Bediüzzaman Hazretlerinin etnik kimliği önemli midir? Hem 'evet' hem 'hayır' diye cevap vermek gerekir bu soruya. 'Hayır.' Çünkü mürşidin etnik kimliği irşadının değerini etkilemez. Nitekim, İslam ümmeti, Araptan Türke, Kürtten Çerkese, Boşnaktan Laza, Farisîden Hintliye vs. çok çeşitli ırklardan bahşedilmiş bir âlimler meclisi gibidir. Elhamdülillah. Hepsinin irşadı da kalbimizin içi, başımızın üstüdür. (Yüzümüz kıyamete kadar ayaklarının bastığı mübarek toprağa sürünsün.) Hani 'Hanefî imamlarının en büyüklerinden' İmam Züfer rahimehullah için anlatılır ya: Düğününde, aslen Farisî olan, hocası İmam-ı Âzam Ebu Hanife rahimehullaha konuşma yaptırınca, Arap olan kabilesinin büyükleri ona çıkışırlar: "Arapların büyükleri burada dururken sen bir acemi mi konuşturuyorsun?" Hazret-i İmam'ın cevabı gayet nettir: "Babam da sağolsaydı, burada yine onu değil, Ebu Hanife'yi konuştururdum."
Bu anlamda sahiden ırkların hiçbir ehemmiyeti yoktur. Fakat, diğer bir açıdansa, 'Evet,' ırkların ehemmiyeti vardır. Çünkü Cenab-ı Hakîm celle celaluhu o ırklarla da bazı imtihanlar murad eder. Bazı hikmetler gösterir. Bazı okumalar yaptırır. Bazı terbiyelerden geçirir. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri de, 20. Söz'de, 'Bakara sûresinin isminin neden bakara olduğunu' izah ederken, önemli bir noktaya işaret eder: İsrailoğullarına Mısırlılardan geçen 'inekperestlik' sapkınlığı Allah Teala'nın onlara bir inek kestirmesi ile son bulmuştur. Yani bazı marazların tedavisi 'zıttıyla amel etmekte' saklıdır illa. "İşte, Kur'ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhiyle ifham ediyor." Yine bu anlamda 'secde,' sadece bir fiil olarak bile, insanın kibrini biçer. Çünkü, ona, fiilî olarak da 'kendinden daha büyük olana' eğilmeyi öğretir. Yani, secdede tek eğilen belimiz değildir, enemiz de eğilir.
"Belki de Bediüzzaman hem seyyid hem Kürttür ha?" yazısında da atıf yapmıştım. Mü'minûn sûresinin 47. ayetinde, Mısırlılar, kendilerine peygamber olarak gönderilmiş iki İsrailoğlunu karşılarında görünce, canımız o iki İsrailoğluna feda olsun, şöyle diyorlardı: "Kavimleri bize kul-köle iken bizim gibi iki insana mı inanacağız?" Burada isyanın dayandırıldığı argüman ilginçtir. Zira, dikkat buyurun, Musa ve Harun aleyhimüsselamı 'yalancılıkla' itham etmiyorlardı. İnkârlarını böyle bir iddiaya-emareye dayandırmıyorlardı. Ya? 'Kavimlerinin onlara kul-köle olmasını' dillendiriyorlardı. Evet. Hakikaten, Yusuf aleyhisselam devrinde Mısır'a yerleşen kardeşleri, yani onların soyundan gelen İsrailoğulları, zamanla Mısır'ın 'köle halkı' konumuna indirilmişti. Mısırlılar kendi ırklarını İsrailoğullarının ırkından üstün görüyorlardı. Onları 'ikinci sınıf vatandaş statüsünde' kabul ediyorlardı. Bu yüzden de hidayete tâbi olmak ağırlarına gidiyordu. Bunun benzerini Asr-ı Saadet'te İsrailoğullarında da görüyoruz. Yahudiler, Efendimiz Aleyhissalatuvesselama, Arapları mevhum ırklar hirerarşisinde kendilerinden aşağı gördükleri için, inanmıyorlardı. "Peygamber bizim içimizden çıkmalıydı!" diyorlardı. Yine Benî Ümeyye'yi bidayette Allah Resulünün irşadına soğuk baktıran da Benî Hâşime karşı güttükleri üstünlük davasıydı. Hatta, ayetlerde, Aleyhissalatuvesselamın yetimliğinin bile, ki canımız o Yetime kurban olsun, tebliğini redde gerekçe kılındığını bildirir. Yani cümlesinin mehazı kibirdir.
Yani, nasıl ki, Hakîm-i Alîm celle celaluhu, Âdem aleyhisselamın hammaddesini İblis için bir imtihan vesilesi kılmıştır. O da bu sınamada rezilliğini ortaya dökerek "Beni ateşten onu topraktan yarattın!" deyu isyan etmiştir. Aynen öyle de, Musa ve Harun aleyhimüsselamı da Mısırlılar için bir imtihan vesilesi kılmıştır, Muhammed-i Arabî aleyhissalatuvesselamı da İsrailoğulları için imtihan kılmıştır. Hatta, Aleyhissalatuvesselam Efendimizin Araplığı bugün bile sair kavimler için bir imtihan vesilesidir ki, Türkiye'de, "Muhammed Peygamber aslında Türktü!" diyen hezeyancılara rastlanmıştır. İşte bu 'tuttuğunu Türk yapıcı' kemalist Türkçülük de arkasında aynı kibri barındırır. Ona göre "Türkün Türkten başka dostu yok!" olduğu gibi "Türk Türkten başkasına da iman etmez!" veya "Türk Türkten başkasını da kendisine mürşid tutmaz!" Müslüman Türkleri tenzih ederim. Kemalistleri konuşuyorum ben.
Keza, arzedegeldiğim sahih bağlamda, mürşidin mensup olduğu ırkın bir ehemmiyeti olduğunu, bir hikmeti bulunduğunu söylemeye çalışıyorum. "Cenab-ı Hakkın bir terbiye şekli de bu âdetullah içinde görünüyor gibidir!" demekteyim. Cenab-ı Hak, bazen, hikmeti böyle iktiza ettiğinde, mürşidlerini 'küçük görülen' kavimlerden gönderir. Böylece kendisini 'büyük gören' kavimleri sınar. Sınamadan geçenler, kibrini yenenler, o irşaddan istifade ederler. Hem de zaten kabulün kendisi bir terbiye şekli olur. Tıpkı, kurban kesmenin 'inekperestliği' öldürmesi kabilinden, o mürşide "Üstadım, şeyhim, imamım, seydam, hocam, efendim vs." demekle şifalandırılmış olurlar. Çünkü bunu demekle de/bile içlerindeki İblis'in boynuna bir kılıç çalınır. Başı secdeye getirilir. Yok, "Ben o ırktan birine mürşid demem!" diyorlarsa, eyvah, imtihan kaybedilmiş olur. Bu imtihan bütün ırklar için geçerlidir. Sadece birisine değil.
Hülasa: Bediüzzaman Hazretlerinin 'Kürtler içinden bir mürşid olarak' ümmete hediye edilmesiyle 'kemalist Türkçülüğün mübarek Türklere aşılanmaya çalışılmasının' aynı devirlere denk gelmesi zikrolunan hikmetten uzakta okunmamalı... Ve eğer Türk mürşidlerden gelen hidayete kalbini kapayan Kürtler varsa, Allah onları ıslah eylesin, onları da bu kanundan uzakta tutmamalı. Ben, bütün o kemalist propagandaya rağmen, o ateşten şartlar altında, Üstadın yanından gram oynamayan Türk abilerin hatırasını andığımda gözlerim yaşarıyor. O civanmertlerin bu imtihanı ne büyük muvaffakiyetle aştıklarını düşünüp lezzetleniyorum. Ancak imtihan hepimizin başındadır. İblis, istiyor ki, düştüğü hataya bütün insanlık da düşsün. Herkes kendi âdemine takılsın. Ne diyelim? Cenab-ı Mevla bizi o tür vartalardan muhafaza eylesin. Hidayetini kalbimizin rehberi kılsın. Uhuvvetimizi bozdurmasın. Âmin. Âmin.