Salahattin ALTUNDAĞ

Salahattin ALTUNDAĞ

Anlamadım Diye Yanlış Mı?

İslâmiyet soru sormaktan korkmaz; fakat hakîkat aceleyle değil, usûlle anlaşılır

Sevgili genç kardeşim,

Bâzen bir dinî mesele duyarsın.

Bir âyet karşına çıkar.

Bir hadîs okursun.

Bir fıkıh hükmünü öğrenirsin.

Bir mezhep görüşüne rastlarsın.

Sonra içinden şu cümleler geçebilir:

“Bu bana garip geldi.”

“Ben bunu anlayamadım.”

“Böyle şey olur mu?”

“Demek ki bu yanlış.”

“Demek ki dinde çelişki var.”

İşte tam burada biraz durmak gerekir.

Çünkü bir şeyi anlamamak, o şeyin yanlış olduğunu göstermez. Bâzen sâdece bizim o meseleyi henüz anlayacak kadar bilgiye, usûle veya bakış açısına sahip olmadığımızı gösterir.

Bu çok normaldir. İnsan her meseleyi ilk duyduğu anda kavramak zorunda değildir. Sen de her şeyi hemen anlamak zorunda değilsin. Fakat anlamadığın bir şeyi hemen yanlış ilân etmek de doğru değildir.

ANLAMADIĞIN HER ŞEY YANLIŞ DEĞİLDİR

Bunu günlük hayâttan düşünelim.

Matematikte zor bir konu gördüğünde hemen “Matematik yanlış” der misin?

Demezsin.

Çünkü bilirsin ki belki o konuyu anlamak için önce başka bilgileri öğrenmen gerekir.

Bir doktor sana bir ilaç yazsa, sen de ilacın içindeki maddeleri anlamasan hemen “Bu ilaç yanlıştır, tıp diye bir şey yoktur” der misin?

Demezsin.

Çünkü doktorun bu konuda eğitim aldığını, tecrübe kazandığını ve neye nasıl bakacağını bildiğini kabul edersin. Sen ilacın kimyasını bilmiyor olabilirsin; ama bu, ilacın yanlış olduğunu göstermez.

Bir röntgen filmine baktığında oradaki çizgileri, gölgeleri ve görüntüleri anlayamayabilirsin. Ama doktor aynı filme bakınca önemli şeyler görür. Çünkü o işin usûlünü öğrenmiştir.

Dinî meselelerde de durum buna benzer.

Bir âyeti, bir hadîsi, bir hükmü veya bir mezhep görüşünü ilk anda anlayamayabilirsin. Bu seni kötü yapmaz. Bu, îmânının hemen zayıf olduğu anlamına da gelmez. Fakat burada dikkat etmen gereken şey şudur:

Anlamadığın şeyi hemen reddetme; önce dur, sor, araştır ve ehline danış.

Çünkü bâzen kapı kilitli değildir; sâdece sen doğru anahtarı henüz bulmamışsındır.

İSLÂMİYET BİRKAÇ DAKİKALIK BİLGİYLE TÜKETİLECEK BİR KONU DEĞİLDİR

İslâmiyet, birkaç kısa video veya sosyal medyadaki birkaç tartışma cümlesiyle tüketilecek basit bir konu değildir.

Çünkü İslâmiyet sâdece bir bilgi listesi değildir. İslâmiyet; îmân, ibâdet, ahlâk, adâlet, merhamet, kul hakkı, âile, ölüm, âhiret ve hayâtın mânâsı gibi birçok alanı birlikte ele alan büyük bir hakîkat yoludur.

Kur’ân’ı anlamak için tefsir ilmi vardır.

Hadîsleri değerlendirmek için hadîs ilmi vardır.

Dinî hükümleri anlamak için fıkıh ve fıkıh usûlü vardır.

Îmânın esaslarını kavramak için akâid ve kelâm ilmi vardır.

Peygamber Efendimizin (asm) hayâtını anlamak için siyer ilmi vardır.

Bu ilimlerin varlığı bize şunu gösterir:

Dinî meselelerde ilk duyduğumuz cümleyle hüküm vermek çoğu zamân eksik ve acele bir değerlendirme olur.

Şimdi düşün:

Bir insan yıllarca tıp okur ama yine de her hastalığın uzmanı olmaz.

Bir insan yıllarca hukuk okur ama yine de her hukuk meselesini tek başına çözemez.

Bir insan yıllarca mühendislik okur ama yine de her sistemi bütün ayrıntısıyla bilemez.

O hâlde insanın hem dünyâsını hem âhiretini hem aklını hem kalbini ilgilendiren dinî meselelerde birkaç dakikalık bilgiyle hüküm vermek doğru olur mu?

Elbette olmaz.

Bu yüzden bize düşen şey, hemen hüküm vermek değil; meseleyi doğru yerden öğrenmeye çalışmaktır.

“BEN ANLAMADIM” BAŞKA, “BU YANLIŞTIR” BAŞKA

Burada çok önemli bir ayrım var.

“Ben bunu anlamadım” demek dürüstlüktür.

Ama “Ben bunu anlamadım, o hâlde bu yanlıştır” demek aceleciliktir.

Meselâ bir matematik problemini çözemediğinde iki türlü davranabilirsin.

Birinci yol şudur:

“Ben bu problemi çözemedim. Demek ki matematik saçma.”

İkinci yol ise şudur:

“Ben bu problemi henüz çözemedim. Demek ki önce konuyu öğrenmeliyim, örnek çözmeliyim, öğretmenime sormalıyım.”

Hangisi daha akıllıca?

Elbette ikincisi.

Dinî meselelerde de aynı ölçü geçerlidir.

Böyle bir durumda insan şöyle düşünebilir:

“Ben şu anda bu meseleyi anlayamadım. Ama İslâmiyet’in doğruluk, adâlet, merhamet, kul hakkı, sabır, şükür, ibâdet, ölüm, âhiret ve hayâtın anlamı gibi konularda çok güçlü cevâplar verdiğini görüyorum. O hâlde benim anlamadığım bu meselenin de mutlaka araştırılması gereken bir bağlamı, delili, hikmeti ve usûlü olabilir.”

Bu, hem akla hem insafa daha uygun bir tavırdır.

Çünkü burada hem aklını kullanıyorsun hem de acele hüküm vermiyorsun.

Bu körü körüne inanmak değil; hakîkate karşı ilmî tevâzu göstermektir.

SOSYAL MEDYA HIZIYLA HAKÎKAT ARANMAZ

Bugün zihnimizi en çok yoran şeylerden biri hızdır.

Bir video, bir cümle, bir paylaşım veya kısa bir tartışma birkaç dakika içinde zihnimizi karıştırabiliyor. Bâzen de hemen karar vermek istiyoruz.

Ama hayâtın hiçbir ciddi meselesinde böyle davranmıyoruz.

Telefon alırken araştırıyoruz.

Bir okula karar verirken sorup soruşturuyoruz.

Bir doktora gideceğimiz zamân kime gideceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz.

Peki insanın yaratılış gâyesini, kulluğunu, âhiretini ve hayâtının mânâsını ilgilendiren dinî meselelerde birkaç dakikalık bir videoyla hüküm vermek doğru olur mu?

Olmaz.

Sosyal medya hızlıdır; hakîkat ise aceleye gelmez.

Sosyal medya çoğu zamân parçayı gösterir; hakîkat bütünü görmeyi ister.

Sosyal medya bâzen öfkeyi artırır; hakîkat ise sâkinlik, sabır ve dikkat ister.

Bu yüzden bir dinî mesele karşına çıktığında hemen paniğe kapılma. Önce dur. O bilginin kaynağına bak. Kim söylüyor? Nereden almış? Bağlamı ne? Gerçekten böyle mi? Güvenilir ilmî kaynaklar ve ehil kimseler bu konuda ne demiş?

Unutma:

Her duyduğun bilgi ilim değildir.

Her etkileyici konuşma doğru değildir.

Her kısa video güvenilir değildir.

Her sert itiraz, gerçekten sağlam bir delile dayanıyor demek değildir.

Her anlamadığın mesele de yanlış değildir.

SORU SORMAK KÖTÜ DEĞİLDİR

Burada içini rahatlatacak önemli bir şey söyleyelim:

İslâmiyet soru sormaktan korkmaz.

Kur’ân insanı düşünmeye, akletmeye, ibret almaya ve hakîkati araştırmaya dâvet eder. Yani sen soru sorabilirsin.

“Bu âyetin mânâsı nedir?” diyebilirsin.

“Bu hadîs nasıl anlaşılmalı?” diye sorabilirsin.

“Bu hükmün hikmeti nedir?” diye merak edebilirsin.

“Mezhepler niçin farklı görüş söylemiş?” diye araştırabilirsin.

Bunlar kötü değildir. Aksine samîmi sorular insanı daha sağlam bir îmâna götürebilir.

Îmân sâdece “bana böyle söylendi” düzeyinde kalırsa kolay sarsılabilir. Asıl kuvvetli îmân, insanın araştırarak, düşünerek, delilini görerek ve kalben tatmin olarak kuvvetlendirdiği îmândır. Buna “îmân-ı tahkikî” denir.

Îmân-ı tahkikî, insanın inandığı hakîkati düşünerek, araştırarak, delilini görerek ve kalben tatmin olarak kuvvetlendirmesidir.

Fakat burada çok ince bir ölçü var:

Öğrenmek için sormak başka şeydir.

Reddetmek için sormak başka şeydir.

Anlamaya çalışmak başka şeydir.

Hoşuna gitmediği için hemen reddetmek başka şeydir.

Samîmi soru şudur:

“Ben bu meseleyi öğrenmek istiyorum. Bunun delili nedir? Hikmeti nedir? Âlimler bunu nasıl açıklamış?”

Reddetmek için sorulan soru ise çoğu zamân şuna benzer:

“Bu benim hoşuma gitmedi. O hâlde yanlış olmalı.”

Samîmi soru insanı hakîkate yaklaştırır. Fakat insan bâzen gerçekten anlamak istediği için değil, hoşuna gitmeyen bir şeyi reddetmek için soru sorar gibi yapabilir. Bu durumda soru, öğrenme kapısı olmaktan çıkar; insanı sâdece duymak istediği cevâba yöneltebilir.

Bu yüzden soru sor.

Ama sorunu hakîkati bulmak için sor.

Araştır.

Ama sâdece hoşuna giden cevâbı değil, gerçekten doğru olanı bulmak için araştır.

USÛL BİLMEDEN HÜKÜM VERİLMEZ

Her işin bir yolu, yöntemi ve usûlü vardır.

Futbolda kural, trafikte düzen, okulda yöntem, sınavda teknik vardır. Yemek yaparken bile ölçü ve sıra gerekir. Suyunu, ateşini ve süresini bilmeden pilav yapan biri başarısız olursa “Pilav yanlışmış” demez; sâdece usûlü öğrenmesi gerektiğini anlar.

Dinî meselelerde de usûl vardır.

Bir âyet nasıl anlaşılır?

Bir hadîs nasıl değerlendirilir?

Bir hüküm nasıl çıkarılır?

Bir mezhep niçin farklı görüş söylemiş olabilir?

Bir söz hangi zamânda, kime ve hangi şartta söylenmiştir?

Bir hüküm herkese mi âittir, özel bir duruma mı âittir?

Bunları bilmeden hüküm vermek doğru olmaz. Çünkü bâzen mesele yanlış değildir; biz henüz o meselenin usûlünü, bağlamını ve delil düzenini bilmiyoruzdur.

Meselâ bir hadîsin sâdece Türkçe tercümesini okuyup hemen karar vermek çoğu zamân yeterli değildir. Çünkü bir hadîsi değerlendirirken onun sahîh olup olmadığına, hangi bağlamda söylendiğine, Arapça kelimelerin mânâsına, ilgili diğer rivâyetlerle birlikte nasıl anlaşıldığına, Kur’ân’ın bütüncül mesajı içinde nasıl değerlendirildiğine ve âlimlerin açıklamalarına bakmak gerekir.

Bu, röntgen filmine bakmaya benzer.

Sen filme bakarsın, birkaç çizgi ve gölge görürsün.

Doktor bakar, kırığı, çatlağı veya hastalığın işaretini görür.

Aynı filme bakıyorsunuz ama aynı şeyi görmüyorsunuz.

Niçin?

Çünkü doktor neye nasıl bakacağını biliyor.

İşte ilim de böyledir.

Dinî meselelerde de neye nasıl bakacağını bilmek gerekir.

TESLÎMİYET AKLI BIRAKMAK DEĞİLDİR

Bazı genç kardeşlerim “teslîmiyet” kelimesini yanlış anlayabiliyor.

Teslîmiyet, aklı kapatmak değildir.

Teslîmiyet, soru sormayı bırakmak değildir.

Teslîmiyet, “Hiç düşünme, sâdece kabul et” demek değildir.

Teslîmiyet şudur:

Doğruluğuna dâir birçok delil gördüğün büyük bir hakîkat karşısında, henüz anlayamadığın bazı meselelerde aceleyle yıkıcı hüküm vermemektir.

Bunu doktor örneğiyle düşün.

Güvendiğin bir doktora gidiyorsun. Doktor sana bir teşhis koyuyor ve ilaç veriyor. Sen o ilacın bütün kimyasal yapısını bilmiyorsun. Hastalığın vücuttaki bütün ayrıntılarını da bilmiyorsun. Ama doktorun eğitim aldığını, tecrübesi olduğunu ve bu işin uzmanı olduğunu biliyorsun.

Bu akılsızlık mıdır?

Hayır.

Bu, aklı bırakmak değil; uzmanlığa yerli yerinde güvenmektir.

Elbette gerekirse başka doktora da sorarsın. Araştırırsın. Bilgi alırsın. Ama anlamadığın için tıbbın tamamını reddetmezsin.

İslâmiyet konusunda da dengeli olmak gerekir.

Böyle bir durumda insan şöyle düşünebilir:

“Ben bu dinin büyük hakîkatler taşıdığını görüyorum. Bana Rabbimi tanıtıyor. Hayâtın mânâsını öğretiyor. Ölümü yokluk olmaktan çıkarıyor. Ahlâkı, adâleti, merhameti, kul hakkını, sabrı ve şükrü öğretiyor. O hâlde benim şu anda anlamadığım bir mesele varsa, hemen reddetmek yerine önce öğrenmeye çalışmalıyım.”

İşte böyle bir teslîmiyet, aklı susturmak değil; aklı sabır, usûl ve tevâzu ile kullanmaktır.

PARÇAYA BAKIP BÜTÜNÜ YIKMA

Bâzen insan büyük bir şeyin sâdece küçük bir parçasını görür ve hemen tamamı hakkında hüküm vermek ister.

Bu, insanı kolayca eksik ve acele bir sonuca götürebilir.

Bir filmi düşün.

Filmin sâdece ortasından iki dakikalık bir sahne izledin. Bir kişi ağlıyor, biri kızıyor, biri de oradan uzaklaşıyor. Eğer filmin başını, sonunu, karakterleri ve olayların sebebini bilmiyorsan o sahneyi yanlış anlayabilirsin.

Hemen “Bu film saçma” diyebilir misin?

Dersen acele etmiş olursun.

Belki o kişinin ağlamasının çok haklı bir sebebi vardır.

Belki kızan kişi kötülük için değil, sevdiği birini korumak için kızmıştır.

Belki uzaklaşan kişi kaçmıyor, birini kurtarmaya gidiyordur.

Sen sâdece küçük bir parça gördüğün için bütünü yanlış anlamış olabilirsin.

Dinî meselelerde de böyledir.

Bir âyetin öncesi ve sonrası vardır.

Bir hadîsin söylendiği bağlam vardır.

Bir hükmün dayandığı deliller vardır.

Bir mezhep görüşünün arkasında usûl vardır.

Bir dinî meselenin Kur’ân, sünnet, fıkıh, akâid, ahlâk ve âhiret inancı içinde bir yeri vardır.

Sâdece küçük bir parçaya bakarak bütün İslâmiyet hakkında hüküm vermek eksik bir değerlendirme olur.

Bir de yapboz düşün.

Bin parçalık büyük bir yapbozun sâdece bir parçasını eline aldın. O parçaya bakınca belki hiçbir şey anlamazsın. Üzerinde sâdece koyu bir renk, küçük bir çizgi veya anlamsız gibi duran bir şekil vardır.

Ama o parça doğru yere konulduğunda büyük resmin önemli bir kısmını tamamlar.

Dinî meseleler de bâzen böyledir.

Tek başına bakınca zor görünen bir hüküm, büyük resim içinde yerine konulduğunda daha anlamlı hâle gelir.

Bu yüzden bir meseleye takıldığında hemen şöyle deme:

“Ben bunu anlamadım, demek ki din yanlış.”

Bunun yerine şöyle de:

“Ben şu anda bu parçanın büyük resimdeki yerini göremiyorum. Önce bağlamını, delilini, hikmetini ve usûlünü öğrenmeliyim.”

Bu, daha insaflı ve daha sağlıklı bir tavırdır.

HER YANLIŞ TEMSİL DİNİN KENDİSİ DEĞİLDİR

Şunu da unutma:

Bir insanın veya bir Müslümanın hatası, İslâmiyet’in hatası değildir.

Bir hocanın kırıcı üslûbu, dinin kendisi değildir.

Bir sosyal medya tartışması, ilim değildir.

Bir eksik açıklama, hakîkatin tamamı değildir.

Bir mezhep farklılığı, dinin çelişkisi değildir.

Bir âyetin bağlamından koparılmış hâli, o âyetin gerçek mânâsı değildir.

Bir hadîsin yanlış aktarılması, hadîs ilminin zayıflığı değildir.

Bâzen insan dini değil, din adına yapılan kötü bir temsili görüp kırılıyor. Bâzen İslâmiyet’i değil, bir insanın yanlış davranışını sorguluyor. Bâzen hakîkati değil, hakîkatin kötü anlatılmış hâlini reddediyor.

Bu ayrımı iyi yapmak gerekir.

Din ile dindarın hatasını birbirine karıştırmamaya dikkat et.

Hakîkat ile kötü temsili aynı şey zannetme.

İslâmiyet’i, onu yanlış yaşayanların hatasına mahkûm etme.

AKLINA BİR MESELE TAKILDIĞINDA NE YAPMALISIN?

Aklına bir dinî mesele takıldığında şu yedi küçük adımı takip edebilirsin:

Birinci adım: Hemen karar verme.

İlk anda anlamadığın şey hakkında acele hüküm verme. Sorunu inkâra dönüştürmeden önce biraz bekle.

İkinci adım: Kaynağı kontrol et.

Bu bilgi gerçekten âyet mi, hadîs mi, âlim sözü mü, yoksa sosyal medyada dolaşan eksik ve bağlamından kopmuş bir cümle mi?

Üçüncü adım: Bağlamını öğren.

Bu söz ne zamân söylenmiş? Kime söylenmiş? Hangi olay üzerine söylenmiş? Öncesi ve sonrası nedir?

Dördüncü adım: Ehline sor.

Her konuyu en doğru kişiye sormak gerekir. Diş ağrısını elektrikçiye sormazsın. Dinî meseleleri de güvenilir, bilgili ve üslûbu düzgün kimselere sormak daha sağlıklıdır.

Beşinci adım: Usûlü öğren.

Bir hükmün nasıl çıkarıldığını bilmeden o hükmü yargılamak doğru değildir. Tefsir, hadîs, fıkıh ve fıkıh usûlü gibi ilimlerin niçin var olduğunu anlamaya çalış.

Altıncı adım: Kendi içini de kontrol et.

Bâzen insan gerçekten anlamak istediği için değil, kendi isteğine ters geldiği için itiraz eder. Kendine dürüstçe sor:

“Ben hakîkati mi arıyorum, yoksa hoşuma gitmeyen şeyi reddetmek için bahane mi arıyorum?”

Bu soru insanı olgunlaştırır.

Yedinci adım: Anlamadığın meseleyi beklemeye al.

Her sorunun cevâbını aynı gün bulmak zorunda değilsin. Bazı cevâplar zamânla, okumayla, duâ ile, tefekkürle ve doğru insanlarla konuşmakla anlaşılır.

Bugün anlamadığın bir mesele, yarın zihninde açılabilir.

Bugün karışık gelen bir konu, doğru yerden öğrenince berraklaşabilir.

Bugün kalbini sıkan bir soru, yarın îmânını kuvvetlendiren bir kapıya dönüşebilir.

KUR’ÂN AKLI SUSTURMAZ; DOĞRU KULLANMAYI ÖĞRETİR

Kur’ân insanı düşünmeye çağırır.

Göklere, yere, geceye, gündüze, insanın yaratılışına, ölüme, hayâta ve kâinattaki düzene ibretle bakmamızı ister.

Fakat Kur’ân bize aynı zamânda edebi de öğretir.

Aklını kullan; ama kibirlenme.

Araştır; ama acele hüküm verme.

Soru sor; ama hakîkate karşı saygını kaybetme.

Delil iste; ama anlamadığın şeyi hemen yok sayma.

Çünkü insan aklı çok kıymetlidir; fakat sınırsız değildir.

İnsan bâzen kendi duygularını bile tam anlayamazken, bütün varlığı, kaderi, âhireti, hikmeti ve İlâhî hükümleri birkaç dakikada tamamen kuşatacağını zannetmemelidir.

Bu tevâzu aklı küçültmez.

Aksine aklı doğru yere koyar.

RİSÂLE-İ NÛR PERSPEKTİFİYLE

Risâle-i Nûr’un îmânî derslerinde öne çıkan temel noktalardan biri şudur: Îmân taklitte kalmamalı, tahkikî hâle gelmelidir.

Yani insan sâdece çevresinden duyduğu için değil; düşünerek, okuyarak, kâinattaki delilleri fark ederek ve kalben tatmin olarak îmânını kuvvetlendirmelidir.

Risâle-i Nûr perspektifiyle bakıldığında kâinat, insana Rabbini tanıtan büyük bir kitap gibidir. İnsan bu kitabı dikkatle okudukça varlıktaki düzeni, rahmeti, hikmeti ve mânâyı daha iyi fark eder. Böylece îmân kuru bir bilgi olmaktan çıkar; aklı aydınlatan, kalbi tatmin eden canlı bir hakîkate dönüşür.

Bu yüzden gençlikte soru sormak kötü değildir.

Akıl merak eder.

Kalb tatmin ister.

Zihin delil arar.

Bunlar doğru yönlendirilirse insanı daha sağlam bir îmâna götürür.

Ama ölçü şudur:

Soru sormak güzeldir; fakat usûlsüz ve acele hüküm vermek insanı yanıltabilir.

Araştırmak güzeldir; fakat sâdece hoşumuza giden cevâbı aramak bizi hakîkatten uzaklaştırabilir.

Anlamaya çalışmak güzeldir; fakat anlamadan hüküm kesmek âdil değildir.

KÜÇÜK BİR KAYNAK NOTU

Bu yazıda belirli bir fıkhî hükmü veya özel bir hadîsi açıklamaktan çok, dinî meseleler karşısında nasıl düşünmemiz gerektiğine dair bir yol göstermeye çalıştık.

Kur’ân’da düşünmeye, akletmeye ve ibret almaya çağıran pek çok âyet vardır. Meselâ Âl-i İmrân 3/190-191. âyetlerde göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür eden akıl sahiplerinden söz edilir. Yûnus 10/101. âyette göklerde ve yerde bulunan delillere bakmamız istenir. Zümer 39/9. âyette ise bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı hatırlatılır.

Bu yüzden İslâmiyet’te soru sormak, araştırmak ve düşünmek değersiz değildir. Değerli olan; soruyu doğru niyetle, doğru usûlle ve hakîkate karşı saygılı bir kalb ile sormaktır.

SON SÖZ: ANLAMADIĞIN YERDE HEMEN REDDETME

Bir dinî mesele sana zor gelebilir.

Bir hadîsi anlayamayabilirsin.

Bir hüküm sana ilk anda garip görünebilir.

Bir mezhep görüşü aklına takılabilir.

Bir âyetin derinliğini hemen kavrayamayabilirsin.

Bu çok normaldir.

Ama böyle bir durumda hemen “Bu yanlış” deme.

Dur.

Nefes al.

Sor.

Araştır.

Ehline danış.

Usûlü öğren.

Duâ et.

Tefekkür et.

Unutma:

Her şeyi hemen anlamamak îmânsızlık değildir.

Soru sormak kötü değildir.

Araştırmak güzeldir.

Fakat ölçüsüz, usûlsüz ve aceleyle hüküm vermek insanı yanıltabilir.

İslâmiyet soru sormaktan korkmaz.

Ama bize şunu öğretir:

Hakîkat aceleyle değil; sabırla, ilimle, edeple ve samîmiyetle anlaşılır.

O hâlde şöyle diyebilirsin:

“Ben şu anda bu meseleyi tam anlayamadım. Ama acele hüküm vermeyeceğim. Öğreneceğim, soracağım, araştıracağım. Çünkü anlamadığım bir meseleyi hemen yanlış ilân etmek bana yakışmaz.”

İşte bu tavır; hakîkati arayan, anlamaya çalışan ve kalbinde samîmî bir arayış taşıyan her gence yakışan güzel bir tavırdır.

GENÇ KARDEŞİME KÜÇÜK BİR DÂVET

Sevgili genç kardeşim,

Aklına takılan meseleleri içine gömüp büyütmek zorunda değilsin. Bâzen insan bir soruyu içinde tuttukça o soru ağırlaşır ve kalbini yormaya başlar. Hâlbuki güzelce sorulan samîmî bir soru, zihinde yeni bir kapı açabilir.

Âyet, hadîs, fıkıh, mezhep, îmân, ibâdet, kader, âhiret, duâ, günâh, tövbe, din-bilim ilişkisi veya İslâmiyet’e dâir zihnini meşgul eden başka bir konu olabilir.

“Bunu anlamadım.”

“Bu mesele aklıma takıldı.”

“Bana böyle anlatıldı ama tam oturmadı.”

“Bu konuda kafam karışıyor.”

dediğin bir soru varsa, onu yalnız başına taşımak zorunda değilsin.

Bu köşede artık genç kardeşlerimizin samîmî sorularına birlikte cevâp aramaya çalışacağız. Sen de aklına takılan soruları köşemizin yorumlar bölümüne yazabilirsin.

Gerçek ismini yazmak zorunda değilsin; hatta özel bilgilerini, okulunu, adresini veya seni tanıtacak ayrıntıları paylaşmadan sorman daha doğru olur.

Yeter ki sorunu kırmak, alay etmek veya tartışma çıkarmak için değil; gerçekten öğrenmek, anlamak ve hakîkate yaklaşmak niyetiyle sor.

Biz de elimizden geldiğince bu sorulara sâkin, anlaşılır ve güvenilir cevâplar vermeye çalışacağız. Bâzen bir soruya kısa cevâp yeterli olur. Bâzen de mesele derin olduğu için daha geniş açıklama gerekir. Çünkü bazı sorular birkaç cümleyle geçiştirildiğinde çözülmek yerine daha da karışabilir.

Maksadımız seni susturmak, yargılamak veya mahcup etmek değildir. Maksadımız; zihnindeki düğümü birlikte çözmeye çalışmak, meseleyi sâdeleştirmek, doğru kaynaklar ışığında anlamaya gayret etmek ve seni îmân-ı tahkikî yolunda desteklemektir.

Belki senin sorduğun bir soru, sâdece senin zihnindeki düğümü değil; başka birçok gencin kalbinde sessizce duran bir tereddüdü de çözmeye vesîle olur.

Öyleyse aklına takılan soruyu küçümseme.

İçinde büyütüp yalnız taşıma.

Güzelce sor.

Dilersen yorumlar bölümüne yaz.

Belki senin sorun, başka bir gencin de kalbini rahatlatır.

Bu köşede gençlerle baş başa verip sorulara birlikte, sâkin ve güvenilir cevâplar arayalım.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.