Kabrin Bilinmese de Kadrin Biliniyor

Mustafa ORAL

Rabbimizin katında sözden daha kıymetli birşey olsaydı vahiy (söz) yerine o gelirdi. Söz dünya ve ahireti birleştirdiği gibi tercihlerini dengeli şekilde yapanların âlemlerini de birleştirir. Günümüzdeki krizler dünyalıların dünyalarının dolayısıyla sözlerinin uhrevileşmek yerine dünyevileşmesinden, semavileşmek yerine arzileşmesinden kaynaklanıyor. Hayata dünyadan bakıyoruz. “Öteki” âlemi ıskalıyoruz. Bu bizi içlere, uçlara, nihayet adaletsizliğe sevk ediyor.

Şimdilerde duygusal bir fetret yaşıyoruz. Ferdileştiriyor, şahsileşiyor, benmerkezli hayata sürükleniyoruz. Fildişi kulelerden hayatı seyredip hükümler veriyoruz. Hayata kıymeti kendimizden menkul renkler, sesler, isimler veriyoruz. Herşeyde belirleyen biz oluyoruz. Kâinat küll (her şey), insan onun cüzü. Cüz ve cüz’i olmamıza rağmen kendimizi küll zannedip her şeye sahip olmaya çalışıyoruz.

Kutuplaştırma Putlaştırmadır

Kendi merkezimizden, insanlıktan hızla uzaklaşıyoruz.  Ahirete paralel gitmek varken “aykırı” gidiyoruz. Her lafı tersinden anlıyoruz. Mesela “kutup” deyince güney ve kuzey kutupları, “kutuplaşma” deyince zıtlaşma anlıyoruz. Gerçekte “kutup” merkez demektir. Merkezde çekim kuvveti vardır. Yerin çekim kuvveti olduğu gibi göğün de vardır. Yer çekimine tabi olan benmerkezcidir. Gökçekimine tabi olan Geylanileşir; kutup olur, kutuplaşır. Mıknatıs gibi ulvi ruhları kendine çeker.

Hayatın merkezi iman ve insandır. Kâinatın merkezinde ağaçtaki çekirdek gibi Hz. Mustafa (s.a.v.) vardır. O âlemlere rahmettir. Yağmur heryere eşit yağar. Yağdıkça ağaçlar artar, ağaçlar artıkça yağmur artar. O (s.a.v.) muhabbetten hâsıl olmuştur. Kâinat da aşkla yaratılmıştır.

Muhabbette çekme, husumette itme kuvveti vardır. Enbiya, evliya kutuptur. Dünya ve ahiret âlemlerinin merkezidir. Onlar aşk, cezbe ve istiğrak (kendinden geçme, dünyadan vazgeçme ) ile iş görürler. Dünyayı kutuplaştırmazlar, putlaştırmazlar.

Kutup olan âlemlere kulub (kalb) ve kulp olur

Muhabbet kalbin gıdası, husumet kiridir. Kalbten kiri atan kutup olur.  Kutup kalbten doğar. Kutup olan âlemlerin kulubu (kalb) ve kulpu (sap)olur.  Tertemiz kalbleri kendine celb ve cezbeder. Onlara Nur’dan cereyan verir. Zamanın Mustafa’sı (s.a.v), Bedii’si gibi kutup yapar. Aynı anda Geylani kuzey, Mevlana güney, Rabbani doğu, Bediüzzaman batı kutbunda yaşasa dünyada karanlık nokta, ulaşılmadık insan kalır mı hiç? O halde birbirimizi ötekileştirmenin, ötelemenin, karanlığa sürgün etmenin, güney ve kuzey diye kutuplaştırmanın ne âlemi var.

Kalpteki kir bir zaman sonra kine dönüşür. Husumete layık olan husumet, muhabbete layık olan muhabbettir.  İnsan olan insan nefsine husumet, diğer nüfuslara (nefislere) muhabbet eder. İnsan husumet kiriyle kinlenir. Kinin kını yoktur. Geleni, geçeni doğrar. Kindar, dindar da olsa kendini yalnızlaştırır. Başkasını ötekileştirir, kutuplaştırır. Kutuplara kadar uzağa gider, ulaşamazsınız.

Kutup olan kütüp (kitap) olur. Peygamberimiz âlemin kutbu ve kitabıdır. Kur’an ve kâinattan sonra Rabbimizi tanıtan 3. asli kitaptır. Bütün münevver kalblerin kutupları olan veliler o kitabın sayfalarıdır. O’nun (s.a.v.) zikir, fikir, şükür halkasında sayfa sayfa saf tutarlar.

Dünyanın kutbu Kâbe, dünyalıların kutbu kalbtir

Dünya ve ahiret güney ve kuzey gibi zıt değildir. Birbirini tamamlar. Dünyanın merkezi yani kutbu Kâbe, dünyalıların kutbu kalbtir. Bütün mabetler Kâbe’nin, bütün latifeler kalbin, bütün âlemler Hz. Mustafa’nın (s.a.v.) etrafında halelenmiştir. Değil mi ki O (s.a.v.) onsekizbin alemin Mustafa’sıdır (s.a.v.).

Aşk dengeler. Yengeli ve dengeli yapar. Kadın-erkek zıt kutuplar değildir. Kadında cemal, erkekte celal vardır. Birleşince kemal olur. Onların kutbu, hayatlarının merkezi, aşklarının meyvesi çocuktur. Değil mi ki aşk birbirinin gözünün değil, gönlünün içine bakabilmektir. Bir erkeği en çok rahatsız eden refikasının  “aykırı” gitmesi, zıtlaşması, kutuplaşmasıdır.  Bir kadını en çok rahatsız edense eşinin onu yok saymasıdır. Kendini kutup sanan, karşısındakini yok sayar.

Kutup, deyince Geylani, Bediüzzaman gibi bütün dünyaya hitap eden huzur ve güven abideleri akla gelmedi. Kutuplar hata yapmaz mı? Elbette yapar.“Kambur” lakaplı bir kutup yanlış işler içinde olduğu bilinen birine karşı iyi şeyler yaptığı zannıyla dua etmiştir.  1938 Kasım’ında Kastamonu’da ikamet eden bir başka kutup Bediüzzaman ile mana âleminde görüşünceye kadar bu hal devam etmiştir. “Diğer kutup” Bediüzzaman, “Kutup Kamburu”  ötekileştirmemiş“Bi de kutup olcak…” dememiştir. Demek, insan kutup da olsa hata yapabilir. O halde kutupbaşları ile oynamamak, kutup kalbli insanlarla kutuplaşmamak gerek.

Rabbimizin cemali ve celali isimleri zahirde zıt kutuplardır. Cemal-celal, mümit (öldüren)- muhyi (hayat veren), kabz (daraltan)- bast (genişleten) zıt kutuplardır. Dünya da görünüşte zıtlar âlemidir. Karanlık-aydınlık, hastalık-şifa, darlık-genişlik zahirde zıttır. Hâlbuki musibet de, nimet de Allah’tan değil midir? Darlık olmasa varlık, musibet olmasa nimet nasıl anlaşılacak?

İnsan bir bütündür. Akıl-kalp, ruh-nefs gibi birbirinin zıddı şeklinde görünen unsurları barındırır.Birini ihmal eden dengini yitirir. Nefs daima kötülüğü emretse de ruh ona eziyet etmek yerine iyiliği tavsiye etmek zorundadır. Nefs olmasa bedenin yükünü kim çeker?

Kutuplaştırma manevi şiddettir. İnsanı ille de silahla mı öldürülür? Son yıllarda kendini hayatın merkezi sananların manevi şiddeti yüzünden binlerce insan birbirinin hayatından sessizce çıkıp gitmedi…

Manevi bütünlüğünü sağlayamayan, kendiyle barışık olmayan, şüphelerini merkezileştiren içsavaş üretir. Karşısındakinin manevi bütünlüğünü parçalamakla başladığı etkisizleştirme tavrını bedensel bütünlüğünü de yok etmeye kadar götürür.

Kutup olacakken kutupbaşı oluyor, ayrıştırıyoruz. Günümüzde kutup olup güzelliklerin merkezi olması gerekenlerin kutupbaşı olup başkalarının maddi ve manevi varlığını tehdit ve tahrip ettiğini üzülerek seyrediyoruz. Cemalli, merhametli ve adaletli olmasını beklediğimiz insanlardaki celalli, öfkeli, adaletsiz halleri anlamlandırmakta zorlanıyoruz.  Akil birilerinin çıkıp bu gerginliklere son vermesini bekliyoruz. Maalesef kutup olup orta yolu bulması gerekenlerin kutuplaşmadan beslenir hale geldiğini görüyoruz. Onlar ötekinin sesini duymuyor. “İyiliği emir, kötülüğü nehiy” dengesini kuramıyor. Hâkim olması gerekirken savcılığa/avukatlığa soyunuyor. Farklılıkları derinleştiriyor. Dışlayıcı ve ötekileştirici gerilim politikalarının toplumda yol açtığı derin kırılmalara yeni fay hatları ekliyor.Bu durum kendini kutup sanan kişileri daha da cesaretlendiriyor, keskinleştiriyor. Yunus’un, Mevlana’nın, Hacı Bektaş’ın dili olması gerekenler aksi söyleyenlerin dilini kesmeye kalkıyor.

Bir Kutup Yıldızı: Mehmet Feyzi

Kutup cezp eder. Nakşî evliyasından cazibedar bir zat elli, altmış nur şakirdi içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız birtek şakirdi muvakkaten kendine çekebilmişti. Zira Risale’nin “ yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi” geliyordu. Bir gün Bediüzzaman, rahlesinde ders alarak kutuplaşan M. Feyzi Pamukçu’ya “Bu şehre bir kutup gelse”, "Seni on günde velayet derecesine çıkaracağım" dese, sen Risale’yi bırakıp yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.” demişti. O “amenna” deyip, Üstadından başka kutba bağlanmadan, kimseyi kutuplaştırmadan, bir kutup yıldızı gibi göçüp gitti dünyadan.

İki elimiz, ayağımız, kulağımız,gözümüz var ama bir tane gönlümüz ve dilimiz var. İki farklı göz ile görsek de gönülde onları tek resme çevirmek, iki farklı şey işitsek de dilde ortak sese dönüştürmek mümkün. O halde öteki olmayalım, öteli olalım. Öteberi ile uğraşmayalım.

Şimdi iki ihtimal var. Ya muhabbeti tercih edip M. Feyzi misali kardeş kutuplar gibi yaşayacağız veya husumete devam edip kutuplaşacağız. Uçsuz bucaksız yalnızlıklar diyarı kutuplarda Eskimolar, kutup ayıları ve penguenler gibi “ensesi kalınlar” yaşar. Senin, benim gibi insanlar için kutuplarda hayat yoktur. M. Feyzi gibiler kutup yıldızlarıdır. İlla da kutuplaşacaksan onlar gibi kutuplaşalım.

Risale’nin yazarı, “seyyid kutup”, “fakir” Bediüzzaman “bir tane mürşid-i ekmel ve kutup ararken, Cenâb-ı Hakkın ihsanıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad-ı Muhteremin sa'yi ile yüz on dokuz mürşid-i ekmel ve kâmil” bulur. Değil mi ki “Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur, yüz on dokuz adediyle, herbirisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktabdır.”

Seyyid kutup Bediüzzaman’ndan beslenen iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri gibi bulunduğumuz kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup olalım. “Hem her birisi hizmet-i Kur'âniye itibarıyla birer kutup hükmünde olan Nur talebeleri gibi” “bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan” Zübeyir Gündüzalp gibi kutup olalım. Bak, o zaman dünyada soğuk bir yer, üşüyen bir kalp kalır mı?

Bediüzzaman gibi olalım. Kabrimiz bilinmese de bir gün kadrimiz bilinir. Bizi de Bediüzzaman gibi kutuplardan sayarlar. Varsınlar kalbini ve kabrini kırsınlar; ne çıkar.

Gâh “Yıkılmış bir mezarım ki…” diye şiirler söylersin

Gâh ‘Yıkılmış bir kalbim ki…” diye şiirler söylersin.

 

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.