Hafız Ali’nin Kıyısında Bir Umman Ümmühan Ergün

Mustafa ORAL

Hafız Ali’nin eşi Ümmühan Hanım 5 Mart 1913 tarihinde İslamköy’de dünyaya gelir.

Babası Ayanoğlu Hafız Abdullah’tır. Annesi Ayşe Hanımdır. İki kız kardeşi vardır. Hatice ve Seden. Annesi, babası ve Hatice hafızdır. Bundan dolayı Kur’an’ın mâna ve lafzını çabucak söker.

Hafız Ali’nin annesi ile Ümmühan Hanımın annesi kardeş çocuklardır. Ümmühan Hanım Hafız Ali’den 15 yaş küçüktür. Evlendiklerinde Hafız Ali’nin 30, Ümmühan Hanımın 15 yaşında olma ihtimali yüksektir.

İki katlı toprak evleri vardır. Evlerini Kur’an Kursuna ve nur medresesine çevirerek Kur’an’ı ve Nurlu hakikatleri öğretirler. Hafız üst katta erkeklere, Ümmühan Hanım alt katta hanımlara Kur’an okutur, Risale anlatır.

Aşkla dolu hayatlarını Rablerinin yolunda kalp kalbe feda ederler. Hiç çocukları olmaz. Onlar da kendilerini tamamen başkalarının çocuklarının yetişmesine adarlar. Ümmühan Hanım kız çocukların, Hafız Ali erkek çocukların ellerinden tutar.

Ümmühan Hanım talebelerini evladı gibi sahiplenir. Öyle ki talebeler ona “Anne” diye hitap eder. Hafız’ın talebelerinden Ahmet Lütfi Sönmez de onu anne bilir. Ümmühan Hanım, 1963 yılında Nazilli’de Ahmet Lütfi’yi ziyaret eder. Hafız’ın emanetlerinin bazılarını teslim eder. Bunlar arasında kimliği ve fotoğrafı da vardır.

Kıt kanaat geçinirler. Kiraya verdikleri birkaç dönüm arazinin ve bağlarında yetiştirdikleri üzümlerin gelirleriyle hayatlarını sürdürürler. Minnet altına girmeden, kimseden hediye kabul etmeden yaşarlar. Maddi sıkıntı içerisinde olmalarına rağmen Kur’an’ın bereketiyle yaşarlar.

Ümmühan Hanım bir çok hanımın nurlu hakikatlerle tanışmasına vesile olur. Yetiştirdiği talebelerinden yazma bilenler Nurları yazar, bilmeyenler de eşlerine düşen vazifeleri yaparlar, geceleri kandillerini tutarlar. Üzüm sirkesini katık yaparlar, arttırdıklarıyla kağıt, kalem, mürekkep alırlar.

Hafız, Hanımına sık sık telkinde bulunur: “Sakın kadınların getirdiği hediyeleri kabul etme! Getirilenleri de iade et! Çünkü Üstadımızın düsturu böyledir.”

Allah rızası için yaptıkları bu hizmetlerden dolayı hizmet ettikleri insanlardan hiçbir bedel ve hediye almayacaklarına dair birbirilerine söz verirler. Her ikisi de son nefeslerine kadar sözlerine sadık kalırlar.

Onların bütün derdi insanlığın derdidir. Kendi dertlerini düşünecek vakitleri yoktur. Hafız sık sık eşiyle dertleşir. Bir insan nasıl olur da bu hakikatleri göremez, diye diye Nurlu hakikatlerden uzak duranlar için içlenir.

Yengeli, Dengeli Hizmet

Ümmühan Hanım Nur hizmetinde eşinin en yakın yardımcısıdır. Gâh yazar, gâh yazdırır; gâh okur, gâh okutur. Yazdıklarını Üstad’ına gönderir.

Hafız Ali, Bediüzzaman’ın gözdelerinden olduğundan sık sık baskına uğrar. Genç eşi böyle zor bir dönemde ona eşlik etmektedir. Hafız, gençliğini yoksulluk, baskı ve sıkıntılarla boğuşarak geçiren eşi için çok üzülür. “Benim yüzümden mağdur oluyorsun. Bu baskılara ve sıkıntılara dayanmak zorunda değilsin. İstersen babanın evine gidebilirsin” der.

Ümmühan Hanım başına nasıl bir devlet kuşunun konduğunun farkındadır. Hayatının her anında, bilhassa boykot günlerinde Hz. Hatice (ra) nasıl Hz. Mustafa’nın (sav) yanında yer almışsa o da Ali’sinin yanında yer alır. Bu yolda onu asla yalnız bırakmaz.

“Bir kuru dilim ekmek de olsa, soğan ekmek de olsa ben seninle beraberim, bu hizmette beraberiz. Bir dilim ekmek, bir soğan bulsak bölüşürüz. Sen neredeysen ben ordayım. Seninle beraber ben de hizmet ederim.”

Hafız ve Ümmühan Hanım el ele, gönül gönüle vererek İslamköy’ü gerçekten de bir İslam beldesi haline getirirler. Kısa sürede Ümmühan Hanım da dahil 17 kişi Risale yazmaya başlar.

Hafız’ın yar ve yardımcısı Ümmühan Hanım yaptığı hizmetlerle meleklerin ve ruhanilerin alkışlarına, Üstad’ın iltifatına ve dualarına mazhar olur. Üstad kendisi için Risaleler yazan Ümmühan Hanımın ismini altın harflerle Nur’lu sayfalara nakşeder. Hafız, Üstad’ına yazdığı bir mektupta Ümmühan Hanım’ın hizmetlerinden de bahseder. Üstad da cevabî mektubunda bu duruma değinir:

“Hafız Ali'nin mektubunda yazdığı Ümmühan ve Şâhide değerinde, burada Risale-i Nur'a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz var. Mesela: Âsiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliye gibi Risale-i Nur'un şakirtleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve dua ediyorlar. Biz de onlar gibi, umum kardeşlerimize birer birer selam ve dua ederiz.” (Kastamonu Lâhikası / 107. Mektup)

Ümmühan Hanım’ın yazdığı 10. Söz

Bediüzzaman, sayfasının başlangıcına ahirette şahitlik edecek şu cümleyi sırlar: Şehid-i merhum kahraman Hafız Ali’nin refikası Ümmühanî bu nüshayı yazmış.

Hafız Ali, Denizli Hapsine gönderilmeden bir gün önce rüyasında kendisine Denizli toprağının verildiğini görür. Sevdiceğine, “Hayır diyelim de hayır olsun inşaallah” der. Gün doğar doğmaz evi basılır. Ev didik didik aranır. Akabinde tutuklanır. Evden ayrılırken eşine nasihat etmeye devam eder. “Kur’an okutup, öğretme vazifeni sakın bırakma.”

Ümmühan Hanım eşinin sözüne sadık kalır. Nurlu vazifesini bir gün olsun ihmal etmez. Altı ay sonra da Hafız’ın rüyası gerçekleşir. Hafız Ali Denizli toprağına düşer. İlbadı Kabristanını mesken tutar. 17 Mart 1944.

Vefa varsa vefat yoktur. Ali, Üstadının ve uzaklardaki eşi Ümmühan’ın aşkıyla toprağa düşence baharda binlerce çiçeğe bedel bir karanfil solar kâinat bahçesinde.

Çalın davulları çaydan aşaya
Mezarımı kazın bre dostlar belden aşaya
Koyun sularımı kazan dolunca
Aman ölüm, zalim ölüm üç gün ara ver
Al başımdan bu sevdayı götür yare ver

Denizli içinde selam okunur
Selamın sedası bre dostlar cana dokunur
Gelin olanlara kına yakılır…”

İslamköy’deki Ümmühan’ın kalbine Hafız Ali ve Hz. İlyas hüznü düşer.

“Zindan zindan viran olasın
Taşını toprağını seller alsın
Sen de benim gibi yarsız kalasın…”

Ali’nin kabri Ümmühan’ın kalbine, Ümmühan’ın kalbi Ali’nin kabrine düşer. Hafız Ali’yi yar belleyen, senin yüreğin nereye düşer! Onlar tıpkı rüyalarda olduğu gibi birbirlerinde dirileceklerdir. O halde biz de o ebedi sevgilileri vesile kılarak dualara duralım seninle:

“Ali ve Ümmhan aşkına
Çalın ilahileri İlbadı’dan aşağı
Mezarımızı kazsınlar yan yana
Hafız Ali ve Hasan Feyzi gibi
Kimse yarsız kalmasın toprakta bile…”

Ümmühan Hanım cennet ehlinin cennete ayak bastığı yaşlarda dul kalır. Yüreğinin bir kanadı kırılır. Artık tek kanatla uçacaktır. Gönül ağacı köklerinden sarsılır. Gözyaşı ve dualarla ağaçlar gibi sarsıla sarsıla hizmete koşar. Hafız’dan emanet aldığı bayrağı daha da ileriye götürür.

Bediüzzaman canevinde

Hafız Ali’nin vefatından sonra Ümmühan Hanım yalnız kalır. Annesi, babası ve kardeşleri dünyadan göç ettikten sonra daha da yalnızlaşır. Yalnızlığını hizmet ile gidermeye çalışır.

Bediüzzaman için Hafız Ali canından bir parçadır. “Hafız Ali benim canım…” diye diye onu rahmetle anar durur. Hafız’ı canı, hatta canından aziz bilen bir başka kimse daha vardır: Ebedi hayat arkadaşı, candaşı, canı ve cananı Ümmühan Hanım.

Bediüzzaman, Hafız Ali’nin vefatıyla yalnız kalan cananını teskin etmek ister. 1956 yılıdır. Ölümün eşiğine dört adımı kalan 79 yaşındaki Bediüzzaman, sevdiceğinin hasretliyle kavrulan Ümmühan Hanımın yangınını dindirmek için eşiğine gelir. Kapıyı çalar. Ümmühan Hanım Üstadını gördüğünde dünyalar onun olur. Koca Sultan ihtiyarlığına, hastalığına, hizmetteki yoğunluğa aldırmadan kendisi için canını feda eden Hafız’ın cananını görmeye gelmiştir. Canlar sana feda olsun ey Sultan… Binbaşı Asımlar, Hafız Aliler, Hasan Feyziler, Ümmühanlar sana feda olsun ey Can…

Ümmühan Hanım tatlı şaşkınlığını üzerinden atınca Üstadının kolunu kucaklayan cübbesini öper. Hafız’ın hasretiyle yanan yüreğinin harını dudaklarıyla ıslatır. Dudaklarından canına can suyu akıtır.

Tarih susar, varlık uçsuz bucaksız bir sükunu sarınır. Üstad hizmet insanına yakışır şekilde karşısında dağ gibi duran Ümmühan Hanımın bahçesindeki büyükçe bir taşın üzerine çıkar. Hafız’ın hayali ve hatıraları tatlı bir meltem gibi bahçeyi doldurur. Hazret, için hasretini söze büründürme zamanıdır.

“Ben buraya niye geldim biliyor musunuz? Risale-i Nur’un neşvünema bulmasında çok büyük hizmetleri olan, nurları dünyaya tanıtan Hafız Ali ve İslamköylüleri tebrik etmek için geldim.”

Hafız Ali’siz yıllar

Ümmühan Hanımın çocuğu olmadığından köyün çocuklarını kendi evladı gibi sevip sahip çıkar. Onlara manevi ve insani değerleri kazandırmaya çalışır. O dönemde köydeki bütün hafız kızları o yetiştirir. 50 kadar hafize yetiştirdiği söylenir. Kur’an ve Risale derslerini birlikte verir. Tedbiren Risalelerin kapaklarını kağıtlarla kapatır, Risalelerden dersler yaparken kem kalpliler fark ettiğinde, “Kur’an’dan, hadisten ders okutuyorum” diyerek dikkatleri başka yöne çeker.

Fatma Duman’ın oğlu İrfan da Ümmühan Hanımın rahlesinde diz kırar. Talim ve terbiyesinden geçer. Kur’an ve sureleri ondan öğrenir.

Vefatına altı ay kala ciddi derecede hastalanır. Son üç ay kala kadar talebe okutmaya devam eder.

Talebeleri son nefesine kadar onu yalnız bırakmaz. Bilhassa bayramlarda ziyaretçi akınına uğrar.

Yarim Denizli’yi Mesken mi Tuttun…

Ümmühan Hanımda Allah’ın kuddus ismi tecelli eder. Maddi ve manevi temizliğe çok dikkat eder. Günümüz insanının idrak edemeyeceği kadar temiz ve titizdir.

Hafız Ali’den sonra dünyaya dönüp bakmaz. Bütün vaktini talebe okutmaya verir. Gerekmedikçe evinden çıkmaz. Hafız’dan başkasına görünmek istemez. Öyle ki evinden dışarı çıkması gerektiği zaman sadece tek gözü görünecek şekilde bütün vücudunu örter. Takva örtüsünü öyle bürünmüştür ki ihtiyarlık yaşına girmiş olmasına rağmen erkeklerin bakışlarından kendini korur, asla önlerinden geçmez. Bir erkekle karşılaşacak olsa yolunu değiştir. Herkes onun Allah dostu, İslamköy’e sahabe ruhunu taşıyan Hafız Ali’nin eşi olduğunu, sahabemisal hayatı olduğunu bilmesine ve bundan dolayı kendisine saygı duyup gerekli hassasiyeti göstermesine rağmen onun bu şekilde titiz davranmasını anlamakta zorlanırlar. Gerçekten de onun sahabe saffeti taşıyan hayatı ve engin iffeti herkesi hayrette bırakır. Takva, iffet ve izzet konusunda kendisi hassas olduğu gibi etrafındakilere de aynı şekilde davranmalarını tavsiye eder.

Ümmühan Hanım yıllarca özlem ve hasretle sevdiceğine kavuşacağı günü bekler. Sevdiceğinin Kur’an ve Risale-i Nur ile daha da billurlaşan sesi içinde çalkanır durur. “Kur’an okurken öyle güzel bir sesi vardı ki…” diye o güzel günleri hasret ve huzurla anar durur.

1960 yılında Bediüzzaman vefat ettikten sonra Ümmühan Hanım daha da yalnızlaşır. Artık akraba olarak sadece kardeşinin kızı Fatma Duman kalmıştır. Fatma Hanım yalnızlığını gidermeye çalışır.

Ümmühan Hanım hizmete tutunarak Hafız Ali’ye kavuşacağı günü bekler. Bedeni İslamköy’de olsa da ruhu her daim Ali’sinin yanında Denizli’dedir. Ayrılığa dayanamamaktadır. Üstadı “Ben Hafız Ali’yi unutamıyorum” demiştir. Aynı dert Ümmühan Hanımda da vardır. 1968 yılıdır. Hafız dünyadan geçeli 24 yıl olmuştur. Bir gün yeğenleri Burhan, Osman ve Mehmet Duman kardeşleri çağırır. “Dayınızın mezarı Denizli’de. Orada gidip gelen olmaz, okuyan olmaz. Masrafı neyse vereyim. Dayınızın mezarını İslamköy’e getirin.”

Bu sözler üzerine üç kardeş Hafız’ın aziz hatırasını İslamköy’de yaşatmak için Denizli yollarına düşerler. Cenazenin nakli için resmi işlemleri kısa sürede sonuçlandırırlar. Fakat tahmin etmedikleri bir durumla karşılaşırlar. Bediüzzaman’ın ifadesiyle Kahramanlar Ocağı Denizli halkı Hafız’ı unutmamış, ona sahip çıkmıştır. “Hafız Denizli’de şehid oldu. O bizim şehidimiz. Şehid götürülmez, yerinde kalır” diyerek naz makamında kabrin naklini reddederler.

İslamköylü üç kardeş ne kadar ısrar ederse etsinler Denizliler kabul etmezler. Bunun üzerine Burhan Duman, “Madem siz koskoca bir şehir olarak dayımı bu kadar çok seviyorsunuz; bizim yerimiz köydür, götürmeyelim, burada kalsın.” der.

Üç kardeş hüzünlü şekilde İslamköy’e dönerler. Durumu Ümmühan Hanıma arzederler. “Denizlilier Hafız’ı vermediler. Bizden fazla sahip çıkmışlar. Ne kadar çok seveni varmış orada… Ne mutlu. Herkese böyle nasip olmaz.”

Bir hanım için ne kadar onur verici bir durum. Eşine bir şehir sahip çıkıyor. “Tamam oğlum, ne yapalım madem onlar sahip çıkmışlar biz buradan okuyalım, her yerden varır dualar.”

Hz. Hatice ve Hz. Mustafa (sav) ezelden ebede bir aşk yolculuğuna çıkmışlardır. Hz. Hatice’nin nefesi 25 yıl sonra tükenir. 620 yılında 65 yaşında vefat eder. Hz. Mustafa (sav) cennet kadınlarının sultanından ayrılığa 12 sene dayanabilir. O da 632 yılında sevdiceğinin dünyasına, cennete hicret eder. Ümmühan Hanım ile Hafız Ali arasında da Hz. Hatice ile Hz. Mustafa (sav) gibi bir muhabbet vardır. Ümmühan Hanım da Hafız’ına kavuşacağı ânın hasretiyle yanar, sabırla ötelerde gerçekleşecek vuslatını bekler. 1975 yılı sonlarında vuslatın sesini duyar. Ciddi derecede hastalanır. Kendisini annesi gibi seven yeğeni Fatma Hanım onu hiç yalnız bırakmaz. Evine alıp onunla ilgilenir. Azrail meleğinin selamını soluğunu daha derinden hissetmeye başlar. Nisan ayı başında Fatma Hanıma halini açar. “Ben vefat edeceğim. Beni evime götürün, orada vefat edeyim.” der.

Fatma Hanım annesi gibi sevdiği teyzesinin isteğini kabul eder. Onu evine götürür. Kendisi de ona hizmet etmek için buraya taşınır. Onun hastalandığını haber alan herkes yanına gelir, helallik diler.

Nisan’ın 17’sidir. Bahar, buram buram İslamköy’ü sarmıştır. Ümmühan Hanımın gönlünde gelincik çiçekleri açmıştır. Artık ebedi sevgilisi Hafız Ali’nin yanına gitme vakti gelmiştir. Fatma Hanımın dizine başını koyar. Son bir defa bakar dünyaya. Ardından yavaşça gözlerini kapatır. İçi aydınlanır. 32 yıl sonra, 17 Nisan 1976 tarihinde sevdiceği Ali’sine kavuşur. Kabri İslamköy’de babacığının yanındaysa da kalbi her daim Ali’ciğinin kabrinde, Denizli’dedir.


Ümmühan Ergün’ün (Ergin) kabri

SIRLI EV

20. yüzyılın ikinci çeyreği Türkiye’de bir dönüşümün yaşandığı yıllardır. Ülkeyi yönetenler Batı değerlerine dayalı seküler ve etnik duyarlılıkların hâkim olduğu bir dünya kurmaya çalışır. Dini değerler ve yaşantı baskılanır. Dini kitaplar ve yapılar büyük oranda yok edilir. Dindarlar hapis ve sürgünlerle cezalandırılır. Bediüzzaman ve talebeleri de bu tavırdan etkilenir. Hafız Ali defalarca tutuklanır fakat her seferinde beraat eder.

Matbaalarda Risale-i Nur basmak yasak olduğundan Hafız Ali’nin de içinde bulunduğu yüzlerce el tarafından çoğaltılır. Fakat evlere sık sık baskın yapıldığından kandil aydınlığında sabahlara kadar yazılan Nurlu hakikatlerin saklanması gerekmektedir. Bir gün Nur’dan rahatsız olan geceyüzlü adamlardan biri yine Hafız’ı şikâyet eder. Hafız kapının arkasındaki odunların üzerine Risaleleri bırakır. Jandarmalar evi didik didik aramalarına rağmen Risaleleri bulamazlar. O gün de hapisten kurtulmuştur ama bu durum nereye kadar devam edebilecektir ki. O da kendince bir yöntem bulur. Risaleleri tenekelerin içine koyup lehimler. Evinin duvarlarına yaptığı gizli bölmelere tenekeleri saklar.

Gün gelir Hafız’ın ve eşinin ömür binası yıkılır, toprağa karışırlar. Mirasçısız vefat ettiklerinden evleri yıkılmaya yüz tutar. Yarım asır sonra sevenleri Nurlu hakikatlerin yazılıp okunduğu evi Kur’an Kursu yapmak isterler. Kazmayı vurduklarında duvarlara gizlenmiş Risale nüshalarıyla dopdolu tenekelerle karşılaşırlar. O gün bir daha anlaşılır ki, ne kadar baskılanmaya çalışılırsa çalışılsın hakikatlerin bir gün gün yüzüne çıkmak gibi karakteri vardır.

O gün Risale sayfalarının duvarlarını ördüğü ev Hafız ve eşinin cennetteki köşklerine taşınmasından sonra Yatılı Kız Kur’an kursu olarak faaliyetini sürdürmektedir. Dün gürül gürül Kur’an’lar, Risaleler tüten evden bugün de aynı sesler yükselmektedir. Minik Aliler, Ümmühanlar; Hafız Ali ve Ümmühan Hanım suretinde ve siretinde İslamköy’ü şenlendirmektedir.

NOT: Ömer Özcan'ın Ağabeyler Anlatıyor kitabından yararlanılmıştır.

*Daha fazlasını 2 ay önce Hicbişey yayınlarından çıkan GÖKYÜZÜ RAHLESİNDE HAFIZ ALİ ERGÜN isimli kitabımızdan okuyabilirsiniz.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/gokyuzu-rahlesinde-amp-hafiz-ali-ergun/619798.html&publisher_id=10964

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (8)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.