büyüdü.

Yürüdün, yürüdün, yürüdün…

Dağlara vardın, ufuklara dayandın, dayandın.

Güneş batmıştı; her yer karanlıktı.

Akşamın ufuklarına varmıştın; ötesine gidemezdin.

Çare yoktu; güneşin doğmasını, sabahın olmasını bekleyecektin.

Akşamın ufkunda suskunluklar içre içinde binlerce mum yakılmış gibi aydınlanmayı umdun.

Sessizlik uykunu getirdi; rüyalara daldın.

Rüyanda bir karanfil dergâhı, onun içinde karanfil güden bir şakirt gördün.

Şakirt sana yaklaştı, yaklaştı.

Sağ elini kendi kalbine, sol elini de senin kalbine koydu.

Göklerden gelen ahenkli bir ses ile:

“Benim adım Muhammed Mustafa. Benimle evlenir misin Zeynep Barla?”  dedi.

“Benim adım Zeynep Barla değil ki…” dedin.

“Bundan sonra senin adın Zeynep Barla olsun.” dedi şakirt.

Huzur dolu Haticemsi bir bakış ile “evet” dedin.

Nikâhınız rüyanın göklerinde kıyıldı.

Şakirt senin kalbini öptü.

Bir karanfili Sevgililer Sevgilisine götürmek isteyen birinin narinliği ile göğsünden kalbini çıkardı. 

Kalbini bir altın kâseye koydu; karanfil suları ile yıkadı.

Bütün kirlerden, korkulardan, kırgınlıklardan arındın.

İçinde tıklım tıklım çoğalan bir sevinç, içinde sessiz sessiz açan bir huzur.

Sessizlik sustu, sular sızdı.

Şakirt kalbini kâseden çıkardı.

Karanfil yaprakları ile kuruladı.

Karanfil kokuları ile ovdu.

Uyandın.

Karanfil rüyalarda gözyaşları ile yıkanmış gözlerini ayna yaptın.

Şehre, şehir içre karanfil dergâhına baktın.

Görüntüler parlak ve ışıklı ırmaklar gibi akıp gitti gözlerinin önünden.

Hani sen ay idin, dolunay idin.

Hani sen yerleri, gökleri kendine küstüren idin.

Ama şimdi bambaşka biri idin.

Şimdi ayın, dolunayın üzerinde, yeryüzünün her yerinde Zeynep Barla şeklinde yakamozlar parlıyordu.

Aylar, dolunaylar Zeynep Barla olmuş; “Zeynep Barla” diye diye huzurla haykırıyordu.

Yerler, gökler, felekler Zeynep Barla olmuş; “Zeynep Barla” diye diye aşkla ağlıyordu.

O zaman her şey ilk günkü gibi görünmeye başladı gözlerine.

Her şey yerli yerinde, her şey olduğu kadar.

Herkes kendisi kadar.

Bu beden senin mülkün değildi; ona zulmetmemeliydin.

Bu dünya senin yurdun değildi; onu terk edebilmeliydin.

Aklında rakamlar oturdu; hesaplar tuttu.

Kalbinde anlamlar sınırlı bir sınırsızlık içinde içine doldu.

Deprem dindi; afet geçti.

Daha önce maruz kaldığın depremler ufuklara çıkmanda güzel bir vesile ve tecrübe oldu.

“Vesile” annen oldu; sana ufuklarını gösterdi.

Ufukların eğerlerinden baktın hayata.

Ufkun genişledi.

Aynada çözülen sırları anlamaya çalıştın.

Cam dergâhı sandığın şey bir ayna değil, kör bir duvarmış; bildin.

Sırlı ayna sandığın şey çabuk ve nedensiz kırılır bir cam parçasıymış; üstelik ardında hiçbir sır saklamıyormuş; bunu da bildin.

Sema sandığın şey, şuh bir raksmış; anladın.

Kalbin erenleşti, ruhun kıvama erdi.

Ay iken, dolunay iken Zeynep Barla oldun.

Artık Zeynep Barla’nın gözüyle bakıyordun şehre.

Şehrin denize bakan surlarında bir şavk gördün.

Ufuklardan kalktın, karanlıklar içre o şavkın aydınlattığı yollardan geçerek kıyıya vardın.

O şavkın denize akan, denize bakan kocaman bir endam aynası olduğunu anladın.

O endam aynasının yüzünde içinde binlerce karanfil olan bir karanfil dergâhı olduğunu gördün.

Yaklaştın. Yaklaştın. Yaklaştın.

Kalbin aynaya düştü.

Kalbin aşka düştü.

Aynanın içinde kalbini seyrettin.

Kalbin kalbine ayna oldu.

Birden aynada bir şakirt sureti belirdi.

Suret dillendi: “Benim adım Muhammed Mustafa”

Olamaz…

Olamaz…

Olamaz…

“Bu adam rüyamda karanfil güden şakirt” dedin.

Şaşkınlıktan dilin tutuldu, susup kaldın.

Susup kaldın.

Susup kaldın.

Susup kaldın.

Şaşkınlığın geçince, Muhammed Mustafa aynadan çıktı; kalbine doğru yürüdü.

Kalbinin kapıları ardına kadar açıldı.

Muhammed Mustafa cennete girercesine üstünde altın harflerle “Zeynep Barla” yazılan kapıdan kalbine girdi.

Muhammed Mustafa cennete girdi.

Kalbin cennetteki bir karanfil dergâhına döndü.

Kalpleri değiştirip, döndüren Mukallip, kalbini Muhammed Mustafa’ya döndürdü.

Zeynep Barla, Muhammed Mustafa’ya döndü.

Muhammed Mustafa, Zeynep Barla’ya döndü.

Muhammed Mustafa’nın aynasında Zeynep Barla, Zeynep Barla’nın aynasında Muhammed Mustafa göründü.

Deprem dindi; afet geçti ve bela geldi.

Kalu bela, ezeli ve ebedi aşk belası…

Muhammed Mustafa’nın gözüyle baktın aynaya; kendini Zeynep Barla gibi gördün.

Zaten Muhammed Mustafa’nın gözünde sen hep Zeynep Barla’ydın.

Muhammed Mustafa, Zeynep Barla’ya; Zeynep Barla, Muhammed Mustafa’ya ayna oldu.

Muhammed ile Ebubekir gibi, Suhreverdi ile Muhyiddin gibi, Barla ile Zübeyir gibi…

Aslı ile Kerem gibi, Leyla ile Mecnun gibi, Arzu ile Kamber gibi…

Zeynep Barla ile Muhammed Mustafa gibi, Muhammed Mustafa ile Zeynep Barla gibi...

Zeynep Barla ile Muhammed Mustafa birbirinin gibisi, aynısı, tıpkısı, gölgesi ve aslı oldu.

Zeynep Barla Muhammed Mustafa’ya, Muhammed Mustafa Zeynep Barla’ya ayna tuttu.

Binlerce kalp teksir edildi aynalarında.

Binlerce ayna teksir edildi kalplerinde.

Sen Muhammed Mustafa’nın kalbi oldun; Muhammed Mustafa senin kalbin.

Sen Muhammed Mustafa’nın aynası oldun; Muhammed Mustafa senin aynan.

“Muhammed Mustafa’m, şakirtim, aynam benim” diye diye yakazalardan çıktın.

Bir huşu,  kalbinin derinliklerinde saltanat kurdu.

Huşu uykuya durdu. 

Uyku kendini rüyanın kollarına teslim etti.

Karanfilden bir hayal kalbine nüzul etti.

Sonu gelmez bir karanfil rüyanda dal budak salıyordu.

Sonu gelmez bir karanfil kokusu rüyanı sarıyordu.

Karanfilli bir düştü.

Aşk ile ateşler içinde yanıyordun.

Bir ab-ı hayat gibi, bir kevser gibi Alemlerin Efendisi Muhammed Mustafa’yı arıyordun.

Az sonra kalplerin mahbubu, akılların muallimi, nefislerin mürebbisi, ruhların sultanı rüyana inzal etti.

Bu hayatının en güzel anıydı.

Kalbin yerinden çıkacak gibiydi.

Sahabeler misali heyecandan dalga dalga idin.

Onu görmüştün, zamanın bir sahabesi olmuştun.

O kalplerin sahibi Efendimiz sana sahibini sordu:

“Muhammed Mustafa ile evlenir misin?

Muhammed Mustafa ile evlenir misin?

Muhammed Mustafa ile evlenir misin?”

Sen karanfil dergâhındaki şakirt Muhammed Mustafa’yı düşünüyordun.

Sen gülümsüyordun, rüya gülümsüyordu.

Sen gülümsüyordun, dünya gülümsüyordu.

Sen gülümsüyordun, ukba gülümsüyordu.

Gülümseyerek “evet” dedin.

Dünya kocaman bir karanfil bahçesi oldu.

Uyandın.

...

Uyudun, uyandın, aylar geçti.

Uyudun uyandın, yollar birleşti.

Rüyalardaki gibi birbirimizin Hatice’si ve Muhammed Mustafa’sı olduk.

Ben, Muhammed Mustafa, yanı başındaydım.

Rüyanı ve bu rüyanın gerçekleşmesi için neler yaptığını uzun uzun anlattın.

Bunun için ne kadar çok dua ettiğini...

Her gün bir kişiye bir ekmek parası kadar da olsa dualarının kabulü için sadakalar verdiğini...

Yüzlerce istiare, teheccüd, duha ve evvabin namazı kıldığını…

Perşembe günleri oruçlar tuttuğunu…

Cuma gecelerini sadece bu dualara ayırdığını…

Cuma gecelerini Delâilü’n Nur okuyarak Efendimizi dualarına vesile kıldığını…

Dualarının kabulü için Rabb’inden sebepler halk etmesini istediğini…

Hz Zeynep, Hz Muhammed’e eş olmak için nasıl dua ettiyse öyle dua ettirmesini Rabbinden istediğini...

Hz Zeynep, Hz Muhammed’e eş olması için hangi hallere düştü ise seni de o hallere düşürmesini Rabbinden istediğini...

Gözyaşları içinde anlattın, anlattın...

Gülümsedim; yüzüm karanfil dergâhı gibiydi.

Gülümsedim; yüzüm Hz Muhammed Mustafa’yı hatırlatıyordu.

Gülümsedim; yüzüm öyle nurlu, öyle huzurluydu.

Gülümsedim, yüzüm sabah namazı için yeni abdest almış gibiydi.

Hadi namazları kılalım; güneş doğmak üzere, dedim.

“Evet” dedin “Barla’da sabah oluyor.”

“Evet” dedin “Efendimizi, Hz Hatice’sini, Hz, Şuayb’ımızı, Üstadımızı, karanfil yüzlü Hocamızı  rüyalarında gören Muhammed Mustafa’m; evet Barla’da sabah oluyor.

Hadi namazlarımızı kılalım.’

//

Hayatım çerçevesi belirlenmiş bir aynaydı.

Aynayı hayatla yüzleştirip, bende bire bir karşılığı olan parçalara yöneltirdim.

Acıları, üzüntüleri, hüzünleri, umutsuzlukları, kırgınlıkları, küskünlükleri, dargınlıkları aynaya işlerdim.

Aynanın yüzüne yansıyan her şey o duyguların rengini taşırdı. 

Bahçeme aldığım her karanfil aynaya girer; rengi, çizgisi, yaprakları, satırları, sütunları ile bir başka kanlı yangına çağırırdı beni.

Hayatını kalbini yaşamaktan ibaret sayan biriydim.

Ne ki kalbime ayak uyduramadığımdan aynalar yüreğime çarpar dururdu.

Yüreğim arkalanmadığından yüzüm çakıllara ve çaltılara çalınır; çiziklerle, kırıklarla yeryüzü haritasına dönerdi.

Alnımda artan kıvrımlar bu çaltılardan, iyice çukurlaşan yüzüm bu çakıllardandı.

Görülen, işitilen, hissedilen, dokunulan şeylerin yüzüme göçmesiyle meydana gelen sarsıntılardan kurtulup, çarpıntıların harıyla, atımı, yani hayatımı yani aynamı ileriye sürerdim.

Atlar yangınlardan ve çöllerden geçerdi.

Nallardan anılarımın üzerine kül ve kum saçılırdı.

Dünüm kaybolur, günüm kararır, yarınım gölgelenirdi.

Net değildim, girdaplıydım, buruşmuştum, bükülmüştüm, karışıktım, kırışıktım; biliyordum.

Neden sonra toz, kül ve kum dansı ertelenir, durulurdum.

Arınırken atalarımın izlerinde gezinirdim.

Bir gün izler arasında bir karanfil gördüm.

Ona doğru yüreğimi sürdüm.

Sanki bir gül gökdeleni ile karşı karşıyaydım.

O kadar enli, o kadar boylu, o kadar büyük bir sütun.

Güle yaklaştıkça, güle “yakın”laşmayı umuyordum.

Aynanın yüzü daralıyor, nesneler bir bir aynayı terk ediyordu.

Ama gözüm gül gökdeleninden başka hiçbir şey görmüyordu.

Gidenler, ardından ağlanacak kadar değerli görünmüyordu bana.

Gökdelene yaklaştıkça yaklaşıyordum.

Yaklaştıkça gökdelenin gül katlarının birer birer aynadan kaybolmaya başladığını fark ettim.

Gökdelen aynaya sığmıyor, gözümde eksildikçe eksiliyordu.

Neden sonra yanına vardım.

Gökdelen değildi gördüğüm; aynama değil, ayalarıma alacağım kadar küçük bir küldü.

Gökdelen, gökdelen değildi; kül dalıydı.

Bir gül dağı değildi; ancak bir kül dağıydı.

Birini içime sığdıramayacağımı hiç düşünmemiştim.

Kendim olduğum günler aklıma geldi.

Aynayı kalbime yaklaştırdığım günler hatırıma düştü.

Bozgun emri verip, gerilere çekildim.

İçim çekildi.

İçimde kayboldum.

Ayna içimin denizinde kayboldu.

İçim deniz, o deniz ayna oldu.

Denizden bir ayna ile baktım gül dergâhına.

Benim kalbim bir ayna olur, elbet kendine karşılık gelen kalbi bulur, bekleyeyim.

Karanfil kalplenir, kalbe döner.

Ben karanfil kesilirim.

Yapraklarım kıpırdar durur.

Her daim başka başka kokular açarım, başka başka yapraklar saçarım.

Değişimin ihtişamıyla deprenir, savrulur dururum.

Dedim, dedim, dedim…

Aynamı imgelerle, simlerle, simgelerle süsledim.

Aynama düşecek kalbi bekledim.

Birden bir ışık çaktı gözüme; sarsıldım.

Bu çok büyük bir ayna olmalı, dedim.

Tahmin ettiğim gibi büyük bir aynaydı ve bana doğru yaklaşıyordu.

Tedirgindim.

Başkasının aynasında hiç kendimi görmedim.

Ben hiç sevilmemiştim çünkü.

Ayna olağan üstü, ancak saraylarda karşılaşılacak türden karanfilden bir endam aynasıydı.

“Beni ancak böyle bir ayna içine alabilir. Beni ancak böyle bir ayna anlayabilir”, dedim.

Aynada karanfilden bir yüz belirdi.

O yüzü daha önce görmüş gibiydim.

Kendimi ona o kadar çok benzettim.

“Benim adım Zeynep Barla, Muhammed Mustafa’m” dedi.

Hayır, ben Zeynep Barla isimli birisi tanımıyordum.

Ama ben bu sesi daha önce duymuş gibiydim.

Kendime o kadar yakın hissediyordum.

Zeynep Barla, renkleri, çizgileri, yaprakları, satırları, sütunları, nakışları, imleri, izleri, eserleri, özleri ile aynama, denizime doluyordu.

Deniz dalgalanmaya başladı.

Deniz Zeynep Barla’ya dökülüyordu.

Zeynep Barla ile ben birbirimize tutulan iki ayna oluyor, birbirimize dökülüyorduk.

Zeynep’im denizim oluyor, ben Zeynep Barla oluyordum.

Birbirimize baka baka dalgalanıyorduk. 

İçimizde binlerce ayna doğuyordu.

İçimizde binlerce Muhammed doğuyordu.

“Zeynep’im, denizim, karanfilim benim”

diye diye yakazalardan çıktım.

Bir huşu,  kalbimin derinliklerinde saltanat kurdu.

Huşu uykuya durdu. 

Uyku kendini rüyanın kollarına bıraktı.

Karanfilden bir hayal inzal oldu kalbime.

Sonu gelmez bir karanfil rüyamda dal budak salıyordu.

Sonu gelmez bir karanfil kokusu rüyamı sarıyordu.

Karanfilli bir düştü, aşk ile ateşler içinde yanıyordum.

Ruhum bir ab-ı hayat gibi, bir kevser gibi Alemlerin Hatice’sini (r.a.) arıyordu.

Az sonra kalplerin münevviri, musaffisi, mahbubu, akılların muarrifi, muallimi ve mürşidi, nefislerin müzekkisi ve mürebbisi, ruhların sultanı, inkişafının medarı ve terakkiyatınınmâdeniAlemlerin Efendisinin Hz Hatice’si (r.a.) rüyama inzal etti.

Bu Efendimizi (aleyhissalatu vesselam) rüyamda gördükten sonraki en güzel anımdı.

Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.

Sahabeler misali heyecandan dalga dalga idim.

Onu görmüştüm; merdivenlerden çıkıyordu.

Onu görmüştüm; Zeynep Barla’mın üzerini örtmeye gidiyordu.

Onu görmüştüm; Zeynep Barla’mın üzerini örtüyordu.

Ben gülümsüyordum; rüya gülümsüyordu.

Ben gülümsüyordum; dünya gülümsüyordu.

Ben gülümsüyordum; ukba gülümsüyordu.

Ben gülümsüyordum; dünya kocaman bir karanfil bahçesi oluyordu.

Uyandım.

...

Uyudum, uyandım, aylar geçti.

Uyudum uyandım, yollar birleşti.

Rüyalardaki gibi birbirimizin Hatice’si ve Muhammed Mustafa’sı olduk.

Sen yanı başımdaydım,.

Zeynep Barla’m, Hatice’m yanı başımdaydı.

Rüyamı ve bu rüyamın gerçekleşmesi için neler yaptığımı anlattım.

Bunun için ne kadar çok dua ettiğimi...

Her gün bir kişiye bir ekmek parası kadar da olsa dualarımın kabulü için sadakalar verdiğimi...

Yüzlerce istiare, duha, teheccüd ve evvabin namazı kıldığımı...

Perşembe günleri oruçlar tuttuğumu...

Cuma gecelerini sadece bu dualara ayırdığımı...

Cuma gecelerini Delâilü’n Nur okuyarak Efendimizi dualarına vesile kıldığımı...

Dualarının kabulü için Rabbimden sebepler halk etmesini istediğimi...

Hz Zeynep, Hz Muhammed’e eş olması için nasıl dua ettiyse öyle dua ettirmesini Rabbimden istediğimi...

Hz Zeynep, Hz Muhammed’e eş olması için hangi hallere düştü ise beni de  o hallere düşürmesini Rabbimden istediğimi...

Gözyaşları içinde anlattım, anlattım...

Gülümsedin; yüzün karanfil dergâhı gibiydi.

Gülümsedin; yüzün Hz Hatice’yi hatırlatıyordu.

Gülümsedin; yüzün öyle nurlu, öyle huzurluydu.

Gülümsedin; yüzün sabah namazı için yeni abdest almış gibiydi.

Hadi namazları kılalım, güneş doğmak üzere, dedin.

“Evet” dedim “Barla’da sabah oluyor.

“Evet” dedim  “Efendimizi, Efendimizin Haticelerini, Zeyneplerini ve Üstadımızı rüyasında gören Zeynep’im, Hatice’m; evet, Barla’da sabah oluyor.

Hadi namazlarımızı kılalım.’

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.