Çocukluğu Yaşatılmamış Bunalım Gençliği: Psikososyal Analiz

Adnan KALKAN

Gerek anne babalar gerekse öğretmenler hem çocukların hem gençliğin gidişatından rahatsızlığını dile getiriyorlar. Bazen haklı bazen haksız sebeplerle veryansın yapmaları ve bu çocukların ve gençlerin tavır ve davranışlarından şikâyetçi olmaları yaşanan süreç anlamında kaçınılmazdır.

Şimdi düşünün, insan sudan gelmiştir ve yaratılışı topraktandır. Yani insanın fıtrat olarak yaratılışı toprak ve sudan ibarettir.

Fıtratından kopan her ne olursa olsun bozulur. Mesela bir ağaç fıtratından koptuğu takdirde kurur. Tıpkı bunun gibi günümüz çocukları da fıtratından koparılmıştır. Düşünün... 2000 yıllarına kadar çocuklar dışarıda oyun oynar, toprakla oyuncaklar yapar, toprağa basarak körebe oynar, çelik çomak oynar, birbiriyle tartışır, bazen akşam eve geldiğinde anne babasından kavga ettiği için dayak yer, bunların hepsi normal olarak karşılanan şeylerdi. Bazen kendi aralarında problemlerini çözer, bazen arkadaş grubunda bazı arkadaşlarını yanına alıp haksız olan tarafa karşı birleşip haksızlığı bertaraf eder, kendi sorunlarını neticede büyük oranda kendileri çözerdi. Psikolojileri bozulmazdı. Bununla birlikte şantiye kanallarına yüzmeye gider ve sudan kopmazdı. Şimdi gelelim günümüze ve günümüz gençliğine...

Hissiz ve duygusuz bir gençlik yetişiyor diye vaveyla koparanlar, evvela gençliği bu betona ve beton örmelere hapseden sebepleri araştırmalıdır. Yani bu sorunun temelinde, hissizliğin ve duygusuzluğun asıl sebebinde insanın fıtratından koparılması vardır. Fıtrat olan doğa tamamen hayatın dışına itilmiş, yılda belki birkaç defa pikniğe gitmek şeklinde bir hayat tesis edilmiştir. Bu da tabii ki çocukları ve gençleri olumsuz etkilemiştir. Mesela vicdan... Bir çocuk doğaya çıkmadığı sürece bir bitkiyi koparmaması gerektiğini ya da bir karıncaya basmaması gerektiğini nereden öğrenecek, nasıl vicdan duygusu kazanacak? Mesela sorumluluk... Bir çiçek yetiştiremeyen, bir kedi bakamayan bir çocuk nasıl ileride çocuk bakacak? Tıpkı bunun gibi nice problemler söz konusudur...

İnsan fıtratından koparılmıştır. Bu hissizliğin, duygusuzluğun, bu sorumsuzluğun, idealsizliğin ve aynı zamanda bu öfkenin, yalanın temelinde insanın fıtratından koparılması vardır.

Diğer bir boyuttan baktığımız zaman, yine insan daha ilkokul yılları hatta şimdi anaokulu yıllarından itibaren, anne babaya en ihtiyaç hissettiği zaman anneden koparılıyor. Hatta daha öncesine gidecek olursak çalışan anne çocuklarını henüz 3 aylıkken yani anneye en çok ihtiyaç hissettikleri, hani bir damla suya ağzı denk gelse bir damla suda boğulacakken, tam o zamanda çocuk anneden koparılıyor... Ve o annenin o çocuğunu üç aydan itibaren her bırakıp gitmesi o çocukta bir boşluk oluşturuyor. Anaokulu yıllarına geldiği zaman, daha çocuk yine anneye en çok ihtiyaç hissettiği bir zamanda anaokuluna yazılıyor yani anne okulundan daha mezun olmamış çocuğun anaokuluna yazılması duygusal yönden ciddi anlamda problem teşkil ediyor. İlkokula geldiği gibi;

A, B, C test soruları ile aptallaştırma operasyonu başlatılıyor. Oysaki ilkokul yaşı, temel ahlak, karakter ve okuma yazmanın öğretildiği yıllardır. Kısır test döngüsüyle çocuğun ufkunu daraltacak olan A, B, C üç şıkkına maruz bırakıp köreltecek sisteme dâhil oluyor. Ortaokul yıllarına geldiği zaman bir de D şıkkı ekleniyor. Bunun anlamı şu: "Başka bir şey düşünme..."

Ortaokul yılları itibariyle sınavların başlaması bursluluk sınavları, LGS sınavı, YKS sınavı… Bu çocuklar öyle at gibi koşturuluyor ki hisleri ve duyguları tamamen iflas ediyor. Anne baba kendini çocukta görmek istiyor. Yani “ben doktor olamadım sen doktor olacaksın, ben öğretmen olamadım sen öğretmen olacaksın, ben para kazanamadım sen kazanacaksın, ben itibar görmedim sen itibarını göreceksin” gibi daha birçok sebeple kendini çocukta görmek istiyor. Bu çocuğun hisleri ne, bu çocuğun duyguları ne, bu çocuğun kabiliyetleri, istidatları, yetenekleri nedir? bunlar göz ardı ediliyor. Bazen %30'luk bir çocuktan %90'lık performans bekleniyor ve bu çocuk da bunu sağlayamadığı için kendini aptal hissediyor oysa kendi bünyesinde, kendi yeteneği çerçevesine göre gayet iyi bir şekilde gelişebilecekken, ayakları üzerinde durabilecekken, üzerine dev gibi bir yük yüklendiğinden dolayı bu çocuk bu sefer kendine işe yaramaz hissetmeye başlıyor. Çünkü verilen görev yerine getirilemez, getirememiş ve verilen görevi yerine getiremediğinden dolayı azarlanmış, horlanmış, küçümsenmiştir. Hatta bazen dayak yiyebilmektedir.

Bu çocukların bugün hissiz ve duygusuz yetişmesinin temelinde, bu çocuklara bizim hayatı değil bize dayatılan hayatı, at gibi koşturan, işsiz ve duygusuz bırakan sistemler vardır. Benim çocuğum öğretmen olmasa da, doktor olmasa da, mühendis olmasa da olur. Benim çocuğum inançlı ve ahlaklı ve kendi ayakları üzerinde durabilmek şartıyla gerekirse inşaatta, gerekirse tarlada, bahçede gidip çalışan bir insan olsun. Ama akşam eve geldiği zaman eşine çocuğuna iyi davranabilsin. Ahlaklı olabilsin ve ahlaklı çocuklar yetiştirecek nitelikte kendini yetiştirmiş bilinçli bir insan olsun. Gerekirse dışarıda simit satsın ama ahlaklı olsun, inançlı olsun. Gördüğümüz gibi okullar veya test kitapları bize her şeyi anlatamıyor. Bize her şeyi öğretemiyor. Mesela insanlığı öğretemiyor. Yoksa bakın bir sınavı kazanabilmek için yüzlerce test kitabını bitiren genç, bir bakıyorsunuz canavar olup çıkabiliyor. Neden? Çünkü hisleri ve duyguları, ahlak, karakter ve inanç yeteri kadar verilemediğinden dolayı bu çocuk yetişiyor fakat bir canavar olarak yetişiyor. Potansiyel suç odaklı yaşıyor. Çalıyor, yaralıyor, öldürüyor… Elbette bütün çocukları bu şekilde görmek yanlış bir bakış açısı olur. Öyle bir iddam da yok. Ama şu bir gerçek ki şu anda duygusuz ve vicdandan uzak yetişen nesil ciddi anlamda problemli yetişiyor ve bunun da temelinde kalp ve ruha hitap etmeyen sistemler vardır. Yani çocuğun duygularını, hislerini, inancını, ahlakını göz önünde bulundurmayan, onu bir at gibi koşturan, en fazla net yapan en başarılı imiş gibi gösteren yanlış bakış açıları vardır.

Ey anneler babalar ve eğitimciler!

Bazı çocukları kaybettik. Bazı gençleri kaybettik. En azından bundan sonraki gençleri yani yeni bir nesli yeniden fıtrat odaklı hisler ve duygular çerçevesinde yani ilim, irfan, hikmet odaklı yetiştirmek için ve yarının neslini ihya medeniyetini inşa etmek için yeniden bir teze bismillah diyelim. Anneler babalar havalecilik piskososyal hastalığından kendini kurtarıp, rahatlık sendromundan çıkıp gayrete sarılmalıdır. Kendini yetiştirmelidir. Öğretmenler de kendini 100 yıl öncenin pedagojik formasyonu ile değil, bugünün ahlak ve maneviyatı, bilimselliği ile yetiştirmelidir, yenilemelidir. Nitekim aksi halde sınıfındaki 30 öğrenciyi harcarken, evindeki 3 çocuğu da harcar.

Bugün çocuklarınızı toprağa çıkarın, hayvanlarla buluşturun, bitkilerle buluşturun, hisleri gelişsin, duyguları ve vicdanı gelişsin. Onlara sorumluluk verin, daha küçük yaştan itibaren sorumluluk almaya çalışsın. Bugün bir çiçeği yetiştiremeyen bir çocuk yarın büyüdüğü takdirde eşinin ve çocuklarının sorumluluğunu üstlenemez. Bugün hakkı, hakikati öğretemediğiniz çocuk, yarın işin kolayına kaçar hırsızlık yapar, haksızlık yapar. Hem kendine hem çevresine hem vatanına hem insanlığa zarar verir. Batının seküler, materyalist eğitimi ile değil İslam'ın ilim, irfan, hikmet yani Akıl kalp ruh birlikteliğini sağlayan Nebevi metotlarıyla gençliği yetiştirmeliyiz. Yoksa hem dünyada hem ahirette başımıza bela olacaklar. Rabbim bize “Nesli İhyâ, Medeniyeti İnşâ” etmeyi nasip etsin. İlim, İrfan ve Hikmetimizi arttırsın. İhlas ve gayretimizi arttırsın. Bizim ve bütün ümmetin evlatlarını ahir zamanın cazibedar fitnelerinden kurtarsın ve muhafaza etsin.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.