Bediüzzaman’ın Deha-i Nurani Sahibi Yeğeni, Manevi Evladı: Abdurrahman Nursi-5

Abdulkadir CEYLAN

Değerli dostlar! Bu yazımızda Abdurrahman Nursi’nin Bediüzzaman Said Nursi’den ayrıldıktan sonraki Ankara hayatını ve amcası Bediüzzaman ile yeniden diyalog kurup mektuplaşmasını, Bediüzzaman’ın bundan duyduğu sevinci, sonrasında vefatını ve amcasının bundan duyduğu üzüntüyü anlatmaya çalışacağız inşaallah.

Abdurrahman Nursi Ağabey’in Bediüzzaman Said Nursi’den ayrıldıktan sonraki hayat serüveni hakkında maalesef net bilgilere sahip değiliz. Abdurrahman Ankara’ya yerleştikten sonra Mecliste görevli olarak çalışmaya başlar; fakat amcasından ayrıldıktan sonra bir türlü istediği huzuru ve rahatı bulamaz. Amcasından ayrılığı ona sürekli ıstırap ve sıkıntı vermektedir.1 Bediüzzaman, Abdurrahman’ın kendisinden ayrıldıktan sonraki durumu hakkında şöyle der: “Biraderzadem merhum Abdurrahman, sekiz seneden beri benden ayrılıp dünyanın gaflet ve evhamlarına bulaştığı halde, şahsıma karşı haddimden çok fazla hüsn-ü zannı varmış. Bende olmayan ve elimden gelmeyen himmeti istiyor ve meded bekliyordu. Kur’an-ı Hakîm’in himmeti imdadına yetişti. Haşre dair olan Onuncu Söz’ü, vefatından üç ay evvel eline yetiştirdi. O Söz onu manevî kirlerinden ve evham ve gafletten temizlemekle beraber, âdeta mertebe-i velayete çıkmış gibi vefatından evvel yazdığı mektubunda üç zahir keramet izhar etmiş. Yirmi Yedinci Mektup’un fıkraları içinde dercedilmiş, müracaat olunsun.”2

Abdurrahman Nursi, amcasından 1923 yılında ayrılmış, Ankara’da kalmıştı. Orada evlenmiş, bir memuriyete girmiş sosyal hayata atılmıştı.3 Bediüzaman Ankara’dan ayrıldıktan sonra İstanbul’a oradan da Van’a gitmişti. Bu arada Ankara hükümeti tamamıyla İslam aleyhtarı bir yapıya bürünmüştü. Bunun neticesi 1925 yılında Şeyh Said Kıyamı meydana gelmişti. Bediüzzaman, hadiseye karışmamasına rağmen Batı Anadolu’ya nefyedilmişti. Abdurrahman’ın amcası Bediüzzaman ile irtibatı tamamen kesilmişti. Üstad’ın nerede olduğunu bilmiyor, çok merak ediyordu. Nihayet Tahsin Efendi4 vasıtasıyla Üstad’ın Barla’da olduğunu öğrenir. Ve hemen mektup yazar. Abdurrahman’ın Barla Lahikası’nda yer alan mektubu şu şekildedir:

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ

“Ellerinizden öper, duanızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad edici olan Onuncu Söz risalenizle beraber Tahsin Efendi vasıtasıyla aldım. Çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itabınıza müstehak olmuş isem de, bu da mukadder imiş. Ve Cenab-ı Hakk'ın emr ü iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binaenaleyh ben cehalet saikasıyla bir kusur yaptım ve belasını da çektim. Bundan sonra çekmemek için afvınızı rica ve duanızı dilerim.

Aziz mamo! {(*): Kürdçe "Amcacığım" demektir.} Şunu da şurada arzedeyim ki: Himaye ve himmetiniz sayesinde, din ve âhiretime dokunacak ef'al ve harekâttan kendimi muhafaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musibetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezaiz ve safasını gördüm, geçirdim. Hiç bir vakit ve hiç bir zaman unutmadım ki; bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allah için olmayan lezaiz ve safası neticesi zillet ve şedid azab olduğu ve dünyada Allah için ve Allah'ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezahim neticesi, sonu lezzet ve mükâfat verildiğini bildiğim ve iman ettiğimden, fena şeylerin irtikâbından kendimi muhafaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayalimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için, bütün meşakkatlere şükür ile beraber sabretmekteyim.

Şimdi amcacığım ve büyük üstadım! Habis olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevaî ve bilâhere elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenab-ı Hakk'ın lütf u keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini şer ise duymamazlığa gelir ve kimse ile fena hasletleri kapmamak için ihtilat etmemekteyim. Dairede müddet-i mesaîden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenab-ı Hakk'ın şükrü ile geçiriyorum. Bundan başka ey amca, sizden sonra şimdiye kadar en çok beni ikaz ve fena şeylerden men'eden, üstadı a'zam ve mürşidim olan bu âyet-i kerimeden duyduğum ve hissettiğimdir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيم

اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْدٖيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ5 Ve öyle biliyorum ki; o gün de pek yakındır. {(Haşiye): Cây-ı dikkattir, vefatını haber veriyor.}

اَللّٰهُمَّ لاَ تُخْرِجْنَا مِنَ الدُّنْيَا اِلاَّ مَعَ الشَّهَادَةِ وَ اْلاِيمَانِ duam bu ve itikadım böyledir ve böyle de iman ederim: {(Haşiye-1): Hem iman ile gideceğini haber veriyor.}

آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ بِالْيَوْمِ اْلآخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالَى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ {(Haşiye-2): Âhir nefesteki kelimat-ı imaniyeyi âhir-i mektubunda zikretmesi, dünyadan kahramancasına imanını kurtarıp öyle gideceğine işaret eder.} Biraderzadeniz Abdurrahman6

Mektuptan anladığımız kadarıyla Abdurrahman Nursi Ağabey, Üstad’tan ayrıldığına pişman olmuş, ancak bunu kaderin bir hükmü olarak görmüştür. Ankara’nın en kara halette olduğu bu dönemde dönemin inanç ve ahlaki tehlikelerinden korunmak için sosyal hayattan uzak kalmaya çalışıp, insanlarla ihtilat etmemeye çalışmıştır. Evliliğinin nedeni olarak da nefsinin habis isteklerini ve arzularını yerine getirmemek olduğunu söylemiştir. Dikkat çekici olan husus ise Üstad’a zevcesinin kim olduğundan bahsetmemiştir.

Bediüzzaman Said Nursi’nin bu mektupla ilgili değerlendirmesi ise şöyledir: “Demek Onuncu Söz onun hakkında bir mürşid-i hakikî hükmüne geçmiştir ki; birden onu derece-i velayete çıkararak şu üç kerameti söylettirmiştir. Benden sekiz sene evvel ayrılmış. Onuncu Söz eline geçmiş, mektubun başında söylediği gibi çok azîm istifade edip sekiz sene zarfında aldığı kirleri onunla silmiştir. Hattâ tayyedilmiş, mektubunun diğer bir parçasında Onuncu Söz'ün şevkinden demiş: "Yazdığın Sözler'in hepsini bana gönder, kendi hattımla her birisinden otuzar nüsha yazar ve yazdırırım. Tâ intişar edip kaybolmasın." İşte böyle bir kahraman vârisi kaybettim. Ruhuna el Fatiha.”7

Abdurrahman Nursi’nin amcası Bediüzzaman’a yazdığı mektubun aslı çok daha uzundur. Üstad, Barla Lahikası’nda sadece mektubun bir kısmına yer vermiştir. Mektubun gayrı münteşir kısmı şu şekildedir:

“Şimdi büyük üstadım! Siz unutulmuş zannetmeyiniz fakat ne çare ki, zaman böyle iktiza ediyor. Burada istediğimiz ve bildiğimiz kimseler gaflette uyuyorlar. Onları ancak Cenab-ı Hak uyandırabilir. Burada bazı kimseler vardır ki, o da avam ve müslüman insanlardır. O risalelerden masarıfı ne ise ben buradan göndereyim, bana birkaç tane gönder, onlara vereyim. Sizde yazılmış ve henüz tab’edilmemiş kitablar varsa onları da bana gönder. Azar miktarda ben onları burada eski harflerle tab’ettireyim. O da olmazsa, el yazısıyla her birinden yirmi-otuz tane yazarım ve size gönderirim. Tâ ki zâyi’ olmasın.

Muhterem amucam! Molla Abdülmecid Efendi şimdi Diyarbekir’in Ergani Osmaniye’sinde ticaretle iştigal ediyor. Sizin sıhhatinizi ona yazacağım. Muhabere ediyoruz ve sizi her vakit benden soruyor. Ne çare ki, şimdiye kadar sizin yerinizi bilmiyordum. Şimdiden sonra inşâallah sizi kaybetmeyiz. Bir de üstadım, sıhhat haberinizi aldım, fakat ahvalinizden bîhaberim. Ne ile geçiniyorsunuz, ne suretle rahat ediyorsunuz? Akrabalık hakkı bu sualleri sormağa bana bahşediyor. Sizin rahatınız, bizim rahatımızdır. Sizin hayatınız, bizim hayatımızdır. Bu cihetleri ve ihtiyacınızı ve bundan sonda birleşmek ve beraber bakıyye kalan ömrü geçirmek hususundaki fikrinizi bana yazmazsanız hakkımı helâl etmem. Gerçi hakkım yoktur, fakat hakkım vardır.

Ben burada rahat edeyim, siz orada meşakkat içinde kalasınız, vicdanım kabul etmez. Kazandığım size de, bana da kifayet eder. Siz beni ufaktan büyüttünüz. Bu sizin benim üzerime bir haktır. Ben de bundan sonra size bakmaya, benim sizin üzerinize bir haktır. Benden bir şey taleb etmemezlik yaparsanız, bu hakkımı da helâl etmem. Kazandığım helâldır ve bu kazancımda sizin de bir hakkınız vardır. Çünki sen olmamış olsa idin, belki ben şimdiki kazancımı bulamazdım. Demek bir hakkınız var. O hakkınızı benden alınız. Muhterem üstad! Size ihtiyaç olan her şeyi kimseye değil, bana söylemeniz lâzımdır. Çünki hem evlâdınızım ve hem de talebenizim. Şimdilik bu kadar yeter. Bu hususlarda emrinize muntazırım. Bâki tekrar selâm. Ellerinizden öperim. Duanızı bekler, affınızı rica ederim. Seyda Nursî’nin biraderzâdesi Abdurrahman.”8

Abdurrahman Nursi bu mektubu büyük ihtimalle 1930 veya 1931’de yazmış olmalıdır. Evvela Abdülmecid Nursi’nin Ergani Osmaniye’sinde olduğunu söylüyor. Abdülmecid Nursi Ergani’de 1927 ile 1936 yılları arasında bulunmuştur.9 İkinci olarak mektupta dünyanın birçok musibet, bela ve meşakkatlerini gördüğünü söylüyor. Bu da eşinin vefatına işarettir. Çünkü eşi ikinci doğumunda bebeği ile beraber vefat etmiştir. Abdurrahman Nursi’nin ilk çocuğu Vahdeti Suat 10.08.1928’de doğmuştur.10 Dolayısıyla ikinci doğumu normal şartlara göre en az bir veya bir buçuk yıl olması gerekiyor. Bu da en az 1929’un sonları ile 1930‘un başları olması gerekmektedir. Abdurrahman Nursi’nin vefatından iki ay önce bu mektubu yazması mektubun 1931 yılında yazdığını büyük ihtimalle ortaya koyuyor.

Abdurrahman Nursi bu mektubu yazdığında eşinin vefatından ve oğlu Vahdeti’den bahsetmemiştir. Büyük ihtimalle Üstad’ı üzmemek için söylememiştir zannediyoruz. Abdurrahman Nursi bu mektubu yazdıktan iki ay sonra resmi nüfus kaydına göre 1931 yılında vefat etmiştir.11

Üstad, Abdurrahman Nursi’nin bu mektubundan duyduğu sevinci ve sonrasında Abdurrahman’ın vefatını öğrenmesi ve bu vefattan duyduğu hüznü İhtiyarlar Risalesi 12. Rica da şöyle anlatır: “Bir zaman Isparta vilayetinin Barla nahiyesinde nefiy namı altında, işkenceli bir esaretle yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilattan ve muhabereden men’edilmiş bir vaziyette hem hastalık hem ihtiyarlık hem de gurbet içinde gayet perişan bir halde iken Cenab-ı Hak; kemal-i merhametinden, Kur’an-ı Hakîm’in nüktelerine, sırlarına dair benim için medar-ı teselli bir nur ihsan etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmaya çalışıyordum. Vatanımı, ahbabımı, akaribimi unutabiliyordum. Fakat “vâ-hasretâ” birisini unutamıyordum. O da hem biraderzadem hem manevî evladım hem en fedakâr talebem hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, teselli versin ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki onunla muhabere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedakâr, sadık birisi bana lâzımdı.

Sonra birden birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım gördüm ki Abdurrahman’ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektup’un fıkraları içinde, üç zahir kerameti gösterir bir tarzda dercedilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el-ân da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman o mektupla pek ciddi ve samimi bir surette, dünyanın ezvakından nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem dünyada benim hakiki vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur’aniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: “Yirmi otuz risaleyi bana gönder, her birisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım.” diyordu. O mektup, bana dünyaya karşı kuvvetli bir ümit verdi. Deha derecesinde zekâya mâlik ve hakiki evladın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye; o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum. O mektuptan evvel iman-ı bi’l-âhirete dair tabettirdiğim Onuncu Söz’ün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki altı yedi sene zarfında aldığı bütün manevî yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir iman ile ecelini bekliyor gibi bana o mektubu yazmış.

Bir iki ay sonra, Abdurrahman vasıtasıyla yine mesudane bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken “vâ-hasretâ” birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki beş senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım; on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususi dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefatıyla da bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o, dünyada kalsaydı hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayru’l-halef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi. Ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.

Evet, insaniyet itibarıyla böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hırkatlidir, yandırıyor. Gerçi zahiren tahammüle çalışıyordum fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur’an’ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup o teessürat-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mesudane hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sürat-i teessür mukavemetimi kırıyordu.”12

Abdurrahman Nursi resmi nüfus kayıtlarına göre 1931 yılında vefat eder.13 Soyu oğlu Vahdeti Suat aracılığıyla devam ediyor. Vahdeti Suat yazımızı yazdığımız bu tarihte henüz hayatta bulunmaktadır. Vahdeti Suat babasına ve annesine bir vefa borcu olarak çocuklarına Abdurrahman, Selçuk ve Hatice ismini vermiştir. Abdurrahman Selçuk’un 1990 doğumlu Sina adında bir erkek çocuğu ile 1994 doğumlu Nil adında bir kızı bulunmaktadır.”14

Bediüzzaman Said Nursi, Abdurrahman’ın vefatından sonraki yıllarda oğlu Vahdeti ile görüşmüş, talebeleri onu himaye ve muhafaza etmeye çalışmışlardır. A. Aymaz bu konuda Abdülmecid Ünlukul’un İsviçre de yaşayan kızı Semra Hanım’a şunları anlatmıştır: “Vahdeti Suat, Bediüzzaman’la nasıl görüştüğünü Suad Ünlükul’un İsviçre’de yaşayan kızı Semra hanıma şöyle anlatır: "Amcanız Nihat Ünlükul, dedeniz Abdülmecid Nursî'den izin almadan Kastamonu'da Bediüzzaman Hazretleri'nin çok ağır hasta olduğu bir zamanda, Ankara'ya gidip Abdurrahman Nursî'nin oğlu Vahdet'i yanına alarak 'Gel amcanıza gidelim' diyerek yanına götürmüş. Bediüzzaman Hazretleri onları görünce, 'Cenab-ı Hak, bana, bu dehşetli hastalığımdan sonra, en ziyade alâkadar olduğum iki biraderzâdem, belki eski zamanda Abdülmecid ve Abdurrahman sisteminde bir küçük Abdülmecid ve bir küçük Abdurrahman'ı teselliye vesile kılmak için ihsan etti!' demiş.”15 Ayrıca Üstad, talebesi Araçlı Abdullah’ın (Yeğin) Ankara’da bulunan Abdurrahman’ın oğlu Vahdet’i himaye ve muhafaza etmeye çalıştığını belirtir.16

Değerli dostlar! Aslında Abdurrahman Nursi ile ilgili Risale-i Nurlarda daha birçok bahisler mevcuttur. Yazının çok uzamaması için detayları Risale-i Nurlara havale ediyoruz. Evet, böylece bu yazıyla Abdurrahman Nursi’yi anlatan yazılarımızın sonuna geldik. Özellikle akademisyen ağabey ve kardeşlerimizden ricamız Abdurrahman Nursi konusunda araştırmalar yapıp bulabildikleri bilgi ve belgeleri Risale Haber aracılığıyla bizlerle paylaşmalarıdır. Bu arada bu yazıları yazarken sürekli danışma ihtiyacı duyduğum Araştırmacı Yazar Mehmet Selim Mardin Ağabeye teşekkürlerimi sunarım. Bir başka yazıda buluşmak dileğiyle Allah’a emanet olunuz. Selam ve dua ile.

Dipnotlar:
1. Mehmet Selim Mardin, Bediüzzaman’ın yeğeni ve manevi evladı Abdurrahman Nursi, Risale Haber, 14 Mart 2021; https://www.risalehaber.com/bediuzzamanin-yegeni-ve-manevi-evladi-abdurrahman-nursi-23031yy.htm

2. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat, sh. 357

3. Prof. Dr. Ahmed Akgündüz, Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursi c. 2, Osav Yayınları, İstanbul 2014, sh. 850

4. Tahsin Efendi, Bediüzzaman’ın İttihatçı dostlarından eski Van Valisi ve dönemin Erzurum Milletvekili olan Hasan Tahsin Uzer Paşa’dır. Bkz. Mehmet Selim Mardin, Yeni Bilgi ve Belgelerle Bediüzzaman Said Nursi, Folıant Yayınları, İstanbul 2021, sh. 253-258

5. O gün onların ağızlarını mühürleriz de bize elleri söyler ve neler kazanıyor idiyseler ayakları şâhidlik eder! (Yasin/65)

6. Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, Envar Neşriyat, sh. 37-39

7. A. g. e, sh. 39

8. Bediüzzaman Said Nursi, Yayınlanmayan Risale Parçaları Gayrı Münteşirler Serisi 1, sh. Sh. 378 (pdf nüshası); https://www.cevaplar.org/content/abdurrahman-in-mektubu-nun-tamami, Cevaplar.org, 29 Ağustos 2011

9. Halil Uslu, Abdülmecid Nursi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1997, sh. 17

10. Mehmet Selim Mardin; Nursi Hanedanın üçüncü kuşak son temsilcisi: Vahdeti Suat Sipahioğlu, Risale Haber, 20 Ocak 2019; https://www.risalehaber.com/nursi-hanedanin-ucuncu-kusak-son-temsilcisi-vahdeti-suat-sipahioglu-20763yy.htm

11. Emin Talha Karamusa, Abdurrahman Nursi’nin Ankara Hayatı, Risale Haber, 8 Mart 2021; https://www.risalehaber.com/abdurrahman-nursinin-ankara-hayati-23008yy.htm

12. Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Envar Neşriyat, sh. 243-244

13. Emin Talha Karamusa, Abdurrahman Nursi’nin Ankara Hayatı, Risale Haber, 8 Mart 2021; https://www.risalehaber.com/abdurrahman-nursinin-ankara-hayati-23008yy.htm

14. Mehmet Selim Mardin, Yeni Bilgi ve Belgeler Işığında Bediüzzaman Said Nursi, sh. 380

15. A. g. e, sh. 240-241

16. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası 1, Envar Neşriyat, sh. 271

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.